4 Kasım 2026 Çarşamba

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.04

BAŞKAN: Başkan Vekili Celal ADAN

KÂTİP ÜYELER: İbrahim YURDUNUSEVEN (Afyonkarahisar), Ertuğrul KAYA (Gaziantep)

----- 0 -----

BAŞKAN - Türkiye Büyük Millet Meclisinin 13'üncü Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce 3 sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

İlk söz talebi, Tekirdağ ve ilçelerinin düşman işgalinden  kurtuluşu hakkında Tekirdağ Milletvekili Sayın Selcan Taşcı'ya ait.

Buyurun. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)

 

 

SELCAN TAŞCI (Tekirdağ) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 29 Ekim Marmaraereğlisi ve Çerkezköy, 1 Kasım Kapaklı, Çorlu, Ergene ve Saray, 2 Kasım Muratlı, 13 Kasım Süleymanpaşa, 14 Kasım Hayrabolu ve Malkara, 17 Kasım Şarköy; Tekirdağ adım adım düşman işgalinden kurtuluşunu kutluyor bu ay boyunca. Gariptir, her bir ilçesinin ayrı bir kurtuluş günü olmasına rağmen işgal görmemiş var sayılır genelde bizim bölgemiz, burnu bile kanamamış var sayılır insanımızın. Ben herhâlde neşesinden diye düşünürdüm önce insanımızın, şivemizde oluşan tebessümden ama büyüdükçe ve düşündükçe anladım aslında bu bizim hikâyesizliğimizden. Oysa 93 Harbi'nden başlayarak Rus işgalini görmüş, Balkan Savaşlarını görmüş, Bulgar işgalini görmüş, Millî Mücadele'de Yunan işgalini görmüş, her birinde de tekraren mezalim görmüş; evini kaybetmiş, toprağını kaybetmiş, hayvanını, hasadını kaybetmiş, ailesini kaybetmiş, göç yollarında, çamur deryalarında evlatlarını kaybetmiş, ardında toplu mezarlar, evlatlar, kardeşler, analar, babalar bırakıp da gelmiş ve elinde aslında hikâyesinden başka hiçbir şeyi kalmamış ninelerin, dedelerin dizinin dibinde büyümüş nesildik biz.

Köyleri ateşe verilmiş, önderleri, din adamları gözlerinin önünde kurşuna dizilmiş, çeteler ağlamalarını duymasın diye bebeklerinin ağızları kapatılmış gecelerce, Sarayiçi'nde ağaç kabuklarını yiyerek hayatta kalmış, Malkara'da bir bayram sabahı komitacılarca topluca işkenceye uğramış, katledilmiş, su değil kan akmış derelerinden, Yukarıkılıçlı'da, Aşağıkılıçlı'da, Karahisarlı'da, Oruçbeyli'de, Çanakçı'da zalim Dragon'a istediklerini vermediler diye bütün erkekleri diri diri yakılmış, gözyaşları Tuna'ya, Tunca'ya, gözyaşları Meriç'e, Ergene'ye karışmış ninelerimizin yazılmamış hikâyeleriyle büyüyen nesildik.

Bir grup Tekirdağlı kızçe bir yandan Anadolu'ya geçmek için sahilde bekleyen yaşlı, hasta, kadın, çocuklara yardım ediyorlar, bir yandan asker siperleri boş bırakmasın diye Mesudiye zırhlısından karaya çıkarılan mühimmatı sırtlanıyor, dere kıyısını takip ederek gecenin zifirî karanlığında cepheye taşıyorlar.

En önde 17 yaşındaki Atçe, zırhlının ikinci süvarisi Yüzbaşı Osman Nuri gözleri dolu dolu izliyor vatan savunmasından geri durmayan kızçeleri. Hiç yazılmamış ama yaşanmış çok ağır bedellerden sonra Hurşit Paşa Kolordusuna bağlı Kuşçu Eşref müfrezesinden 4 bin gönüllünün çıkarmasıyla işgalciler kayı tepelerinden geldikleri yere yollanıyorlar çok şükür. Elbette kurtuluşu kutlamak ama o kızçelerin torunlarından biri olarak tarihî bir borcu da ödemek için konuşuyorum bugün aslında. Atatürk'ün büyük Nutuk'unda anlattığı ilk cemiyet olan Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin başta kurulması fikrini ortaya atan Talat Paşa olmak üzere bütün vatan kahramanlarını, Trakya Millî Mücadelesi'nin askerî lideri Cafer Tayyar Paşa'yı, Adil Bey'i, Müftü Ömer Raci Efendi'yi, Halis Bey'i. 13 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Tekirdağ'ı teslim olan Tümen Komutanı Salih Omurtak'ı, Orgeneral Cemil Cahit Toydemir'i, cemiyet temsilcisi Şakir Yorulmaz'ı, Avukat Hüseyin Rahmi Ertin'i minnetle anıyorum.

Üç Kemaller şehridir Tekirdağ. Biz vatanı Rumeli'den kafile kafile gelen muhacirlerden öğrendik, "Türkçenin çekilmediği yer vatandır." diyen Yahya Kemal'in şehridir. "Felek her türlü esbâb-ı cefasın toplasın gelsin, dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten." diyen Namık Kemal'in şehridir ve Yarbay Mustafa Kemal'in şehridir. Mustafa Kemal'in 19'uncu Fırkayı bizatihi kurduğu şehirdir. Yani Çanakkale cephesinde savaşın seyrini değiştiren yani taarruza değil ölmeye giderek Arıburnu'nda, Anafartalar'da Çanakkale'yi bir savaş olmaktan çıkarıp da destanlaştıran 57'nci Alayın şehridir Tekirdağ.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, devam edin.

SELCAN TAŞCI (Devamla) - Hürriyetin cisimleştiği böyle bir şehirde mücadele olmaz mı Allah aşkına! Var ve bitmedi, bizim vatan mücadelemiz sürüyor hâlâ. Zira işgale uğramış hissetmek için toprağımıza düşman ayağı değmesi gerekmez bazen. 19'uncu Fırka Askerî Kışlası, o kahramanlar yuvası, o kutlu miras, tarihî sit alanı üstelik de nisan ayında özelleştirme kapsamına alındı. Tarihimiz satılacaktı, Tekirdağlı millî mukavemetle kararı geri aldırdı. Geçmiş savaşlar bitti belki ama işgal asla. Bu kez de topraklarımızın dörtte 3'ünü kapsayan acele kamulaştırma kararına direniyor Trakya, mülkiyet hakkını savunuyor; toprağını, suyunu, havasını, gıda güvenliğini savunuyor, ikinci derece deprem kuşağında yer altına dinamit koydurmuyor ve andımız olsun kazanacağız onu da. İkinci kurtuluşumuzu kutlayacağız  o gün Tekirdağ'ın bütün meydanlarında.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Sayın Öztürk...

 

 

HALİL ÖZTÜRK (Kırıkkale) - Teşekkür ederim Değerli Başkanım.

Esnafımız vergi ve SGK borçlarına uygulanan gecikme zamları ve yüksek tecil faizleri sebebiyle sıkıntılar yaşamaktadır. Borcunu ödemek isteyen işletmeler, artan faiz yükü altında mücadele vermektedir. Bu sebeple, 7440 sayılı Kanun'a benzer yeni bir yapılandırma düzenlemesi yapılmalıdır. Gecikme ve tecil faizleri kaldırılmalı veya makul seviyelere indirilmeli, anapara ödeme gücüne uygun uzun vadeli taksitlerle tahsil edilmelidir. Unutmayalım ki esnafımız borcundan kaçmıyor, borcunu ödeyebileceği adil şartlar istiyor. Kepenkleri kapanmadan, istihdam kaybı yaşanmadan çözüm üretmek zorundayız. Bu mesele ekonomik olduğu kadar toplumsal bir yara hâline de gelmiştir. Bu anlamda, ilgili bakanlıkları gerekli adımları atmaya davet ediyor, Genel Kurulu ve sizleri saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN - Sayın Akburak...

BURAK AKBURAK (İstanbul) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Elektrikte devlet desteğinden yararlanma sınırı 2025'te yıllık 5 bin, 2026'da 4 bin, şimdi de 3 bin kilovatsaate düşürüldü. Eskiden çok yüksek tüketimi olan aboneleri ilgilendiren bu uygulama, artık milyonlarca haneyi etkiliyor. Üstelik yeni sınır ekim sonunda açıklandı ama vatandaşın ocak ayından beri kullandığı elektrik hesaba katılıyor. Peki, vatandaş önceden bilmediği bir sınıra göre tüketimini nasıl planlayacak? Geçmişe dönük kullandığı elektriği geri mi verecek? Zaten geçim sıkıntısı yaşayan aileler şimdi daha yüksek faturalarla karşı karşıya. Üstelik bu yük, her geçen gün zorlanan aile bütçelerini daha da sarsacak. Buradan EPDK'ye çağrım açık: 2026 yılı tüketimini esas alan karar yeniden değerlendirilmeli, yeni sınırlar önceden açıklanmalı. Kararı bugün alıp bedelini geçmişten başlayarak vatandaşa ödetmeyi doğru ve adil bulmadığımı belirtmek istiyorum.

BAŞKAN - Sayın Yaz...

MEHMET SAİT YAZ (Diyarbakır) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Bir toplumun gerçek zenginliği ne sahip olduğu servetle ne de ulaştığı teknolojiyle ölçülür. Bir toplumu yücelten onun ahlakı, vicdanı ve maneviyatıdır. Unutmayalım ki ilim, ahlakla birleşmezse kibir üretir. Güç, adaletle birleşmezse zulme dönüşür. Servet, merhametle birleşmezse bencilliği besler. Bizim medeniyetimizde insan yalnızca bedenden ibaret değildir. Onun bir ruhu, vicdanı ve Allah'a karşı bir sorumluluğu vardır. Peygamberimiz "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." buyurmuştu çünkü ahlakın olmadığı yerde hukuk zayıflar, vicdanın olmadığı yerde adalet kaybolur, maneviyatın olmadığı yerde de insan özünden uzaklaşır. Gelin, çocuklarımıza yalnızca güçlü bir ülke değil ahlaklı, vicdanlı ve merhametli bir gelecek de bırakalım.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Sayın Demir...

NEJLA DEMİR (Ağrı) - Teşekkürler Sayın Başkan.

24 kentten gelen 300'ü aşkın Barış Annesi Meclisin önünde bir kez daha barışın sesini yükseltiyor; kimi evladını toprağa verdi, kimi yıllardır bir kavuşmayı bekliyor. Elli iki yıllık savaşın acısını ve bedelini en ağır biçimde yaşayan anneler artık vaat değil somut adım istiyor.

Sayın Öcalan'ın başlattığı barış sürecine somut karşılık verilmemesi, siyasi tutukluların özgürlüğü ve Kürt meselesinin demokratik çözümü konusunda adım atılmaması kabul edilemez. Meclis, savaş kararları alanı değil, barışın ve özgürlüğün kararlarını alan bir iradenin merkezi olmalıdır. Annelerin uzattığı barış elini tutmak iktidarın ertelenemez sorumluluğudur. Artık yeter, barış için söz değil, cesaret ve somut adım zamanı.

BAŞKAN - Sayın Akbulut...

 

 

İZZET AKBULUT (Burdur) - Sayın Başkanım, çok teşekkür ediyorum.

Sayın Başkanım, saygıdeğer milletvekilleri; TÜRKŞEKER'in açıkladığı şeker pancarı alım fiyatları pancar üreticilerimizi derinden yaraladığı gibi, Burdur Şeker Fabrikamızın TÜRKŞEKER'in yaptığı modernizasyon çalışmaları sebebiyle yaklaşık on altı-on yedi gün pancar alımı yapamadı. Biz açıklama yaptık, gittik, dedik ki: "On altı-on yedi gündür fabrika pancar işleyemiyor, bunda bir sorun mu var?" TÜRKŞEKER açıklama yaptı, dedi ki: "Hiçbir problem yok. Otuz yılın en kapsamlı revizyon çalışmasını Burdur Şeker Fabrikasında yapıyoruz." Burdur halkına müjdeler verdi ama aynı gün ihale yaptılar. O yaptıkları modernizasyon ne yazık ki geç kalındığı için, üretime başlayamadıkları için Burdur'dan yaklaşık 100 bin ton şeker pancarını Balıkesir'e, Susurluk Şeker Fabrikasına taşımaya başladılar ne yazık ki. Bu anlamda, TÜRKŞEKER'i ve Burdur Şeker Fabrikasını istifaya davet ediyorum. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - İkinci söz talebi, Gaziantep'in sorunları hakkında Gaziantep Milletvekili Sayın Hasan Öztürkmen'e aittir.

Buyurun Sayın Öztürkmen. (CHP sıralarından alkışlar)

HASAN ÖZTÜRKMEN (Gaziantep) - Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin en büyük üretim ve ihracat merkezlerinden olan Gaziantep son yıllarda ciddi bir ekonomik kriz içerisinde. Gaziantep ekonomisinin lokomotifi olan tekstil sektörü başta olmak üzere tüm sektörlerimiz artan enerji ve işçilik maliyetleri karşısında küresel pazardaki rekabet gücünü kaybetmektedir. Alım gücünün düşmesi, maliyet artışları ve yüksek ciro kayıpları, kent merkezindeki küçük işletmelerin de bir bir kapanmasına yol açıyor. Gaziantep iş dünyası, üretim hatlarının devam edebilmesi için acil olarak finansmana erişim kolaylığı ve bölgeye özel teşvik destek paketlerinin devreye alınmasını talep ediyor. Sadece Ekim 2026'nın son haftasında tekstil, ayakkabı, gıda, inşaat ve lojistik gibi stratejik sektörlerde faaliyet gösteren 19 şirket ve iş insanı hakkında yeni konkordato kararları yayımlanmıştır. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği verilerine göre Gaziantep'te Eylül 2026'da kurulan şirket sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 17 azalarak 253'e gerilemiştir. Buna karşılık, piyasadan çekilmek zorunda kalan ve tasfiye edilen şirket sayısı aynı dönemde yüzde 31 artış göstererek 64'ten 84'e yükselmiştir.

Rakamlar vahimdir. Bu durum, Gaziantep'te sanayiyi ve ticareti bitirmekle kalmıyor, büyük bir işsizlik sorununa yol açıyor. Yakın dönemde sanayi çalışanı yaklaşık 100 bin işçi işten çıkarılmıştır. Tarım sektörümüz ise artık alarm vermeyi geçmiş, bir çöküş dönemine girmiştir. Gaziantep'in tarımsal gelir kaynaklarının başında gelen Antep fıstığı üreticileri, artan girdi maliyetleri nedeniyle zararda, ürünlerini maliyetin altında satmak zorunda kalıyorlar. Her yıl bir öncekinden daha kötü geçiyor, rekolte yüksek olsa  da düşük olsa da üretici istediği sonucu alamıyor. Üstüne bir de yurt dışından kaçak yollarla Antep fıstığı sokulması üreticiyi daha da zor duruma düşürüyor.

Başta Nizip ilçemiz olmak üzere, bereketli Barak bölgemizde ve Kilis'te zeytinciler de isyanda; sattığı zeytin maliyetleri dahi karşılamıyor. "Böyle giderse bir iki seneye zeytinlikleri sökeriz." diyorlar ve zeytinler büyük oranda dalda kalmış durumda, toplanamamıştır. Sanayi, ticaret ve tarım olmazsa kalkınma olabilir mi, refah sağlanabilir mi, insanlar iş bulabilirler mi? Babalar, anneler evlerine, çocuklarına ne götürebilecekler?

Üretimi baltalayan ekonomik kriz sadece vatandaşlarımızın cebini vurmuyor, sosyal ve kültürel çöküntüye de neden oluyor. Gaziantep'te uyuşturucu kullanımı korkunç boyutlara ulaşmış durumda. Türkiye'de uyuşturucu madde kullanarak, satarak, satın alarak işlenen suçların diğer tüm suçlara oranı yüzde 2,54 iken bu oran Gaziantep'te yüzde 5'e ulaşmıştır yani 2025 yıl verilerine göre Gaziantep'te işlenen madde suçlarının diğer tüm suçlara oranı Türkiye genelinin tam 2 katına ulaşmıştır.

Gaziantep'te eğitim de başlı başına bir sorundur. Yeni eğitim öğretim dönemi öğretmensiz kalan sınıflarla başladı. Gittim, yerinde gördüm; okulun ilk haftası öğretmen yok diye boşaltılan sınıfların öğrencileriyle, velileriyle konuştum. Okullarımızda temizlik, hijyen ve temizlikçi sorunu da had safhada; çocuklar elini yıkayacak sabun dahi bulamıyorlar.

Altyapı sorunları bir başka dert. Gaziantep'te deniz yok sanmayın, sağanak başlayınca gizli denizlerimiz ortaya çıkıyor. Kent genelinde elektrik kesintileri kronik bir hâl almış durumda. Her hafta Gaziantep'ten katliam gibi kaza haberleri geliyor; kentin ana arterleri yoğunluğu kaldıramıyor, özellikle taşra ilçelerimizin yolları âdeta ölüme davetiye çıkarıyor. İnşasına başlanan yollar ise aylarca hatta yıllarca tamamlanamıyor. Örneğin, havalimanı ile şehir merkezini birbirine bağlayan ve protokol yolu olarak bilinen yol aylardır bitirilemedi. Böyle olunca oluşan trafik tüm güzergâhı kilitliyor.

Nitelikli sağlık hizmetlerine erişmek ise ayrı bir sorun; her gün hastanelerden randevu alamayan onlarca hasta yakınından telefon alıyoruz.

Sanayi tesislerinden arıtılmadan veya yetersiz arıtmayla deşarj edilen kimyasal atıklar Nizip Çayı'nı âdeta bir zehir kanalına dönüştürmüştür. 15 köyde tarım ve hayvancılık bitmiş, kanser vakaları artmıştır. Nizip Çayı bir an önce ıslah edilmeli ve bu zehirden arındırılmalıdır.

Diğer yandan, sığınmacı sorunu da çözülmüş değil. Göç İdaresinin verilerine göre Eylül 2026 itibarıyla Gaziantep'te 312.485 Suriyeli yaşıyor, gerçek rakamın ise bunun çok üzerinde olduğu bilinmektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

HASAN ÖZTÜRKMEN (Devamla) - Teşekkür ederim Başkanım.

Hâl böyleyken, Gaziantep'in sorunlarının çözümü için verdiğimiz tüm önergeler iktidar vekillerince reddediliyor. Gaziantep her zaman söylediğimiz gibi sahipsiz bırakılmış durumda.

Bu konuşmaya hazırlanırken az önce Araban İlçe Başkanımızdan gelen bir mesajda Araban ilçesindeki devlet hastanesinde tüm cihazların eski ve çalışamaz durumda olduğundan, ayrıca hastanede pratisyen hekimden başka uzman hekim bulunmaması nedeniyle tüm hastaların Gaziantep'e gitmek zorunda kaldıklarından bahsediliyor.

Teşekkür eder, saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Sayın Karaman...

 

SÜLEYMAN KARAMAN (Erzincan) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, 3 Kasım 2002 AK PARTİ'mizin iktidara gelişinin 25'inci yıl dönümünde Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye, savunma sanayisinde kendi teknolojisini üreten, ulaştırmada dev projeleri hayata geçiren, sağlıkta dünya standartlarını yakalayan güçlü bir ülke hâline gelmiştir. Eğitimden tarıma, enerjiden sanayiye kadar her alanda büyük atılımlar gerçekleştirilmiştir. Bugün Türkiye, bölgesinde ve dünyada sözü dinlenen, itibarı ve gücü artan bir ülkedir.

Bu büyük dönüşümün mimarı, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'a, kuruluşundan bugüne bu davaya emek veren tüm yol arkadaşlarımıza, teşkilat mensuplarımıza, aziz milletimize ve Erzincanlı hemşehrilerime şükranlarımı sunuyorum.

Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN - Sayın Karaoba...

 

ALİ KARAOBA (Uşak) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Türkiye'de 50 bini aşkın fizyoterapi mezunu var; 2025 yılında açtığınız fizyoterapist kadrosu yalnızca 254 ve 2024 yılında KPSS taban puanı 90'ın üzerine çıktı. Gençlerimiz üniversite bitiriyor, gece gündüz çalışıyor, 90 puanı geçiyor ama yine de atanamıyor. Bir tarafta atama bekleyen binlerce fizyoterapist, diğer tarafta rehabilitasyon hizmetine ulaşmak için bekleyen yüzlerce hasta, aylar sonrasına randevu almaya çalışan vatandaşlarımız var.

2026 yılında fizyoterapist atamalarını ciddi bir şekilde artırın, hastanelerin ihtiyaçlarına uygun, vatandaşlarımızın talebini karşılayacak atama takvimini açıklayın. Gençlerimizin emeğini, hastalarımızın sağlığını daha fazla bekletmeyin.

Nitelikli kamu hizmeti ancak iyi yetişmiş insan gücüyle mümkündür. Sağlık emekçisi gençlerimizin yanındayız, fizyoterapistlerimizin yanındayız. Kadro açın!

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Sayın Taşkın Özer...

 

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Hiç bakıyor musunuz bilmiyorum ama İBB davası tel tel dökülmeye devam ediyor. Davaları karıştıran sanık mı, tanık mı istersiniz; hangi davada olduğunu bilmeyen tanık mı istersiniz; bugün gizli tanıklar dinlenmeye başlandı, tanıklığın ne demek olduğunu bilmeyen, sorulan her soruya "Ben duydum." diyen, "Nereden duydun?" denildiğinde, "Piyasada konuşuluyordu, oradan duydum." şeklinde cevap veren tanık mı istersiniz; tüm bunların gerçekleşeceğini bilen, tüm bunlara rağmen duyum beyanlarıyla dolu, delilsiz, çöp bir iddianame hazırlayıp mahkemeye sunan savcılık makamı mı istersiniz, vallahi hepsi var.

Bir tarafta duyumlar, diğer tarafta Merkezi Kayıt Kuruluşunun kayıtları, BDDK kayıtları; başkanlar, bürokratlar içeride, foncular, fon vurguncuları keyiflerinde. Bunun adı ikili hukuktur, adalet problemidir ve Albert Einstein'ın dediği gibi "Problemi problemi yaratanlarla çözemezsiniz."

Teşekkür ederim Başkanım.

BAŞKAN - Sayın Bartin...

 

 

ÖZNUR BARTİN (Hakkâri) - Teşekkürler Sayın Başkan.

4 Kasım 2016'da HDP'ye yönelik operasyonla Eş Genel Başkanlarımız Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş gözaltına alındılar, aynı gün tutuklandılar; böylece milyonların iradesi hedef alınırken halkların adalet, özgürlük ve eşitlik talebi de kuşatılmak istendi. Aradan geçen on yıl bu müdahalenin demokratik siyaseti tasfiye etme ve halk iradesini baskı altına alma girişimini açığa çıkardı. AİHM kararlarının uygulanmaması hukukun siyasal hesaplara teslim edildiğini gösteriyor. Kobani kumpas davasında adalet de rehin tutuluyor. Bu hukuksuzluğa derhâl son verilmeli, Yüksekdağ, Demirtaş ve tüm siyasi tutsaklar derhâl serbest bırakılmalıdır.

Hiçbir zindan özgürlük irademizi hapsedemez. İçeride ve dışarıda direnişi, dayanışmayı büyütmeye, son siyasi rehine özgürleşinceye dek mücadelemizi kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğiz.

BAŞKAN - Sayın Taşkent...

 

 

AYÇA TAŞKENT (Sakarya) - Türkiye ekonomisinin omurgasını oluşturan esnaf ve sanatkârlarımız pek çok kritik sorunla karşı karşıya. Örneğin, Sakarya'da 35 bin civarında esnafın yaklaşık üçte 1'inin prim borcunu ödeyemediğini biliyoruz. Esnafımızın ekonomik hayatta varlıklarını sürdürebilmeleri ve toplumsal dengeyi koruyabilmeleri için kapsamlı ve acil adımların atılması gerekmektedir. Bu nedenle, BAĞ-KUR prim yükünün hafifletilmesi ve devlet destekli prim indirimlerinin sağlanması, vergi, SGK borç yapılandırma kolaylıklarının getirilmesi, finansmana ulaşmada kolaylıkların sağlanması, zincir marketlerin açılış koşullarına ve çalışma saatlerine yönelik esnafı koruyucu yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Esnafı bitirmeyin, yaşatın!

BAŞKAN - Sayın Sakik...

 

 

SIRRI SAKİK (Ağrı) - Sayın Başkan, çok teşekkür ediyorum.

Tam on yıl önce burada Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ rehin alındılar; üç bin altı yüz elli gün, beş yüz yirmi haftadır rehin tutuluyorlar. Bunların elinde silah yok, şiddet yok, demokratik siyasete inanan siyasi aktörler ama bu topraklarda binlerce faili meçhul cinayete imza atan Hizbullah, domuzbağlarıyla insanları katledenler bu topraklarda on yıl cezaevinde kalmadı; şu AK PARTİ onlara yasalar çıkardı, hepsi şu anda dolaşıyor ama demokratik siyasete inanan insanlar on yıldır içeride. Bu öç, bu intikam neyin nesi; ne istiyorsunuz demokratik siyasetin aktörlerinden?

Katiller ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor, siyasetçiler cezaevinde.

BAŞKAN - Sayın Kılıç... 

 

ŞERAFETTİN KILIÇ (Antalya) - Teşekkür ediyorum.

Çeyrek asırdır aynı iktidar ülkeyi yönetiyor. 2002 Kasım ayında enflasyon yüzde 29,75; aradan yirmi dört yıl geçti, bugün TÜİK'in açıkladığı enflasyon yüzde 29,77; demek ki onca yıla, onca harcamaya, onca açıklanan büyüme rakamına rağmen geldiğimiz yer aynı ve üstelik bu büyüme vatandaşın cebine yansımayan, gelir adaletini sağlamayan, faizi ve rantı besleyen obez bir büyümedir. Çarşıda, pazarda hem satıcı hem de müşteri şikâyetçi; rakamlar büyüyor, bütçeler büyüyor ama vatandaşın sofrası küçülüyor.

Bu kadar zamanda bir arpa boyu yol alınamamıştır. "Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele edeceğiz." diyenler bunları ne yazık ki kimlik edindi. Gerçekler süslü videolarla gizlenemez, çeyrek asrın özeti budur.

BAŞKAN - Üçüncü söz talebi, Türk Devletleri Teşkilatı 13'üncü Zirvesi hakkında Ankara Milletvekili Sayın Zeynep Yıldız'a ait.

Buyurun Sayın Yıldız. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) 

 

ZEYNEP YILDIZ (Ankara) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, ekranları başında bizleri takip eden necip milletimiz; Türk Devletleri Teşkilatının Ankara'mızda gerçekleşen 13'üncü Zirvesi'ne ilişkin olarak gündem dışı söz almış bulunuyorum. Hepinizi hürmetlerimle selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, geçtiğimiz hafta Ankara'mız Seğmen kültürünün vakarı, Ahi geleneğinin müktesebatıyla Türk Devletleri Teşkilatının 13'üncü Zirvesi'ne Türkiye Cumhuriyeti devletimizin 103'üncü yaşında ev sahipliği yaptı. Bizler de bu tarihî ve anlamlı zirveye Ankara'mızın ev sahipliği yapmış olmasından dolayı büyük bir mutluluk yaşıyoruz.

Malumualiniz, Türkiye, bu yıl Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi'nin yanı sıra NATO zirvesine, Uluslararası Uzay Kongresi'ne ev sahipliği yaptı; inşallah, önümüzdeki hafta COP31'e ev sahipliği yapmış olacak. Ayrıca, bu yıl içerisinde Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin Kültür, Bilim, Eğitim ve Medya Komisyonu toplantısı Türkiye'de gerçekleşti ve yine Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin Göç, Mülteciler ve Yerinden Edilmiş Kişiler Komisyonu toplantısı ile TÜRKPA Türk Dünyasında Gençlik ve Parlamenter Diplomasi Toplantı'sı da Türkiye'de gerçekleşecek.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkiye'nin tarihsel derinliği ve kültürel kapsayıcılığını gözeterek yıllara sari bir biçimde inşa ettiği dış politika yaklaşımı ve ülkemize kazandırdığı diplomatik ufukla Türkiye, dünyanın yeni sınamalardan geçtiği kritik bir eşikte küresel istikrarın korunması adına inisiyatif almayı ve birleştirici diplomatik yaklaşımını sürdürüyor.

"Türk Yüzyılı: Dilde, Fikirde, İşte Birlik" temasıyla düzenlenen zirveyle Türkiye, Türk Devletleri Teşkilatı'nın Dönem Başkanlığını devralmış oldu. Bu tema, esasen ihlasla ve samimiyetle kurulan bir hayalin, aslında nasıl bir milletin, ülkenin ve bütüncül bir birliğin ortak hakikatine dönüşebileceğinin en somut tezahürlerinden biri.

19'uncu yüzyılın sonlarında İsmail Gaspıralı'nın veciz ve sarih bir biçimde ifade ettiği hayali ve ideali, bugün sadece bireysel olarak bizlerin değil, bütüncül anlamda milletimizin ve tüm bölgemizin ortak hakikatine dönüşmüş durumda. Bu yaklaşımla, Türk Devletleri Teşkilatı 13'üncü Zirvesi Bildirgesi'nde de işaret edildiği üzere, zirve kapsamında ortak alfabe çalışmalarıyla dilde birliğin pekişmesi, kapsamlı konsey ve komisyon çalışmalarıyla fikrî bir birlik içerisinde stratejik ortaklığımızın pekişmesi, ortak sosyal politikalar oluşturulması, ortak kalkınma hedeflerinin belirlenmesi, ortak kültürel girişimlerin artması, dünyanın önemli ve tarihî ticaret yolları üzerinde yer alan birliğimizin küresel ticaret için istikrarlı bir güzergâh oluşturmanın ötesinde, tarihten aldığımız, aslında bilime yaptığımız kümülatif katkıların da bir izdüşümü olarak ortak yapay zekâ çalışmalarından ortak uydu üretim çalışmalarına kadar işte birliğin tesis edilmesine yönelik önemli bir çerçeve ortaya konulmuştur.

Değerli milletvekilleri, tarihimiz boyunca hanımefendilerin şahsiyeti ve liderliği önemli bir başlık olagelmiştir. Zirve marjında Emine Erdoğan Hanımefendi'nin ev sahipliğinde Türk Devletleri Teşkilatı Aile ve Kadın Konseyi 1. Yüksek Onur Kurulu Toplantısı gerçekleştirilmiştir. Bu girişim kadın diplomasisinin ve kurumsal dayanışmanın güçlendirilmesi ve kültürel zenginliğimizin kadınlar eliyle görünür hâle getirilerek küresel boyutta aslında bu derin kültürün makes bulması adına da çok kritik ve önemli ve aslında kalıcı bir adımdır.

Zirvenin hemen öncesinde Kırgızistan'da TÜRKPA Genel Kurulu gerçekleştirildi. Bu genel kurul kapsamında da bizler Kadın Parlamenterler Forumu Toplantısı'na iştirak ettik ve orada da kız kardeşlerimizle ortak geleceğimizi konuştuk. Bu toplantıda tarihimizden güç alarak kadın aydınların, Ankara'nın Bacıerenlerinin, Kurtuluş Savaşı'mızda türlü fedakârlıklarla katkıda bulunan kahraman kadınlarımızın aslında hikâyelerinin ve aslında varlıklarının belirleyiciliğinden hareketle bazı kararlar aldık. Halide Edip Adıvar "Türk'ün Ateşle İmtihanı"  kitabıyla mücadeleyi, aslında mücadelesini nasıl müşahhaslaştırdıysa, Semiha Hanım'ın "Gerçek terakki ahlakta, fikriyatta, ilimde ve vatanın acılarını duyabilmektedir. Kendi öz dilini ve ahlakını unutan bir kadın milletine yabancılaşır." sözlerinin bugün de bizler için yol göstericiliğini tekraren teyit ettik. Repressiya döneminde ALJİR'de her türlü baskıya rağmen fikrinden taviz vermeyen hanımefendilerin dirayetinin hafızamızda mahfuz olduğunu, Ahmet Cevat'ın hanımı Şükriye Hanım'ın davasına ve eşine sadakatinin bizler için net bir örneklik olduğunu tekraren teyit ettik.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ZEYNEP YILDIZ (Devamla) - Bu ortak hissiyatla ortak dilimizi, kültürel iş birliğimizi güçlendirecek bir bildiri de biz yayınladık.

Değerli milletvekilleri, bu hayal kolay kurulmadı; Emperyalizmin farklı türleriyle, Cengiz Aytmatov'un Gün Olur Asra Bedel'de işaret ettiği mankurtlaşmayla, türlü zorluklarla ilmek ilmek işlenen aslında kimlik ve ufuk mücadelesi olageldi bu ve bu mücadelenin sonucunda Türk Devletleri Teşkilatı kuruldu ve bizler bir kere daha şunu diyoruz: Bu hayal çok kolay yoldan bir hakikate dönüşmedi. Biz bu hakikate var gücümüzle sahip çıkacağız ve bu hakikat bizler için vazgeçilmezdir, et ve tırnak olmaktan öte, bizler bir elin parmakları olduğumuzu biliyoruz. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın ifade ettiği gibi, Türk dünyasının aile fotoğrafında ayrılığa gayrılığa, ihtilafa yer yoktur. Hepimiz biriz, beraberiz, ezelden ebede kadar inşallah kardeşiz.

Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, şimdi, sisteme giren ilk 20 milletvekiline birer dakika süreyle söz vereceğim.

Sayın Boz...

 

SÜMEYYE BOZ (Muş) - Ankara'da barışın sesini yükselten anneleri, Barış Anneleri'ni selamlayarak başlamak istiyorum.

Muş'ta tarım ve hayvancılık alarm veriyor; buğday üreticisi emeğinin karşılığını alamıyor, şeker pancarı üreticisi artan maliyetler karşısında eziliyor ve karpuz üreticisi ürününü değerinde satamadı ve ürünü tarlada kaldı. Hayvancılıkta şap hastalığı ise yetiştiricinin geçim kaynağını tehdit ediyor. Üreticinin emeği değersizleştirilirken tarımsal üretim de sürdürülemez hâle geliyor.

Buradan yetkililere çağrımızdır: Çiftçiyi borç batağına, üreticiyi çaresizliğe mahkûm etmeyin. Böyle politikalardan da vazgeçin. Adil fiyat, güçlü destek ve etkin hastalık mücadelesi sağlayın. Üreticiyi korumak, yalnızca çiftçinin değil, halkın sofrasını ve ülkenin gıda güvencesini korumak demektir.

BAŞKAN - Sayın İnci...

 

 

ALİ İNCİ (Sakarya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Anadolu'nun bağrından çıkan, tarih boyunca istiklalinden ve istikbalinden taviz vermeyen aziz milletimiz 3 Kasım 2002'de sandıkta ortaya koyduğu iradeyle yeni bir dönemin kapılarını açmıştır. İşte, o gün başlayan bu yürüyüş Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'a milletimizin desteğiyle yirmi dört yıldır devam etmektedir çünkü bizim siyaset anlayışımızın temelinde millete hizmet, eser üretmek ve güçlü Türkiye idealini geleceğe taşımak vardır.

Bu anlayışla dün olduğu gibi bugün de milletimizin emanetine sahip çıkarak Türkiye Yüzyılı hedeflerimiz doğrultusunda kararlılıkla çalışmaya devam edeceğiz.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN - Sayın Fırat...

 

 

CELAL FIRAT (İstanbul) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Tam on yıl önce bugün siyasi bir darbeyle halkın iradesi rehin alındı. HDP Eş Genel Başkanlarımız Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş başta olmak üzere Ali Ürküt, Nazmi Gür, Alp Altınörs, Günay Kubilay, Aynur Aşan, Bülent Parmaksız, Dilek Yağlı,  İsmail Şengül, Pervin Oduncu, Zeynep Karaman, Zeynep Ölbeci, Zeki Çelik kumpas davalarıyla özgürlüklerinden mahrum kaldılar. Haklarında verilen AHİM kararları uygulanmıyor; hukuk ve adalet siyasi hesaplara kurban ediliyor ancak ne yoldaşlarımız dört duvar arasında ne de bizler dışarıda mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz.

Buradan bir kez daha haykırıyoruz: Bu kumpas davası çökecek, siyasi tutsaklarımız mutlaka bir gün özgür kalacak. Eşitlik, özgürlük, barış ve demokrasi mücadelemiz mutlaka kazanacaktır.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Sayın Durmaz...

 

 

KADİM DURMAZ (Tokat) - AK PARTİ iktidarı çiğ süt üreticisini artan maliyetler altında ezmeye devam ediyor. Mayısta 850 lira olan yem, bugün 1.100 lira; 73 lira olan mazot, 100 liranın üzerine çıktı ancak süt fiyatı altı aydır 24 lira 30 kuruş. Üretici yemini zamlı alırken sütü altı ay önceki fiyata satmaya devam ediyor. Duyarsız Ulusal Süt Konseyi borçların büyümesini, hayvanların kesime gönderilmesini, ahırların boşalmasını mı bekliyor? Raflarda süt fiyatları sürekli yükselirken üreticinin sütü yerinde sayıyor. Üretici neden kendi ürettiği ürünün fiyatını söz sahibi olarak belirleyemiyor?

Tarım Bakanlığını ve Ulusal Süt Konseyini göreve davet ediyorum. Maliyetleri hesap edin, üreticiye sorun, üreticiye kazanç sağlayan fiyatı derhâl açıklayın.

BAŞKAN - Sayın Öncü...

 

 

FATMA ÖNCÜ (Erzurum) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

31 Ekimde hizmete açılan Dallıkavak Tüneli'yle Erzurum'umuzun ulaşımında tarihî bir adım atıldı. Bu eser sadece bir tünel değil, milletimize verilen sözlerin esere, emeğin hizmete dönüşmesinin somut göstergesidir. Kışın çilesini yaşayan vatandaşlarımız artık daha güvenli, daha hızlı ve konforlu seyahat edecek; Erzurum ticaretine, turizmine, ekonomisine önemli katkı sağlayacaktır.

Bu önemli yatırımın Erzurum'umuza ve ülkemize hayırlı olmasını diliyor, başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere emeği geçen tüm kardeşlerimize minnetlerimi sunuyorum.

BAŞKAN - Sayın Bektaş...

 

 

BARIŞ BEKTAŞ (Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizin ihracat yükünü sırtlayan tır şoförlerimiz Schengen vizesindeki yüz seksende doksan gün azami ikamet kuralı nedeniyle ciddi mağduriyetler yaşamaktadırlar. Vize süresini aşan bazı şoförlerimiz sınır dışı edilirken kullandıkları araçlar Avrupa'da mahsur kalmaktadır. Sınır kapılarında günlerce kuyrukta bekleyen emekçilerimiz tuvalet ve duş gibi en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz durumdadır. Yaşanan mağduriyetler nedeniyle şoförlerimiz sınır kapılarında kontak kapatarak seslerini duyurmak zorunda kalmıştır. İlgili bakanlıklar sorunun on beş gün içinde çözüleceğini bildirmiştir ancak şoförlerimizin artık vaatlere değil somut adımlara ihtiyacı vardır.

Buradan çağrımız nettir: Vize sorunu kalıcı olarak çözülmeli, sınır kapılarındaki insanlık dışı koşullar giderilmelidir; ülkemizin yükünü taşıyan şoförlerimizin yükü artık hafifletilmelidir.

Saygılarımla.

BAŞKAN - Sayın Aksakal...

 

 

MEHMET ÖNDER AKSAKAL (İstanbul) - Yarın 5 Kasım, Demokratik Sol Partinin kurucusu ve demokratik sol politikaların kuramcısı, büyük devlet adamı, onursal Genel Başkanımız, Başbakanımız Bülent Ecevit'in aramızdan ayrılışının 20'nci yıl dönümü. Zaman su gibi akıyor. Bülent Ecevit, adını tarihe altın harflerle yazdırabilmiş ender siyasetçilerdendi. Günümüzde yaşadığımız ulusal ve uluslararası her sorunda engin devlet tecrübesi, büyük bilgi birikimi, siyasete olduğu kadar sanata olan tutkusu, sarsılmaz iradesi ve tartışılamaz düzeydeki vatanseverliğiyle Türk milletinin gönlünde taht kurmuştu. Geçmişte kendisine ve partisine oy versin vermesin herkesin Ecevit  üzerindeki samimi kanaatiyle, vatanını, milletini seven, haram lokma boğazından geçmemiş, hiçbir yasa dışı işe ve ilişkiye girişmemiş, özel yaşamında ve kamusal yaşamında hakka, hakkaniyete, adalete koşulsuz ve tereddütsüz itibar etmiş, sokakta gördüğümüz herhangi bir vatandaşa sorduğumuzda "en dürüst siyasetçi" olarak tanımladığı ve kendisine "Kıbrıs fatihi Karaoğlan" lakabı taktığı bir kişilikti.

Mekânı cennet olsun, ruhu şad olsun.

BAŞKAN - Sayın Çan...

 

MURAT ÇAN (Samsun) - Ülkemizde yılda ortalama 90 bin ton üretilen kivi, binlerce çiftçimizin geçim kaynağı, istihdamın ve tarımsal ekonomimizin önemli bir parçasıdır. Samsun Çarşamba ilçemiz kivi üretiminde 13 bin tonla 3'üncü sıradadır lakin Çarşambalı üreticimizin gece gündüz verdiği emek göz göre göre değersizleştiriliyor. Üç yıl önce 40 liradan satılan kivinin fiyatı geçen yıl 80 liraya yükselmişken bu yıl 26 liraya kadar geriledi. Özellikle İran'dan dolaylı yöntemlerle yapılan kivi ithalatı sebebiyle fiyatların düştüğü biliniyor. Üstelik yeterli soğuk hava deposu ve paketleme imkânlarının bulunmaması üreticiyi ürününü düşük fiyattan satmaya zorluyor. Çiftçimiz ne fon peşinde ne ihale peşinde ne de ayrıcalık peşinde, çiftçimiz yalnızca kendi topraklarında alnının akıyla üretim yapmak istiyor. Yerli üreticiyi ithalatla piyasanın insafına terk eden bu tarım politikasını kabul etmiyoruz. Üreticinin emeğini korumak devletin sorumluluğundadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Uysal...

 

LEVENT UYSAL (Mersin) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Değerli milletvekilleri, bizim siyaset anlayışımız bellidir, millî birlik, güçlü devlet ve temiz siyaset; evet, efendim, temiz siyaset. Bu düşüncelerle cumhuriyetimize hep birlikte sahip çıkacağız. Terörsüz Türkiye hedefimizden asla vazgeçmeyeceğiz. Dış politikada bağımsız, ekonomide güçlü, toplumsal hayatta huzurlu bir Türkiye için hep birlikte çalışacağız efendim. Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli Beyefendi'nin dediği gibi, arınma ve aklanma, siyasetin, evet efendim, arınma ve aklanma, siyasetin ertelenemez gerçeğidir. Bizim önceliğimiz makam değil millet, menfaat değil görev, ayrılış değil kardeşliktir çünkü söz konusu Türkiye ise ortak paydamız milletimizdir.

Teşekkür ederim.

 Saygılarımla.

BAŞKAN - Sayın Hun...

 

 

YILMAZ HUN (Iğdır) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Iğdır-Nahçıvan sınır kapısı olan Dilucu Sınır Kapısı'nda yaşanan personel yetersizliği ve sahanın dar olması nedeniyle çalışma şartları aksamakta, tır kuyrukları bazen 20 kilometreyi aşmaktadır. Sürücülerimiz insani koşullardan uzak bir şekilde bazen bir hafta boyunca beklemek zorunda kalıyor. Mevcut sorunlar çözülmeden açılması söz konusu olan Zengezur Koridoru'nun açılması sınır kapısındaki bu yoğunluğu ve mağduriyeti daha da çekilmez hâle getirecektir. Bölge halkının ve nakliyecilerin yaşadığı bu çileye son verilmelidir. Bu kapsamda Dilucu Sınır Kapısı'ndaki personel eksikliği ivedilikle giderilmeli, dar olan fiziki saha genişletilmeli, bekletilmeler sonlandırılarak gümrük geçişleri hızlı ve etkin bir yapıya kavuşturulmalıdır.

BAŞKAN - Sayın Güzelmansur...

 

 

MEHMET GÜZELMANSUR (Hatay) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Vergi borcu olan tır ve kamyoncu esnafının aracına trafikte yakalama kararı konulmaya başlandı. Soruyorum: Aracını bağladığınız esnaf hangi parayla bu borcunu ödeyecek? Ekmeğini kazandığı aracı elinden alınan bir nakliyeci nasıl ayakta kalacak? Motorin, sigorta, lastik fiyatları almış başını gidiyor; esnaf taşıma ücretini tahsil edemiyor, her gün yeni bir maliyetle karşılaşıyor. Vergi borcu elbette ödenmeli ancak iktidarın görevi borçlu esnafın çalışma imkânını ortadan kaldırmak değil, borcunu ödeyebileceği şartları oluşturmaktır.

Buradan Maliye Bakanına sesleniyorum: Tır ve kamyoncu esnafının araçlarına bu uygulamayı durdurun, borçları yapılandırın. Esnafın ekmeğini kazandığı araca el koyarak değil, o aracın çalışmasını sağlayarak tahsilat yapabilirsiniz.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Sayın Halıcı...

HİKMET YALIM HALICI (Isparta) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Gül, yalnızca bir tarım ürünü değil, Isparta'nın ekonomisi, istihdamı ve dünyaya açılan marka değeridir ancak Gülbirlik geçen yıl kilogram başına 115 lira olan gül alım fiyatını bu sene 95 liraya düşürdü yani üreticinin eline geçen yıla göre geçen para yüzde 17 azaldı. Oysa son bir yılda mazot yüzde 70, amonyum nitrat gübresi yüzde 69, DAP gübresi ise yüzde 35 zamlandı. Mazot, gübre, elektrik, su, ilaç, işçilik ve nakliye maliyetleri katlanırken gülün alım fiyatını düşürmek hangi üretim anlayışına ve mantığa sığar?

Buradan iktidara sesleniyorum: Üretim maliyetleri dikkate alınarak gül alım fiyatları yükseltilmelidir. Üreticiye destek sağlayın, gül üreticisini de Gülbirliği de kaderine terk etmeyin diyorum. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Sayın Toy...

RUKİYE TOY (Sivas) - Sivas'ımıza AK PARTİ döneminde yapılan yatırımların en değerlisi yüksek hızlı trendir. Açıldığı günden bugüne Ankara-Sivas arasında yaklaşık 2,7 milyon, İstanbul-Sivas arasında ise 1,3 milyon yolcu hızlı trenle seyahat etmiştir. Hizmet kalitesini artırmak için yakın zamanda açtığımız 75 milyon proje maliyetine sahip yeni garımızla aynı anda 400 yolcuya hizmet verebilecek kapasiteye ulaşılmıştır.

Sivas Nuri Demirağ Havalimanı'nda yapılan ve yapımı süren, bir ilk olarak da havalimanı kapanmadan tamamlanacak 3.780 metre uzunluğundaki yeni pistin Sivas Kongresi'nin 108'inci yıl dönümü olan 4 Eylül 2027'de hizmete açılmasını hedefliyoruz.

Bu vesileyle Sayın Cumhurbaşkanımızın riyasetinde ortaya konulan eser ve hizmet siyasetiyle hayata geçirdiğimiz vizyon projelerimizle geçen iktidarımızın 24'üncü seneidevriyesinin ülkemize ve aziz milletimize hayırlar getirmesini temenni ediyorum.

BAŞKAN - Sayın Aşıla...

 

MEHMET AŞILA (Kocaeli) - Teşekkürler Sayın Başkanım.

Mekke Anlaşması Meclise geldi. Mekke Sözleşmesi deyince biz Ebrehe'nin fil ordusunu hatırlıyoruz. Mekke adını anmamalıydınız; bu adı kendilerine etiket yapanlar Mekke'nin ruhuna aykırı işler yaparlarsa bunu yapanlar inanın gazaba uğrarlar. Keşke o tezkere Meclise hiç gelmeseydi. "Evet"e el kaldıranlar kendilerine yazık edecekler bilesiniz. Hele bir de Yemen'e asker gönderirseniz ve bu tezkereye "evet" derseniz tarih sizi affetmez; bu, AK PARTİ'nin geldiği köklerden bağını da koparması anlamına gelir. Tarih affetse millet affetmez, millet affetse vicdanınız affetmez, hepsi affetse milyonlarca Gazze gönüllüsü affetmez. Onların sesini kıssanız bile her şeyi gören, duyan, bilen kadirimutlak, din gününün sahibi Allah (CC) sizi affetmez diyor, teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Sayın Koca...

 

PERİHAN KOCA (Mersin) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Engelli yurttaşlarımızın çığlığına ses olmak için söz aldım. 2008 öncesi vergi indirimiyle emekli olan engelli yurttaşlarımız 7538 sayılı Kanun'la Sosyal Sigortalar Kanunu'nda yapılan değişikliğin 15 Ocak 2025'te yürürlüğe girmesiyle birlikte çok ciddi mağduriyetler yaşıyorlar. Büyük bir sosyal hak kaybı içeren bu düzenleme vergi indirimi temelli engelli erken emeklilik hakkını yürürlükten kaldırdı ve ciddi sağlık sorunları yaşayan engelli yurttaşları çalışmaya zorladı. Anayasa'ya ve BM Engelli Hakları Sözleşmesi'ne aykırı olan bu düzenleme derhâl iptal edilmelidir, engelli yurttaşlarımızın mağduriyetleri giderilmelidir. Engelli yurttaşlarımız anayasal haklarının korunmasını ve eşit yurttaşlık haklarını talep ediyorlar, lütuf değil haklarını istiyorlar. Hakları derhâl verilmelidir.

BAŞKAN - Sayın Akgül...

 

 

İSMAİL AKGÜL (Bolu) - Teşekkür ederim Başkanım.

Sağlık hizmeti bir ekip işidir. Hemşirelerimiz, ebelerimiz, sağlık memurlarımız, laborantlarımız ve anestezi teknikerlerimiz bu ekibin vazgeçilmez unsurlarıdır. Gece gündüz nöbet tutan, tedavinin kesintisiz sürmesi için ağır sorumluluk üstlenen çalışanlarımızın emeği ek ödeme sisteminde daha güçlü karşılık bulmalıdır. Taban ödeme katsayıları arasındaki belirgin farklar ile teşvik ödemelerinde yaşanan değişkenlik çalışanlarımızın gelirlerini ve çalışma huzurunu doğrudan etkilemektedir. Nöbet yükünün, mesleki riskin ve üstlenilen sorumluluğun ödeme sisteminde yeterince gözetilmesi gerekmektedir. Bu bütçe döneminde beklentimiz, hemşirelerimiz başta olmak üzere bütün bu meslek gruplarının taban ödeme katsayılarının yükseltilmesi, teşvik ödemelerinin hakkaniyetli ve öngörülebilir bir yapıya kavuşturulmasıdır.

Canımızı ve sağlığımızı emanet ettiğimiz çalışanlarımızın alın terini korumak sağlık hizmetinin niteliğini de güçlendirecektir diyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN - Sayın Kanko...

 

MÜHİP KANKO (Kocaeli) - 7538 sayılı Kanun'la engelli yurttaşlarımızın vergi indirimine dayalı emeklilik yolunu kapattınız. Yıllarca devletin koyduğu kurallara güvenerek çalışan, prim ödeyen insanları emekliliğin eşiğinde yeni koşullarla karşı karşıya bıraktınız.

İktidara soruyorum: Emekliliğine haftalar, aylar kalan vatandaşın hayat planını altüst etmek hangi vicdana sığar? Devlete güvenmenin bedelini neden engelli yurttaşlarımız ödüyor? Engelli bireylerin haklı isyanı ve yaşadıkları mağduriyetler görmezden gelinemez. Aylıklarının kesildiğini belirten yurttaşların itirazları incelenmeli, hak kayıpları giderilmelidir. Bu insanlar ayrıcalık istemiyor, emeklerinin karşılığını, ödedikleri primlerin güvencesini istiyor. Sosyal devlet vatandaşına emeklilik kapısında engeller çıkaramaz.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanına sesleniyorum: Belirsizliği bitirin, mağdurların sesini duyun. Eski koşullara güvenerek çalışanları koruyacak adil bir geçiş düzenlemesi yapın, hemen Meclise getirin. Engelli yurttaşların geleceği bütçe hesabına feda edilemez.

BAŞKAN - Sayın Barut...

 

 

AYHAN BARUT (Adana) - Sayın Başkan, TÜRK TELEKOM'da yılın başında uygulamaya konulan "ARTES" isimli taşeron uygulamasının giderek yaygınlaştığı ve buna bağlı sorunların büyüdüğü ortadadır. Son aylarda yüzlerce işçinin baskı, mobbing ve tehdit yoluyla işten ayrılmaya zorlandığı -kurumda- örgütlü sendika Türkiye HABER-İŞ tarafından kamuoyuna duyurulmuştur. Çok sayıda işçinin mobbing, baskı ve tehdit yoluyla işten ayrılmaya zorlandığına ilişkin gelişmeler tablonun vahametini göstermektedir. Üstelik çalışanlar üzerindeki baskının işten ayrılma teklifleriyle sınırlı kalmadığı da söylenmektedir. Bu teklifleri kabul etmeyen çalışanların şehirler arası tayin uygulamalarıyla veya işlerini kaybetme tehdidiyle karşı karşıya bırakıldığı belirtilmektedir. Bunlar asla kabul edilemez. Aile Yüzyılı şiarıyla iktidarın uygulamaları kamuoyuna şaşalı duyurularla yapılırken çalışanlara ailelerden kopma ya da işlerini kaybetme...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Sarıtaş...

 

 

SABAHAT ERDOĞAN SARITAŞ (Siirt) - Teşekkür ederim Başkan.

Türkiye'de basın özgürlüğü üzerindeki baskı uzun süredir sistematik bir hâl almıştır. Dicle Fırat Gazeteciler Derneğinin ekim ayı verileri bunun açık göstergesidir; ekim ayında 20 gazeteci gözaltına alınmış, 6 gazeteci tutuklanmış, 62 gazeteci işsiz bırakılmıştır. 231 sosyal medya içeriği ve 22 haber erişim engeliyle karşılaşmıştır. Gazeteciler haber yaptıkları gerçekleri kamuoyuna taşıdıkları için cezalandırılıyor, medya kuruluşları baskı altına alınıyor, yayınlar durduruluyor, sansür olağanlaştırılıyor. Sizi her eleştireni tutuklamaktan ve engellemekten vazgeçin artık. Basın özgürlüğünü hedef alan uygulamalar, toplumun haber alma hakkını elinden alma çabaları sizin için olağan bir hâl almıştır ancak bunun normalleşmesine izin vermeyeceğiz. Basını susturarak hakikati ortadan kaldıramazsınız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Hacıoğulları...

 

 

YÜCEL ARZEN HACIOĞULLARI (İstanbul) - Sayın Başkan, terörsüz Türkiye demek korkusuz Türkiye demektir. Terörün kelime karşılığı da zaten korku. Bir kölenin en büyük korkusu özgürlüktür. O yüzden, 622'de başlayan hicret yani özgürlük yürüyüşümüz "Lâ tahzen!" "Üzülme, korkma, Allah bizimle." diye başlar. İşte o yüzden İstiklal Marşı'mız da aynı cesaretle başlıyor, "Korkma!" ve o yüzden biz de bugün Türkiye Yüzyılı marşımızı "Korkmuyoruz." diye başlattık. Peki, kimden ve neden bu korku? Müslüman'dan, İslam'dan, Seyyid Kutub'dan mı, Marx'tan mı, Kürt'ten mi yoksa Türk'ten mi bu korku? Kitaptan korkan fikirden korkar, fikirden korkan hürriyetten; yoldaki işaretlerden korkulmaz.

SÜLEYMAN BÜLBÜL (Aydın)      - İzmir Marşı söylemeye benzemez!

BAŞKAN - Sayın Yıldırım Kara...

 

 

NERMİN YILDIRIM KARA (Hatay) - Teşekkür ederim Başkanım.

Dün geceden bu yana Arsuz, İskenderun ilçelerimizde yaşanan yoğun yağış hayatı âdeta felç etmiştir. Arsuz yolu, Karahüseyinli, Arpaderesi, Pirinçlik, Büyükdere Mahallelerimiz sular altında kaldı; iş yerleri, evler, bodrum katlar, araçlar, yollar, tarım alanları ve meralar maalesef hasar gördü.

Şimdi, burada ilgili kurumlara şunu söylüyoruz: Dere yataklarını, altyapı yatırımlarını bir an önce bitirin. Bakın, şehir planlamasını, kurumların sorumluluklarının etkinliğini sorgulamak zorunda kalıyoruz çünkü vatandaş diyor ki: "Her yağmurda niye bu başımıza geliyor?" Su tahliyelerinin yapılması gerekli, önlemler alınmalı. Kaldı ki birkaç hafta önce yine Arsuz'da büyük bir sel felaketi olmuştu, yine zarar ziyan oluşmuştu.

Buradan yetkili kurumları etkili çözümler almaya davet ediyoruz.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Şimdi söz talep eden grup başkan vekillerine söz vereceğim.

YENİ YOL Partisi Grubu adına Sayın Mehmet Emin Ekmen konuşacak.

Buyurun Sayın Ekmen.

 

 

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Sayın Başkanım, teşekkür ediyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Dün Çanakkale'de ilk şehitlerimizin yani Seddülbahir Kalesi'nde Kale Komutanı Şevki Efendi dâhil 5 subay ve 81 erimizin şehit düşüşünün yıl dönümüydü. Çanakkale'mizin ilk şehitlerini, bütün şehitlerimizi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü ve silah arkadaşlarını bir kere daha rahmet ve minnetle anıyoruz.

Yine, bugün, Diyarbakır'da 4 Kasım 2016'da Bağlar ilçesinde Emniyet Müdürlüğü Ek Binası yakınlarına yapılan terör saldırısıyla, bomba yüklü aracın patlatılmasıyla 2 polis memuru ve 10 vatandaşımız hayatını kaybetmişti. Burada hayatını kaybedenleri rahmetle anıyor, terör saldırısını lanetliyorken bu ve benzeri olayların bir daha ülkemizde yaşanmamasını diliyorum.

Bugün Mersinli hemşehrimiz Şair Ümit Yaşar Oğuzcan'ın aramızdan ayrılışının da 42'nci yıl dönümü. Ümit Yaşar Oğuzcan insanlık tarihiyle neredeyse yaşıt Tarsus'umuzda doğmuş, oranın kültürel havasını solumuş, hayatının önemli bir kısmını Mersin'de yaşamış bir şair idi. Aşkı, ayrılığı, özlemi ve ölümü yazan bu Türk şairini bu vesileyle rahmetle anıyoruz.

 Sayın Başkanım, birçok vesileyle burada AK PARTİ sıralarına hep şunu hatırlattık: Yargının ayarlarıyla oynamayın. 28 Şubat yargı brifingleri gibi yok "yemin töreni" yok "kura töreni" yok "resmî bayram" diye yargı mensuplarını, yargı mahkeme başkanlarını Külliye'de toplayarak onları siyasi gündeme hapsetmeyin. Yargı işlerini bir silaha, bir mücadele aracına dönüştürürseniz bu silah bir bumerang gibi döner sizi vurur dedik ama dinletemedik. Şu ana kadar, özellikle son iki yıldır oluşturulmuş yargı düzeninin yarattığı tahribatı ifade edecek kelime yok. Yakın zamanda AK PARTİ'li arkadaşlar da bunu defalarca kez görecektir. Ama dün aynı anda haber bültenlerine düşen üç haberi sizinle paylaşmak istiyorum. Ağrı'da Allah adına yemin etmek isteyen bir tanık hakkında üç ay disiplin hapsi öngörüldü. Antalya'da sonradan kaldırıldığı anlaşıldığı şekliyle Seyyid Kutub'un kitabı hakkında toplatma kararı verildi. İstanbul'da AK PARTİ ve MHP ilçe başkanlığına İsrail'le ticareti kınadığı için, kınamak amacıyla mektup bırakan  bir vatandaşımız bir yıl on beş gün hapse hükmedildi.

Allah aşkına soruyorum: Bu üç haber aynı gün önünüze düşüyor olsaydı ve AK PARTİ sıralarında oturmuyor olsaydınız bu konuda ne yorumlardınız, ne derdiniz ve sizi tutan şey nedir? Karşıda Sayın Bakanımız var, burada Leyla Hanım var, şu kitabı 80'lerde ve 90'larda görmeyen, okumayan, incelemeyen kaç kişi var aranızda?

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Toplatma kararı yok. Düşmüşsünüz bir yalanın peşine.

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Oturup düşünmeniz gereken şey, yargının ayarlarıyla bu kadar oynadıktan sonra bu kararlar nasıl veriliyor diye düşünmenizdir; Ağrı'da vatandaş Cevdet Aydemir'in disiplin hapsine bu kadar kolayca çaptırılmasıdır; Öğretmen Yasemin Sürücü'nün sadece mektup bırakması nedeniyle, İsrail'le ticareti kınamasından dolayı bir yıl on beş gün hapis cezasına nasıl çarptırıldığıdır. Bu ve benzeri örnekler artırılabilir, Sayın Celal Fırat dün paylaşım yaptı, Alpaslan Kuytul ailesi ve sevenlerinin apaçık bir zulme nasıl maruz bırakıldığıdır. Dinî konularda sizin gibi, bizim gibi düşünmek zorunda mıdır herkes? Sizin gibi düşünmüyor oluşu onun yargı eliyle tecziyesine, tutuklandığı yetmiyormuş gibi Türkiye'nin dört bir yanına gönderilmek suretiyle ailesinin, avukatlarının, sevenlerinin ayrıca bir zulme maruz kalmasını nasıl anlayabiliriz? Tabii, bu zulüm bugünün de meselesi değil, İki tane önerge var, konuşacağız: Sayın Selahattin Demirtaş on yıl önce tutuklandığında kendisine değil, ailesine de zulmetmek için Edirne'ye gönderildi, on yıldır Edirne'de. Ailesi kaza geçirdi, kaç kez önemli sorunlar yaşadılar ve on yıldır "Selahattin Demirtaş'ın tahliyesini engelleyen şey nedir?" diye sorduğunuzda tek bir cümleyle cevap verilebilir: "Boyun eğmemiştir." Eğer o da bu siyasi iktidara boyun eğse, kendini elverişli bir araca dönüştürmenin ipuçlarını verecek olsa şüphesiz çoktan tahliye edilmiş olabilirdi. Peki, bugün, biz, bugün itibarıyla dağda elinde silah tutan örgüt üyelerine "Gel, Türkiye'de siyaset yapabilirsin." derken Selahattin Demirtaş'ı ve bu kadar belediye başkanını, bu kadar gazeteciyi içeriye tıkarak Türkiye'de nasıl bir siyasi, demokratik meşru zemin olduğunu savunabiliriz?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN -  Buyurun, tamamlayın.

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Sayın Başkanım, geçen hafta burada bir konuşma yaptım, milletvekilinin üç görevinden bahsettim: Seçim bölgesi, Meclis çalışmaları, parti genel merkezi görevleri. Son üç yıldır ağırlıklı olarak buna, AK PARTİ yargı pratiği, AK PARTİ iktidarı yeni bir şey ekledi: Cezaevi ziyaretleri. Şöyle bir bakıyorum, son bir ay içerisinde Silivri'de Şerafettin Can Atalay ile Osman Kavala'yı ziyaret etmişim, Resul Emrah Şahan'ı ziyaret etmişim. Türkiye'de fiyat manipülasyonu yapılıyor diye "ihracatçılar" ve "çürükçüler" diye bilinen meyve suyu firmasına yok pahasına meyve satan 40 tane tüccarımız tutuklanmış; onlardan 10 kişisini ziyaret etmişim. Gazeteci İsmail Arı ve Ali Tarakçı'yı ziyaret etmişim. Yine, Sincan Cezaevinde eski Van Milletvekili Nazmi Gür'ü ziyaret etmişim. Tarsus Cezaevinde Abdullah Özdemir'i 1 kez -onu da Adana'ya gönderdiler ailesine eziyet olsun diye- Sayın Vahap Seçer'i 2 kez ziyaret etmişim.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN -  Buyurun, tamamlayın.

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Böyle bir siyasi istatistik olabilir mi? Bir milletvekilinin çalışma başlıkları arasında cezaevi ziyaretleri ama bu ülkeyi siz yarattınız, bu yargı düzenini siz yarattınız. Şimdi, Sayın Bakan çıkmış, kırk beşinci gününde diyor ki: "Burada kapsamlı bir suç yapılanması var." Allah aşkına, bunun böyle olduğunu ilk gün, ilk saatten itibaren biz burada defalarca ifade etmedik mi? Dün en son Sayın Çömez bir şemayla gösterdi. Bunun keşfi ve tespiti bu kadar zor bir şey miydi? Peki, bir örgüt var, bir yapılanma var, bürokrasiden alınanlar var, iş dünyasından alınanlar var; yahu, bir siyasetçi yok mu, bir siyasetçi yok mu bunlar arasında? İfade veren birinin ifade verdiğini ama ne zaman, nerede, nasıl girip çıktığını da bilmiyoruz, Sayın Fatma Betül Sayan Kaya. Bir milletvekili var, önce salıverildi, sonra tutuklandı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, son dakikayı veriyorum.

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Bunun dışında, hiçbir valinin ismi geçmiyor mu arkadaşlar? Mesela size bir örnek vereyim: Oğlunun bu konularla çokça alakası olduğu ifade edilen Sayın İdris Akbıyık. AK PARTİ'lilere söylüyorum: AK PARTİ teşkilatına gidin sorun, Hakkâri'de nasıl bir valilik yapmış? Hakkâri'de nasıl bir kayyımlık yapmış? Vatandaşla ilişkisi neymiş, siyasetçiyle ilişkisi neymiş? O gün bunun hesabını sorsaydınız belki bugün bu olay olmazdı.

Eğer BDDK Başkan Yardımcısı denetlemekle yükümlü olduğu onlarca banka yöneticisini düğün törenine davet edip onlardan yüzlerce gram ya da blok hâlinde para ya da altını örtülü bir rüşvet olarak aldığında bir işlem yapmış olsaydınız belki bugün bu olay olmazdı. Maalesef, bugün de bu olaya da cerrah titizliğiyle yaklaştığınızı ifade ediyorsunuz ama hasta kanamadan ölmek üzere. Bizim cerrah titizliğine, ince işçiliğe gerek yok, bir an önce buna... Sayın Çömez daha güzel ifadelere...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - İYİ Parti Grubu adına Sayın Turhan Çömez.

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Bitti mi efendim?

BAŞKAN - Buyurun Sayın Çömez.

 

 

TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Çok teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Dün Sayın Akın Gürlek bir çeteden bahsetti ilk defa. İki aydır söylüyoruz, bir yıl öncesinde Genel Başkanımız ifade etti, bir çete var, organize bir çete var. Milletin istikbaline göz dikmiş, koordineli çalışan bir çete var, ilk defa Sayın Akın Gürlek bu çetenin varlığından söz etti. Bu çete biliniyor, bu çete bilinmeyen bir çete değil ve bununla ilgili de müteaddit defalar sizlere açıklamalarda bulunduk, bu çete burada. Şimdi, biz bu çetenin başında kim var, bilmek istiyoruz; bu çetenin arkasındaki siyasileri bilmek istiyoruz, saray çevrelerini bilmek istiyoruz. Şu anda mağdur olanları biliyoruz ama bürokrasi kademelerindekileri bilmiyoruz, bankalarda bunlara alan açanları bilmiyoruz; medyada bunlara zemin hazırlayanları, bunların üzerinden operasyon yapanları bilmiyoruz.

Sayın Şahin, başta siz olmak üzere iki diğer grup başkan vekiliniz ifade etti; Sayın Yenişehirlioğlu da burada, eminim o da aynı şeyi düşünüyordur, belki ifade etmek ister. Bu çetelerin ve bu vurgunu yapanların kim olduğunu açıklayın, hepimiz bunları bilmek istiyoruz; saklayamazsınız ve gizleyemezsiniz, "Bir cerrah titizliğiyle çalışıyoruz." diyerek bir yere varamazsınız. Cerrah titizliğiyle çalışmanın ne olduğunu bu salonda en iyi ben biliyorum. Didik didik edersiniz, her meselenin üstüne gidersiniz, tek tek açıklarsınız, sebepleri bulursunuz; basarsınız bıçağı, çözersiniz. İki aydır geveleyip duruyorsunuz. Kimdir bu soyguncular, kimdir bu çete, bu milletin istikbaline göz dikmiş olan bu yapılar kimdir Allah aşkına; bunları açıklamak zorundasınız.

Gelelim Sayın Bakanın bir yıl önce söylediği "Borsada manipülasyon yapıldığını biliyoruz." ifadesine. Hiçbiriniz sormadınız Maliye Bakanına, "Borsada manipülasyon yapıldığını nereden biliyordun ve neden gereğini yapmadın?" diye hiçbiriniz sormadınız. Ben bugün size açıklayacağım, borsada manipülasyonun nasıl yapıldığını ben size açıklayacağım. Bakın, en ufak bir şüpheli harekette, en ufak bir tereddütte borsada ve SPK'de bunları tespit edecek çok güçlü mekanizmalar var. Örneğini veriyorum: BİST'teki mekanizma yani borsa manipülasyonlarını, operasyonlarını tespit edecek mekanizmanın adı BISTECH'tir. Bu BISTECH çok önemli bir teknolojik altyapıdır, BİST'e alınmıştır; New York'tan, Amerika'dan, Dow Jones'tan alınmış son derece teknolojik bir sistemdir. Keza SPK'de bir başka sistem daha var. Bunların herhangi bir şekilde bu soygunu, bu manipülasyonu atlamaları mümkün değil. Peki, nasıl oluyor? Bir kısmı içeriye alındı, isimlerinden bahsetmeyeceğim, isimleri bende tek tek. Bunlar nasıl yapıyorlar? İlk tespit ettiklerinde hemen bu manipülasyonu yapana diyorlar ki: "Gel bakalım, sen bir manipülasyon yapmışsın." Yaptığı manipülasyonun ve yapmış olduğu vurgunun miktarı kadar kendilerinden rüşvet alıyorlar, kendilerinden para alıyorlar; bu korkunç bir mekanizma. Bu isimlere tek tek sorun, dün alınan isimlere; bu mekanizmanın nasıl çalıştığını, bu mekanizmayla kimlerin ne tür ilişkiler içerisine girdiğini tek tek ortaya koyun. Maliye Bakanı bir laf etti bir sene önce, bugüne kadar bir tek kelime arkasından bir değerlendirme yapmadı ama gelecek buraya kendisi, o bütçe görüşmelerinde tek tek soracağız. Bütün bu altyapıya rağmen, bu sistemleri tespit etmek için milletin parasıyla milyonlarca dolara Amerika'dan çok önemli teknolojik altyapı alınmış, bunları sanki git, bu vurgunu yapanları tespit et diye vermişsiniz çetelerin eline, çeteler de bunları bir manivela olarak kullanmış ve rüşvet aracı olarak kullanmış. Bunu böyle yapamazsınız, bir kere daha söylüyorum, bir cerrah olarak söylüyorum, bir cerrah titizliğiyle bu meselenin üstüne gidecekseniz yapacağınız şey bellidir: Bu Mecliste bir komisyon kurun, bütün bu şebekeleri, hırsızları, çeteleri, arkasındaki siyasi iradeyi, saray çevrelerini -bir kısmını biz de biliyoruz- onların tek tek üstüne gidin, ifşa edin, hırsızları açıklayın. Ve bizzat kendiniz söylediniz "1 Eylül ile 16 Eylül arası tam 401 milyar lira para çalınmış." dediniz, bu parayı çalan 440  kişinin kim olduğunu ortaya koyun.

Bakın, Türkiye kan ağlıyor, çok değişik ve çok vahim bir ekonomik krizle karşı karşıyayız. İcra dosyaları... İcra dosyaları yığılmış artık, icra dairelerine girilmiyor. Ödenmeyen çek ve senetler almış başını gitmiş, hepsinin rakamları var, söylemeyeceğim. Takipteki ticari krediler almış başını gitmiş. Yine, bireysel borçlar almış başını gitmiş ve Borsa İstanbulda 170 milyar dolara yakın bir kayıp var. Girin, ilanlara bakın, satılık fabrika ilanları almış başını gitmiş ve ne yazık ki artık, Türkiye'den yabancılar borsaya yaptıkları yatırımı çekmeye başlamışlar. Dış ticaret açığı fırlamış ve yanı sıra siz bütün bu ekonomik çöküşü dışarıdan aldığınız borç parayla, faizle ödemeye çalışıyorsunuz ve önümüzdeki yıl her Allah'ın günü 11 milyar lira faiz ödeyeceğiz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Değerli arkadaşlar, eminim, hepiniz öyle ya da böyle köyleri dolaşıyorsunuz ve çiftçinin derdinden haberdarsınız. Balıkesir tarım ve hayvancılık kentidir ve orada çiftçi kan ağlıyor. İlk defa bu yıl bütün üretimde, sadece bir alanda değil bütün üretimde ciddi bir çöküş var ve bu çöküşün temel maliyeti fiyatlardaki düşüklük, girdi maliyetindeki yükseklik. Girdi maliyetinin yüksek olmasının iki temel sebebi var; biri akaryakıt, bir diğeri de gübre. Peki, gübre niye yüksek? Bunun birçok sebebi var. Peki, gübreyi Türk çiftçisine vermesi gereken kim, ucuz ve yeterince temin etmesi gereken kim? GÜBRETAŞ. Gelelim GÜBRETAŞ'a. Biraz sonra size GÜBRETAŞ'ta yaşanan kepazeliği anlatacağım, hırsızlığı ve soygunu anlatacağım ve ondan sonra bir talepte bulunacağım, bütün Meclisten bir talepte bulunacağım. Bakın, GÜBRETAŞ. Bir zamanlar burada, 2002 ile 2007 yılları arasında Parlamentoda çalışmış bir milletvekili, Fahrettin Poyraz...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - ...GÜBRETAŞ'ın 2017 ile 2022 yılları arasında yönetim kurulu başkanlığını yaptı. Grafik burada, tek tek inceledik. Bakın, göreve geldiğinde GÜBRETAŞ'ın son derece düşük, 2,27 lira gibi bir hisse değeri var borsada. Fakat çok ilginç, çok ilginç! 2020'nin başından itibaren -ismini de veriyorum Meclis kayıtlarına girsin diye- Oğuzhan Şahinkaya adında birisi borsadan, daha doğrusu GÜBRETAŞ'ın hisselerinden yoğun bir şekilde alım yapmaya başlıyor, inanılmaz alımlar yapmaya başlıyor. Bu arada, başka birisi daha alım yapıyor, onu biraz sonra anlatacağım. Fakat çok ilginç, 2021'de tam zirveye çıkmadan önce, Fahrettin Poyraz "Hadi gözünüz aydın, GÜBRETAŞ'ın arazisinde 6 milyar dolarlık altın bulduk." diyor ve bütün medya kanallarında, başta Anadolu Ajansı olmak üzere bu manipülasyonu, bu spekülasyonu yapıp inanılmaz bir şekilde GÜBRETAŞ'ın değerlerini artırıyor ve 100 liraya çıkarıyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Son dakikayı veriyorum.

Buyurun.

TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) -  Ve ondan sonra ciddi bir çöküş yaşanıyor. İşte burada inanılmaz bir soygun ve vurgun var. Yanı sıra, bir daha ismini kayıtlara geçmesi için söyleyeceğim: İris Akademinin yöneticisi olan -ve arkasında Fahrettin Poyraz'ın olduğunu biliyoruz- Adnan Yüce isminde bir adamla bu borsada inanılmaz manipülasyonlar yapıyorlar. Fark ediliyor, 2021 yılında ne oluyor peki? 2021 yılında Devlet Denetleme Kurulu burayı denetliyor, teftiş ediyor. Peki, teftişi yapan Devlet Denetleme Kurulunun başında kim var? Yunus Arıncı, şu anda içeride. O zamanlar bu korkunç kepazelik, bu rezalet Devlet Denetleme Kurulunun kayıtlarına girmesine rağmen bu raporu saklıyorlar ama bu rapor bir gün ortaya çıkacak ve çiftçinin alın terine, göz nuruna, emeğine, onun parasıyla kurulmuş hem müşterisi hem ortağı olan bu şirkette nasıl büyük bir soygun ve talan yapılmış tek tek ortaya çıkacak ve bütün muhatapları milletin önünde yemin ediyorum ve söz veriyorum hesap verecektir.

Teşekkür ediyorum. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Sayın Serkan Sarı.

Buyurun Sayın Sarı.

 

 

SERKAN SARI (Balıkesir) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, bugün Meclis gündemimize milletimizin yaşamış olduğu sorunları kalem kalem anlatarak başlamak istiyorum.

Öncelikle geçtiğimiz günlerde Balıkesir'de orman arazilerinde ağaç biçerek geçimini sağlayan işçilerin sorunlarını dile getiren ve bu şikâyetlerini Meclise taşımak için bizden ricada bulunan emekçilerimizin dertlerini anlatmak üzere söz almış bulunuyorum. Orman köylüsünün emeği gasbedilmiş durumda, can güvenliği ise yok sayılıyor. Kurulan sistem, gerçekten akıl, mantık almayacak ve uygulamalarda yaşanan sorunlarla da sürdürülebilir olmayacak bir sistem. Bugün, sabahın erken saatlerinde ağaç kesmek üzere kalkan, tomruk taşıyan, en ağır ve tehlikeli koşullarda çalışan, aile bireyleriyle beraber ormanda, dağda, çadırda yaşayarak sağlık güvencesinden mahrum, ağır koşullarda çalışan, ormanda bu ağaç kesimi ihalesi alan işçiler ciddi bir mağduriyetle karşı karşıya. Bundan iki yıl önce birim maliyetleri 1.000 lirayken bugün geldiğimiz noktada birim maliyetleri geri çekilmiş, 800 liraya düşürülmüş, beraberinde bu iki yıl içerisinde mazot fiyatları artmış, teçhizat fiyatları artmış, hayat pahalılığı artmış, geçim koşulları artmış ama ödenen fiyatlar gerilemiş. Bu fiyatların gerilemesi karşılığında hani ödemeler zamanında, vaktinde, düzgün bir şekilde yapılıyor mu derseniz o durum da söz konusu değil. Daha önceden malını teslim ettikleri gibi paralarını alıyorken bugün gelinen noktada ne yazık ki ödemeleri otuz gün, kırk gün gecikiyor, zaten borç içerisinde bir iş yürütmeye çalışırlarken artık ömrünü atadan, dededen bu sektöre adamış olan üreticiler ne yazık ki bu mesleği sürdüremez hâle gelmiş durumdalar. Bugün birçok orman köylüsü bu anlamda isyanını dile getiriyor, birçok eylem yapılıyor. Karabük'te, Zonguldak'ta, Bartın'da orman işçileri, kooperatifteki üyeler bir araya gelerek protesto ediyor. Karabük'te 34 kooperatif bir araya gelip bu durumu anlatmaya çalıştı. Batı Karadeniz'de 104 kooperatif, yaklaşık 8 bin emekçi -aileleriyle beraber 25 bin kişiyi kapsayan- mağduriyetlerini dile getirmeye çalıştılar. Türkiye geneline baktığımızda ise 2.831 kooperatif, 278 bin kooperatif üyesinden bahsediyoruz, emeğinin karşılığını alamayan, hayat güvencesi olmayan ve zor koşullarda yaşamaya mahkûm edilen üreticilerden bahsediyoruz.

Buradan Tarım ve Orman Bakanına çağrıda bulunuyorum: Yaptıkları sözleşmelerde bütün sorumluluğu sözleşmeyi imzalayana bırakıyorlar. Orada çalışan anne, baba, çocuk, evlat, torun, kim varsa veya çalışan işçilerin, emekçilerin sağlık güvencesi ne yazık ki ailelere teslim ediliyor ve bu sebeple de bu denetimsizlik sonucunda da güvencesiz çalışan yaklaşık 200-300 bin kişilik bir emek gücünden bahsediyoruz. Bunun tedbirini eğer devlet olarak almazsak vay bu memleketin hâline! Bugün eğer bir sözleşme yapıyorsanız "Sorumluluğu size bıraktım." demek buradaki Bakanlığı sorumsuz kılmaz, böyle bir mantık olmaz. Bu sebeple burada bir düzenleme yapılması gerekiyor. 3 Kasımda bir düzenleme yapılmış "Satışlardan da bir pay vereceğiz." diye ama bu anlamda alınan tedbirler yeterli değil. Üretim fiyatlarının güncellenmesi lazım. Geciken hak edişlerin bir an evvel zamanında ödenmesi ve sigorta ve iş güvenliği sorunlarının güvence altına alınması gerekiyor. Ormanımızı koruyan, ülkemizin orman üretimini sırtlayan bu insanların alın terini vermek zorundayız. Unutmayalım, ormanlar bu ülkenin millî servetidir, o ormanlarda alın terini döken emekçiler de bu ülkenin kıymetli değerleridir. Bu anlamda Bakanlığa çağrıda bulunuyorum: Bu protokol hükümleriyle ilgili gerekli düzenlemeleri, fiyatlarla ilgili gerekli düzenlemeleri ve geciken ödemeleri de bir an evvel yapmalarını talep ediyorum.

Tabii, tek sorun ormanda çalışan, ağaç kesiminde çalışan işçiler mi? Değil, taşıyıcılarımızın da tır şoförlerimizin de gümrük kapılarında yaptığı eylemlere hep birlikte şahit oluyoruz. Buradan Meclisimize çağrıda bulunuyorum Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak: Bu ülkenin üretiminin, sanayisinin, malının, satışının nakliyesini sağlayan tır şoförlerimiz ne yazık ki bir işkenceye maruz kalıyor, bu, devletin ilgili bakanlıkların gözlerinin önünde gerçekleşiyor. Uluslararası Nakliyeciler Derneğinin verilerine göre Kapıkule Sınır Kapısı'nda 12 Haziranda yetmiş saat olan bekleme süresi, ağustosta yetmiş beş saat, 25 Ekimde de doksan yedi saattir. Oraya giden bir tırcı nakliyesi için dört gün kapıda geçiş yapmak için bekliyor. Niye? İlgili bakanlığın almadığı tedbirler, uygulamadığı önlemlerden dolaylı. Hamzabeyli'de de aynı durum geçerli. Orada da otuz saatlik bir bekleme süresi var. Sınır kapılarında uzun kuyruklar bekliyorlar ama bunu gören, duyan, dinleyen ve çözüm üretmek için elini taşın altına koyan kimse yok. Bugün tır şoförlerimiz Schengen vizesi almak için vize kuyruğu bekliyorlar. Yüz seksen günlük aldıkları Schengen vizesinin ancak doksan gününü yurt dışında geçirebiliyorlar. Bunun bir kısmını da sınır kapılarında kaybettikleri için yaptıkları işin karşılığını alma ve bu emeği etkin bir şekilde kullanabilme şansları yok. Buradan soruyorum: Ticaret Bakanı ne işe yarar? Ulaştırma Bakanı ne işe yarar? Dışişleri Bakanı ne işe yarar?  Bu emekçilerin emeklerini koruyacak...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

SERKAN SARI (Balıkesir) - Bu emekçilerin emeğini koruyacak, onların alın terini güvence altına alacak tedbirler yirmi dört yıllık AKP iktidarında ne yazık ki sağlanabilmiş değil. Sorarsanız "Şahlandık, gidiyoruz, bölgenin lideriyiz." Amma velakin uygulamalara baktığımızda ne yazık ki daha taşıma işlemini yapan şoförün güvenliği sağlanamıyor, vizeler alınamıyor, alınan vizelerin süresi yetmiyor, kapılarda kuyruklarda bekleniyor. Bir tek bu da değil sorun, tır şoförlerimiz bu beklemeler esnasında tır parklarında ne yazık ki çok sağlıksız koşullarda kalmak zorundalar; temizlik, beslenme ve sağlık hizmetlerinden mahrum vaziyetteler. Biz bu ülkede yaşayan her vatandaşın sağlığından, beslenmesinden ve güvenliğinden sorumluyuz ama bunun ne yazık ki iktidar farkında değil. Aynı sorun Hatay Cilvegözü Sınır Kapısı'nda da yaşanıyor. Bu anlamda, bu süreci sıkı bir şekilde takip edip çözüm üretmemiz gerekiyor.

Buradan iktidara açık bir çağrıda bulunuyorum: Avrupa Birliğiyle profesyonel tır sürücülerine bir özel vize ve...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

SERKAN SARI (Balıkesir) - Evet, buradan çağrıda bulunuyorum: Avrupa Birliğiyle bu tır şoförlerine özel bir vize anlaşmasını sağlamamız gerekiyor ki hızlı bir şekilde bu süreçler yürütülebilsin. Uluslararası taşımacılık yapan şoförlerimizin vize randevularına öncelik verilmesi lazım. Kapıkule'de, Hamzabeyli'de Bulgaristan makamlarıyla sürekli çalışan ortak bir koordinasyon mekanizması kurulmalı; sınır geçiş kapasitesini artıran, bekleme sürelerinin de şeffafça takip edilebileceği bir sistem kurulmalı. Şoförlerin insani koşullarda yaşayacağı tır parkları inşa edilmeli ve en önemlisi de bu sorunu yaşayan vatandaşları, şoförleri muhatap alıp, karşılarında oturup onları dinlemeniz gerekiyor.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak taşımacılık sektörünün ihtiyaçlarının, alınan tedbirlerin ve gelinen bütün noktaların, tır şoförlerimizin sorunlarının takipçisi olmaya devam edeceğiz. Bu anlamda ilgili bakanlıklara çağrıda bulunuyoruz: Bu kadar eylem yapan, bu kadar isyan eden şoförleri görmezden, duymazdan gelmek, bu sorunları çözüme kavuşturduğunuz anlamına gelmiyor. Bakanlarımızı da bu anlamda sorumluluk almaya davet ediyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Son dakikayı veriyorum.

Buyurun.

SERKAN SARI (Balıkesir) - Bir son madde olarak da süt üreticilerimizden bahsetmek istiyorum. Ocakta 22,23 lira olan ve mayıs ayında da 24,30 kuruşa artırılan soğuk süt fiyatları, aradan geçen altı ay sonunda hâlâ bugünkü değerlere göre güncellenmiş değil. Ulusal Süt Konseyi kimin hakkını koruyor, merak ediyorum. Tarım Bakanlığı bu üreticinin hakkına neden sahip çıkmıyor? Bunu da sormak istiyorum. Yem fiyatı, mazot fiyatı, üretim fiyatı, veterineri, ilacıydı derken banka borcu içinde boğuşan çiftçimiz için gerekli tedbirler alınmıyor. Şu anda üretim maliyeti 24,50 lira iken teklif edilen rakam 24,30 lira. Çiftçi, daha ürettiği gün 0,20 kuruş zararla başlıyor. Bunun için de dünyada Uluslararası Çiftlik Karşılaştırma Ağı'nın bir verisi var; 1,5 kilogram süt/yem paritesinin sağlanması gerekiyor. Almanya'da, Hollanda'da, Fransa'da, birçok ülkede bu sağlanırken ülkemizde 1,12.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SERKAN SARI (Balıkesir) - Çiftçinin, üreticinin sorunlarını dikkate almaları gerektiğini vurgulamak istiyorum.

BAŞKAN - Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Sayın Filiz Kılıç.

Buyurun Sayın Kılıç.

 

 

FİLİZ KILIÇ (Nevşehir) - Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, kıymetli milletvekilleri ve ekranları başında bizleri takip eden yüce Türk milleti; Lösemili Çocuklar Haftası vesilesiyle, her çocuğun korkusuzca gülebildiği, hayallerine sağlıkla kavuşabildiği bir gelecek temennisiyle lösemiyle mücadele eden tüm evlatlarımızın ve fedakâr ailelerinin yanında olduğumuzu bir kez daha ifade etmek isterim.

Kıymetli milletvekilleri, bugünlerde üniversitelerde, liselerde, ilköğretim sıralarında bir heyecan yaşanıyor; çoğu okulumuzda sınav haftası geldi. Kimi evladımız üniversite kütüphanesinde sabahlara kadar ders çalışıyor, kimi gencimiz bir sınava yetişmenin, kimi ailesinin kendisinden beklediği başarıyı gösterebilmenin heyecanını taşıyor. Evlerde, annelerin-babaların da gözü çocuklarının üzerinde. Akşam işten yorgun argın dönen anne-babaların çocuklarının yanına oturup birkaç soru çözebilmek için gösterdiği gayrete, bir sınav öncesinde duydukları heyecana hepimiz aşinayız ve şahidiz. Gazi Meclisimizin çatısı altında gün boyu devam eden çalışmalarımızın arasında bizler de gençlerimizin bu koşuşturmacasına yakından şahit oluyoruz. Sabah saatlerinde kütüphaneden çıkan, elinde defteriyle fakültesinin yolunu tutan gençlerimizi her yerde görmemiz mümkün. Bazen bir kafede ders çalışan, bazen arkadaşlarıyla bir konuyu tartışan, bazen de yorgunluğuna rağmen çalışmaktan, azminden ve heyecanından vazgeçmeyen gençlerimizle karşılaşıyoruz.

Bugün gençlerimizden çok şey bekliyoruz. İyi eğitim almalarını, başarılı olmalarını, kendilerini geliştirmelerini, ülkesine faydalı bireyler olarak yetişmelerini istiyoruz. Bunların hepsi elbette haklı, normal beklentiler ancak gençlerimize beklentilerimizi anlatırken onların önüne koyduğumuz koşulları da mutlaka konuşmamız gerekiyor. Başarıyı yalnızca sınav kağıtlarında arayan bir anlayışla geleceğin büyük Türkiye'sini mefkûre edinemeyiz. "Eğitim" dediğimiz olgu bir sonraki sınavı geçmekten çok daha büyük bir meseledir. Gençlerimize yalnızca bilgi aktarmakla yetinemeyiz; onlara düşünmeyi, sorgulamayı, araştırmayı, üretmeyi, hata yapmaktan korkmamayı ve yeniden başlamayı da mutlaka öğretmeliyiz. Bir fikri olan, o fikrin peşinden gidebilen, karşılaştığı sorunlara çözüm üretebilen gençler yetiştirmeliyiz.

Ülkeler artık yalnızca topraklarıyla, bilimle, teknolojiyle, yazılımla, yapay zekâyla, uzay araştırmalarıyla, enerjiyle ve savunma sanayisiyle yarışıyor. Bu yarışın dışında kalanların başkalarının ürettiği teknolojiyi kullanmakla yetinmek zorunda kalacağı açıkça görülüyor. Bizlerin bu yarışta geride kalma lüksü yok. Bir zamanlar başkalarının teknolojisine bağımlı olduğumuz alanlarda bugün kendi mühendislerimizle, kendi bilim insanlarımızla, kendi gençlerimizin emeğiyle önemli mesafeler katediyoruz. İnsansız hava araçlarımızdan millî muharip uçağımıza, deniz platformlarından füze sistemlerine, elektronik harp teknolojilerinden uzay çalışmalarına kadar uzanan bu büyük yürüyüşün arkasında yetişmiş insan gücü ve bilgi birikimi var ancak bu başarıları yeterli görüp durmamalıyız, duramayız. İstiyoruz ki bugün fizik dersinde bir sorunun cevabını arayan bir öğrencimiz yarın Türkiye'nin uzay çalışmalarına katkı sunsun, bilgisayar başında kendi yazılımını geliştirmeye çalışan bir gencimiz geleceğin teknoloji şirketlerinden birini kursun. Laboratuvarda deney yapan bir üniversite öğrencimiz insanlığın karşı karşıya olduğu bir soruna çözüm bulsun. Atölyesinde bir şeyler üretmeye çalışan meslek lisesi öğrencimiz ülkemizin sanayisine yön veren isimlerden biri olsun. Bir gencin hayali "imkânsız" denilerek küçümsenmemeli; aksine, o hayalin gerçeğe dönüşmesi için gereken imkânlar seferber edilmeli.

Gençlerimize, sadece mevcut meslekleri öğretmek değil, henüz adı konulmamış meslekleri ortaya çıkarabilecek bir eğitim anlayışı kazandırmak zorundayız. Bununla birlikte, gençlik meselesini yalnızca "teknoloji" ve "meslek" başlıklarına da indirgememiz yanlış olur düşüncesindeyim. Bir ülkenin geleceği, iyi yetişmiş mühendisleri kadar vicdan sahibi doktorlarına, adalet duygusu güçlü hukukçularına, nitelikli öğretmenlerine, tarihini bilen sanatçılarına, ahlaklı yöneticilerine ve sorumluluk sahibi vatandaşlarına da bağlıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun Hocam, tamamlayın.

FİLİZ KILIÇ (Nevşehir) - Bilgiyle birlikte karakteri, başarıyla birlikte sorumluluğu, bireysel hedeflerle birlikte toplumsal faydayı da mutlaka ve mutlaka önemsemeliyiz. Bütün bunları konuşurken gençlerimizin bugün yaşadığı hayatı da göz ardı etmemeliyiz. Onların yalnızca gelecekte ne olacağını değil, bugün ne yaşadığını da mutlaka önemsemeliyiz. Eğitim hayatı boyunca karşılaştığı ekonomik güçlükleri, barınma ve ulaşım meselelerini, sosyal hayata katılma isteğini, ailesine yük olmama kaygısını görmeliyiz. Onlara nasihat etmek kadar dinlemeyi, yol göstermek kadar fırsat vermeyi, başarı beklemek kadar destek olmayı da bilmeliyiz.

Sınav haftasında derslerinin başında olan bütün evlatlarımıza özellikle seslenmek istiyorum: Kendinizi yalnızca aldığınız notlarla ölçmeyin, bir sınavda istediğiniz sonucu alamamanız hayallerinizden vazgeçmeniz için bir neden değildir. Önemli olan; merakınızı kaybetmemeniz, öğrenmekten vazgeçmemeniz ve kendinize olan inancınızı korumanızdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

FİLİZ KILIÇ (Nevşehir) - Gençlerimize güveniyoruz; onların azmine, aklına, yeteneğine ve bu büyük milletin geleceğini gururla omuzlayacak iradesine inanıyoruz, yürekten inanıyoruz. Yolları açık, bahtları güzel, başarıları daim olsun diyor; yüce Meclisimizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına Sayın Sezai Temelli.

Buyurun Sayın Temelli.

 

 

SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün 4 Kasım 2026, bundan tam on yıl önce 4 Kasım 2016'da bu ülke bir siyasi darbe yaşadı ve bu siyasi darbenin etkisi hâlâ Türkiye siyasetinin üzerinde bir karabasan olarak sürmektedir. Darbe mekaniğinin içine sıkıştırılmış bir siyaset içinden konuşuyoruz. Evet, Türkiye siyaseti bu darbeci aklın vesayetiyle yol almaya çalışıyor ve maalesef on yıldır Türkiye siyaseti bunu aşamamıştır. 4 Kasım 2016'ya giden yol, 2016 mayısında dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla açılmıştır. O dokunulmazlıkların kaldırılmasına "evet" oyu verenler bu darbe yolunu da açmış olanlardır; bunun vebalinden kimse kurtulamaz. Bugün eğer siyaset üzerinde bu vesayetten konuşuyorsak o gün orada yasama dokunulmazlığını, Anayasa'daki amir hükümlere rağmen kaldıran, Anayasa'yı baypas eden akıl işte bu darbe yolunu açmıştır. 4 Kasım 2016'da sevgili Eş Genel Başkanlarımız Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş başta olmak üzere 15 vekil arkadaşımız gözaltına alındı. Türkiye siyaseti, ayağa kalkması gerekirken kulağının üstüne yattı. Sandılar ki bu olay öyle geçiştirilip gidilecek; hayır, o darbenin etkisi devam ediyor. Arkadaşlarımız on yıldır haksız, hukuksuz yere cezaevindeler ve onlar cezaevinde olduğu sürece de siyaset de aynı mahkûmluğu yaşadı, siyaset de kendi hücrelerinden dışarıya bir türlü çıkamadı çünkü haksız ve hukuksuz yere cezaevinde olduklarını hepiniz biliyorsunuz. Hepiniz bunu bildiğiniz için zaten bugün hâlâ siyasetin bu vesayetten nasıl kurtulacağına dair aslında bir türlü adım da atamıyorsunuz.

Evet, bugün dönüp baktığımızda, 4 Kasım 2016'dan sonra neler yaşadığımızı şöyle bir hafızamızda canlandırdığımızda aslında her şey bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Neler mi oldu? Siyasetçiler cezaevine girdi; Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, onlarca arkadaşımız, onlarca milletvekili arkadaşımız cezaevine girdi. Haklarında hiçbir delil olmaksızın, uydurma iddianamelerle, kumpas davalarıyla yoldaşlarımız, arkadaşlarımız cezaevinde. Belediye başkanlarımız, belediye eş başkanlarımız, il ve ilçe yöneticilerimiz ve partimize yönelik, HDP'ye yönelik kapatma davası... Gidin, bütün bu davaların iddianamelerine bakın, içinde bir tane delil yoktur, bir tane suç unsuru yoktur; hepsi uydurma gerekçelerle karşımıza getirilmiş iddianamelerdir. Ben size daha acı bir şey söyleyeyim, o iddianamelerin birçoğu 15 Temmuz 2016 darbe kalkışmasını yapan savcılar tarafından yazılmıştır. Böyle bir utançla on yılı geride bıraktınız ve bizim arkadaşlarımız hâlâ cezaevinde. 2016'dan 2026'ya gelene kadar bir kayyum rejimi dayattınız; siyaseti mahkûm ettiniz, halkın iradesini yok saydınız. 2016'dan 2026'ya gelene kadar 2019 yerel seçimlerinden sonra kazandığımız belediyelerin 95 tanesine kayyum atadınız, görevden aldınız, tutukladınız belediye eş başkanlarımızı. 2024 yılında yerel seçimlere gittik; o günden sonra da hâlâ 13 belediyede kayyum vardır, 10'u DEM PARTİ belediye eş başkanlarıdır. Mardin'de neden kayyum var? Van'da neden kayyum var? Hakkâri'de neden kayyum var? Açıklayamazsınız çünkü hâlâ o darbe mekaniğinin içinden düşünüp o darbeyi canlı tutuyorsunuz, o darbeye bir türlü son veremiyorsunuz. Son vermenin yolu, aslında Kürt meselesinin demokratik çözümünden geçiyor. Bugün cezaevinde olan arkadaşlarımız, bugün bu mücadeleyi veren arkadaşlarımız, ömürleri boyunca Türkiye'de Kürt meselesinin demokratik çözümü için mücadele etmiş arkadaşlarımızdır, başkanlarımızdır; barış için, demokrasi için mücadele etmişlerdir, bir adım geri atmamışlardır, omurgalı siyasetleriyle dimdik durmuşlardır faşizmin karşısında, faşizmin mahkemeleri karşısında, durmaya da devam edeceklerdir. Bakın, içerden yaptıkları açıklamaları size okumak istiyorum; burada değiller, onlar adına okuyacağım.

Sevgili Eş Genel Başkanımız Figen Yüksekdağ diyor ki: "4 Kasımda 'Bakın, bugün bize yarın herkese.' dedik, o günden bu yana da diyoruz. 'Cehennemin kapısı açılıyor.' dedik, maalesef haklı çıktık; bazıları duydu, çoğunluğu duymadı..."

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Devam edin, buyurun.

SEZAİ TEMELLİ (Muş) -  "...Türkiye'nin 3 büyük siyasi partisinin temsilcileriyiz. HDP'nin toplumda çok güçlü bir karşılığını, değiştirici, dönüştürücü potansiyelini bir daha hayal bile edilemez hâle getirmek istediler. Bunun için çok sert şeyler yaşandı ama hayaller ne engellenebilir ne de yasaklanabilir. Ben hâlâ hayal kuruyorum, sokakta kime sorarsanız en darda olanı bile hayal kuruyordur. Bizim hayallerimizi öldüremediler, beni on yıl boyunca ayakta tutan da bu hayallerdir."

Sevgili Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş'ın da söyleşisinden kısa bir alıntı yapmak istiyorum. Diyor ki hâlâ barışa olan umuduyla ve barış ve demokrasi mücadelesi kararlılığıyla: "Şunu da kabul etmeliyiz ki sorunların çözümü, krizlerin aşılması için herkes tam da bulunduğu yerden pozitif çaba göstermek, yerinden kıpırdamak, değişmek zorundadır..."

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, devam edin.

SEZAİ TEMELLİ (Muş) - "...Çözüm süreci bisiklet sürmeye benzer; ilerlemek ve dengeyi korumak için pedalları çevirmeye devam etmeliyiz. Toplumsal desteği güçlendirmeyen bir çözüm kalıcı olamaz. Geçmişin yarattığı korkuları ve güvensizlikleri aşmak, toplumun geleceğe ilişkin umutlarını büyütmek ve toplumsal desteği güçlendirmek gerekir. Atılması gereken en acil adımsa Sayın Öcalan'ın rolünü oynayabileceği statüsünün, imkânlarının ve koşullarının netleşmesidir. Bu adımın atılması uzadıkça süreç gelgitler yaşamaya devam edecektir."

Evet, bu adımlar bir an önce atılmalıdır; bu darbe mekaniği son bulmalı, adalet yerini bulmalıdır. Bakın, Anayasa’nın ihlal edildiği, hukuk devletinin yok sayıldığı, hukuksuzluğun artık olağanlaştığı bir duruma son vermeliyiz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ortadadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Son bir dakikayı veriyorum.

Buyurun.

SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Bu kararları yok sayamazsınız; bu kararlar bağlayıcıdır, bu kararların bir an önce uygulanması gerekir. O yüzden de diyoruz ki: Bir an önce arkadaşlarımızı, başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere Kobani kumpas davasından dolayı cezaevinde olan tüm arkadaşlarımızı, siyasi mahpusları, tutsakları serbest bırakın.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Yeni Parti Grubu adına Sayın Murat Emir.

Buyurun Sayın Emir.

 

 

MURAT EMİR (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de Sayın Temelli'nin bıraktığı yerden devam etmek isterim.

Sayın Demirtaş, Sayın Yüksekdağ on yıl önce bugün gözaltına alındılar, tutuklandılar ve on yıldır cezaevinde tutuluyorlar.  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin -3 kez- bu tutukluluğun ve bu sözde hükümlülüğün siyasi amaçlarla yapıldığı, siyasi rakiplerine siyaset yaptırmamak üzere hukukun kullanıldığı yönünde kararları var. Biz, toplumsal barışı konuştuğumuz, Komisyon raporunu konuştuğumuz bir süreçte, Komisyon raporumuzun gereği olarak da artık hiç olmazsa bundan sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmasını ve Demirtaş, Yüksekdağ ve buna benzer tutukluların Anayasa ihlal edilerek tutukluluklarının devam etmesine son verilmesini bekliyoruz, talep ediyoruz. Türkiye'nin bugün acilen demokrasiye, temel hak ve özgürlüklerin sonuna kadar kullanılmasına, Anayasa'ya saygı duyulmasına ve toplumsal barışa ihtiyacı var.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; nasıl on yıl önce siyaseti dizayn etmek üzere yargı kullanılıp tutuklamalar yapıldı ise aynı şekilde Sayın Ekrem İmamoğlu ve seçilmiş belediye başkanı arkadaşlarımız da cezaevine konuldu. O sırada AKP Grup Başkan Vekilleri, defalarca şu kürsüye gelip o gizli tanıkların aslında gizli olan soruşturmada kimsenin bilmemesi gereken iftiralarını burada boy boy anlattılar, servis ettiler. Biz de bunların iftira olduğunu ifade etmiştik. Bizim arkadaşlarımız bir buçuk yıldır bu iftiralar üzerinden cezaevinde tutuluyorlar ve bunun da siyasete ve halk iradesine darbe yapmaktan başka hiçbir anlamı yok.

Bugün, Silivri'de, Sayın İmamoğlu'yla ilgili iftira atan iftiracıların ifadelerinin alınacağı duruşma vardı. Bakın, aynen tutanaklardan okuyorum: Gizli tanık Gürgen'e soruyorlar "Bizzat şahitliğin, görmüşlüğün var mı?" diye. "Görmüşlüğüm yok ama konuşulanlar hep öyleydi." diyor Gürgen. Gürgen bütün iddialarından vazgeçti, Gürgen hiçbir şey görmediğini, duyumları ifade ettiğini söyledi. Aynı şekilde gizli tanık Zeytin'e "Bir menfaat teminine ilişkin doğrudan bir görgün, bilgin, şahitliğin var mı?" diye soruyor hâkim, verdiği cevap: "Yok, piyasadan duyumlarımı anlattım." Yine bir gizli tanık vardı, anımsarsınız; Meşe. Meşe'ye ne olduysa artık, öldü mü kaldı mı vaz mı geçti; Meşe'nin aynı ifadesini -noktasıyla, virgülüyle- "İlke" denen gizli tanık da ifade etmeye başladı nasıl olmuşsa. "İlke" denen gizli tanık sonradan gizli tanıklıktan vazgeçtiğini ifade etti; bugün çağırdılar, henüz ortada yok. Biz o gizli tanığı da bekliyoruz.

Değerli arkadaşlar, atılan iftiraların hiçbir maddi temele dayanmadığını, tamamen İstanbul'u ele geçirmek, tamamen koltuğuna sahip çıkmak, tamamen partinin yükselişini önlemek üzere yapılmış siyasi bir darbe olduğunu, 4 bin sayfalık iddianamede bir kuruşluk rüşvet bulunamadığını, gizli tanık ifadelerinin de artık tel tel çöktüğünü odunlar bile anladı, odunlar bile anladı. Artık bu dosyaların kapanmasını, bir an evvel yargının, bağımsız yargının doğru bir karar vermesini talep ediyoruz.

Değerli arkadaşlar, ekonomik program tamamen çöktü. Enflasyon hedefleri hiçbir şekilde tutmadı, tutmuyor, tutmayacak. Dün açıklanan enflasyon verisi 2,58; yıllık enflasyon TÜİK'e inanırsanız 29,77; gerçek enflasyon çok daha ağır. Mesela, bir başka enflasyonu hesaplayan kurumun belirttiği 45,12; ENAG 45,12 diye açıklıyor ve aradaki fark 15,35. O ne biliyor musunuz? O, sahte enflasyon rakamlarına güvenerek zam yapıp işçinin, emeklinin, memurun sofrasından çaldıkları fark. Bu siyasi iktidar hâlâ dar gelirlinin, sabit gelirlinin sofrasından çalmaya devam ediyor. Öyle "hırsız" deyince bozulmayacaksınız çünkü gerçek enflasyon başka, sizin enflasyonunuz başka.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN -  Buyurun, tamamlayın.

MURAT EMİR (Ankara) - Sizin enflasyonunuza inansak dahi milyonları perişan ettiniz, ekmeğe muhtaç ettiniz.

Yeniden değerleme oranını açıkladılar: 27,83. Ehliyetler, harçlar, pasaportlar, trafik cezaları, hepsi bunun üzerinden alınacak. Zam vermeye gelince "Biz hedeflediğimiz enflasyona göre yapacağız." Niye? "Çünkü biz yoksulu, sabit gelirliyi, emekliyi, işçiyi düşünmüyoruz." diyorlar. Kimi düşünüyorsunuz? Vurgununuzu düşünüyorsunuz. Siz soyguncunun peşindesiniz, soyguncuyu destekliyorsunuz; ya soygunun içindesiniz ya soygunu yapanların, soygunu seyredenlerin atamasında siz varsınız ya da soyguncu listesini saklayan siz varsınız. Bakın, eğer bir örgüt varsa... İlk defa "örgüt" diyorsunuz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

MURAT EMİR (Ankara) - Biz başından beri "Böyle bir hırsızlık, asrın soygunu siyasi destek olmadan, bürokratik destek olmadan, organize olunmadan, denetimler böylesine etkisizleştirilmeden yapılamaz, bu mümkün değil. Siz bu akılla bu sorunu çözemezsiniz." dedikçe "Merak etmeyin, her şey kontrol altında." diyordunuz ama bu krizin altında ezildikçe eziliyorsunuz çünkü faili sizsiniz ve baktığınızda artık siyasi iktidarın kaçacağı bir yer kalmamıştır. O 241 kişi kimdir? VIP listesindeki bu vurgunu vuran, soygunu soyan 241 kişi kimdir? Bunu açıklamadığınız sürece ya o hırsızlığın içindesiniz ya da o hırsızlığı yapanlara destek oluyorsunuzdur. İçinizde bu ithamı hak etmeyenler olduğunu biliyorum, olması gerektiğini elbette anlıyoruz ama öyle olanların artık ses çıkarması lazım. Artık bundan sonra mızrak çuvala sığmamaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, son dakikayı veriyorum.

MURAT EMİR (Ankara) - Seyretmişler... O 404 kişi 400 milyar lirayı alıp kaçırırken yani 1 Eylül ile 16 Eylül arasında seyredenler kimler? Kimler onun arkasında? Ve o şirketler hangileri? Ve değerli arkadaşlar, medya ayağı kim? Bu örgütün başı kim? Bu örgütün emir vereni kim? Suç örgütünü kuran kim? Örgüt lideri kim? 241 VIP listesinde kimler var? O on beş günlük sürede yetkililer, ilgililer düdüğü çalmadığı için 400 milyar lirayı yurt dışına kaçıran kim? Tera Fonun böylesine vurgun vurmasına, bir hissesini 72 kat artırırken buna seyirci kalanlar kimler? Bunların bir an evvel açıklanmasını bekliyoruz.

Teşekkür ederim. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Sayın Leyla Şahin Usta.

Buyurun Sayın Usta.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Geçtiğimiz günlerde Ankara'mız Türk Devletleri Teşkilatı 13'üncü Zirvesi'ne ev sahipliği yaptı. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın ev sahipliğinde 30 Ekimde gerçekleştirilen zirve "Türk Yüzyılı: Dilde, Fikirde, İşte Birlik" temasıyla düzenlendi. Cumhuriyetimizin 103'üncü yılını kutladığımız günlerde Türk dünyasının liderlerini Ankara'da ağırlamamız ayrıca anlamlıdır.

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Aliyev niye gelmedi?

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Bu zirve, ortak tarihimizin, dilimizin, kültürümüzün ve geleceğe yönelik müşterek hedeflerimizin ortaya konulduğu önemli bir platformdur.

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Aliyev niye gelmedi, Aliyev?

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Türk dünyasıyla ilişkilerimizi yalnızca tarihî ve kültürel bağlarımız üzerinden değerlendiremeyiz. Bu ilişkilerin ekonomik, siyasi, ticari, teknolojik ve stratejik boyutları da vardır. Bugün Orta Asya'dan Kafkasya'ya uzanan coğrafyada ticaret yolları, enerji hatları, ulaştırma koridorları ve dijital bağlantılar bakımından önemli fırsatlar bulunmaktadır. Ankara zirvesinin ardından imzalanan ortak bildiri de bu iş birliğinin kurumsal ve stratejik zeminde geliştirilmesine yönelik ortak iradeyi ortaya koymuştur. Bizim için Türk dünyası, geçmişten gelen kardeşlik bağlarımız kadar geleceğe yönelik ortak sorumluluklarımızı da ifade etmektedir. "Dilde, Fikirde, İşte Birlik" yalnızca bir temenni değil hayata geçirilmesi gereken ortak bir hedefimizdir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tarımla ilgili konuların çok sık gündeme geldiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Yine, çiftçilerimizle ilgili hiçbir desteğin verilmediği, çiftçilerimize destek verilirse aslında çok daha iyi olacağı şeklindeki ifadeler üzerine, 2026 yılı bütçemizdeki tarımsal desteklerle ilgili kısa bir bilgi vermek istiyorum. Tarımsal destek bütçesi 2026 yılında 167,6 milyar TL. Temel destek, planlı üretim, katı organik organomineral gübre, iyi tarım uygulamaları, organik tarım, çay budama tazminatı, sertifikalı tohum kullanımı, sertifikalı standart fidan kullanımı, lisanslı depolarda ürün depolama, kira; biyolojik ve biyoteknik mücadele, büyükbaş hayvancılık, küçükbaş hayvancılık, arıcılık, çiğ süt, hayvan ve sürü sağlığı, hayvan hastalıkları tazminatı, besilik erkek sığır, su ürünleri yetiştiriciliği, küçük ölçekli balıkçılık, hayvan gen kaynakları, tarımsal yayım ve danışmanlık, kırsal kalkınma gibi desteklerin ödemeleri gerçekleştirilmiştir.

HASAN ÖZTÜRK (Bursa) - Yetmiyor, yetmiyor.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) -  Bitkisel üretim destekleri kapsamında temel destek olarak 44,6 milyar TL, planlı üretim desteği olarak 35 milyar TL olmak üzere toplam 79,6 milyar TL ödeme mart ve nisan aylarında tamamlanmıştır. 7 Ağustos 2026 tarihi itibarıyla toplam 107,7 milyar TL ödenmiş ve bütçenin yüzde 64'ü kullanılmıştır. Tarımsal destek ödemeleri nakit programları çerçevesinde yıl sonuna kadar da devam etmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dün Genel Kurulda da gündeme geldi, bugün de yine bahsedildi. Seyyid Kutub'un "Yoldaki İşaretler" kitabının toplatılmasıyla ilgili bir kararın çıktığı iddiası söylendi. Bu karar doğru bir bilgi değil. Onunla ilgili yapılan basın açıklamasından kısa bir bölümü paylaşmak istiyorum. 2024 yılında Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından bu kitabın DAEŞ terör örgütüyle ilgili olup olamayacağına dair bir inceleme talebi İl Emniyet Müdürlüğüne iletilmiş, bunun üzerine bir inceleme başlatılmış. Bu inceleme sonucunda da 16 Ekim 2026 tarihinde Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından bu incelemeyle ilgili bir karara varılmış ve kararda da bunun, bu kitabın bu örgütle hiçbir bağlantısının olmadığı, olamayacağına hüküm verilmiş, herhangi bir dağıtım ve toplama yasağının olmadığı da ifade edilmiş. 16 Ekim 2026 tarihinde böyle bir karar çıkarılmış. Bu, anladığım kadarıyla, kamuoyunda sanki yeni bir karar çıkarılmış ve kitap toplatılıyormuş gibi bir algıya sebep oldu. Bu gerçeği paylaşmak ve düzeltmek istedim.

Yine bir iddia var. COP31'e İsrail devletinin davet edildiği şeklinde kamuoyunda birtakım iddialar dile getirilmekte, burada da söylenilmekte. Böyle bir davetin kesin ve kati bir dille olmadığını söyleyerek bu yanlışı da düzeltmek istiyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, evet, hırsız, yolsuz, arsız, kim varsa hepsinin cezalandırılması gerektiğini aynı açık yüreklilikle ve net olarak tekrar söylüyorum ancak "Mahkemelerde hiçbir delil yok, hiçbir şey yok." diyenlere de birkaç sorum var.

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Sorun, buyurun.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Baklava kutularında yakalanan dolarlarla ilgili "Otuz iki saat video var." denildi, bir saniye bile bir video görmedik.

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Kaç dolar ya, kaç dolar! Kendi dolarınıza bakın siz! Ayıptır ya!

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - İstanbul'u soyup soğana çeviren...

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Gereğini yaptık ona, merak etmeyin. Siz listeyi açıklayın! Ayıptır ya!

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - ...rüşvetsiz iş yapmayan adamlarınızı korumaya devam ederseniz, aklamaya çalışırsanız bu siyasette yer alamazsınız.

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Ne çalışacağız! Ama olur mu yani böyle beyan olur mu!

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - İş adamlarının mahkemelerdeki ifadelerini neden dikkate almıyorsunuz?

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Gidin, tanıkları dinleyin; bir bakın, ne oluyor orada.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Neden bu gerçekleri görmezden geliyorsunuz?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, devam edin.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Kendi teşkilat mensuplarınızın bire bir itiraflarını neden duymuyorsunuz, işitmiyorsunuz?

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Çünkü yalan!

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Siz aynen bu şekilde duymazlıktan, görmezlikten gelerek hırsızlarınızı savunmaya devam edin; bu yolda size başarılar dileriz.

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Hiçbir şeyi görmezlikten gelmeyiz biz. Başkanım, mahkeme orada; buyurun, beraber gidelim.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Mahkemeleri hepimiz takip ediyoruz, biz de takip ediyoruz.

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Ne ediyorsunuz, bir kere gelmediniz! Bir kere gelmediniz, bir vekiliniz gelmedi!

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Siz işinize gelenleri burada konuşursunuz; işinize gelmeyenlerin üstünü örter, gerçeklerin duyulmadığını zannedersiniz.

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Neyi takip ediyorsunuz! Siz, A Haber'den takip ediyorsunuz!

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Biz, sizin gibi değiliz. Biz çok net bir tavırla... Fon meselesinde kim suçluysa hepsi yargılanacak, hesabını da verecek, hepsi de açıklanacak; hiç merak etmeyin.

Teşekkür ederim Başkanım.

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - İfade nerede, ifade! Fatma Hanım'ın ifadesini niye... Takip ediyormuşsunuz! Yapmayın Başkanım, siz yapmayın bari ya!

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Başkanım...

BAŞKAN - Sayın Ekmen, buyurun.

 

 

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Leyla Hanım'a hassasiyeti ve yaptığı bilgilendirme için teşekkür ediyorum ama bir kere daha üzüldüm çünkü kendisine bilgi notu hazırlayan arkadaşlarımız Antalya Cumhuriyet Başsavcılığının Medya İletişim Bürosunun 3/11/2026 tarihli açıklamasını göstermemişler. Bakınız, Sayın Başkan yaptığı izahatta Emniyetin bir ön inceleme yaptığını, bu kitapla ilgili herhangi bir yasaklama kararının herhangi bir şekilde söz konusu olmadığını söyledi. Ben bu ön incelemeyi de ayrı bir tartışma konusu görüyorum da Antalya Cumhuriyet Başsavcılığının açıklamasını aynen okuyorum: "Antalya Cumhuriyet Başsavcılığımızın talebi üzerine Antalya 5. Sulh Ceza Hâkimliğinin 16.10.2026 tarihli ve 2026/7937 Değişik İş sayılı Kararı ile Seyyid Kutub'un "Yoldaki İşaretler" isimli kitabı hakkındaki basım, dağıtım ve toplatma kararının kaldırıldığı anlaşılmakla...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Böyle takip ediyorlar mahkemeleri işte.

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - ...bu aşamada söz konusu kitap hakkında yürürlükte olan herhangi bir basım, dağıtım veya toplatma yasağı bulunmamaktadır." Ne demek? Bir yasak konulmuş, kaldırılmış, bu aşamada yasak söz konusu değilmiş efendim.

Teşekkür ederiz.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Güzel, çok iyi, harikasınız, evet, güzel.

Sayın Başkan, cevap vermek istiyorum.

MURAT EMİR (Ankara) - Ben bir söz hakkımı kullanayım da.

BAŞKAN - Sayın Emir, buyurun.

 

MURAT EMİR (Ankara) - Şimdi, asıl konuşulması gerekeni konuşarak başlıyorum. Siz hırsızlarınıza sahip çıkıyorsunuz çünkü 160 milyonu nereden bulduğunu gösteremeyen sizin eski bakanınız kırk günde 160 milyonu 2,2 milyar lira yapmış ve sadece oradaki anaparayı ve faizi de cebine koyarak kalanını iade etmiş, öyle görünüyor. Onunla ilgili ne yaptınız? Sizin siyasetçilerinize konan tedbirleri bir saat içerisinde kaldırıyorsunuz ama hâlâ siyasete dokunan herhangi bir şey yapmadınız. Birkaç bürokrat, birkaç başkan vekili dışında şu ana kadar olayı kapatma derdindesiniz.

Ama yeri gelmişken Sayın Usta'ın bu Mecliste defalarca gündeme getirdiği iki konuyla ilgili somut bir gerçekliği dosyadan söylemek isterim.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

MURAT EMİR (Ankara) - Tutanaklardan bakılırsa anımsanacaktır: "Cebeci maden sahasında 600 milyar liralık rüşvet ve kamu zararı var." demişti kendisi. Miktar indi 120 milyar liraya, sonra oradaki maden sahası yetkilisinin MAPEG yani Bakanlık ve İstanbul Valiliği olduğu anlaşıldı ve oradan 1 liralık kamu zararı olmadığı mahkemede bilirkişi raporlarıyla tespit edildi.

Yine, ikinci şeyi söyleyeyim: Burada "Villalardan bahsedemiyor." diyorlar ya, Ali Nuhoğlu çıktı, ifadesini verdi, Ekrem Bey sorusunu sordu. 2 villa alımı söz konusu, 2 villa alımı karşısında çok daha büyük 3 villa ve 500 bin dolar verildiği sabitlendi. Ali Nuhoğlu da ticaret yaptıklarını, o ticaretle herhangi bir belediye faaliyetinin ilişkisi olmadığını açıkça söyledi.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Kayıtlara girdi, güzel.

MURAT EMİR (Ankara) - Evet.

BAŞKAN - Son bir dakika veriyorum.

Buyurun.

MURAT EMİR (Ankara) - Dolayısıyla siz sıkıştıkça, fondan bunaldıkça, millete bu kadar zarar vermişken... 7 milyon borsa yatırımcısını mağdur etmişsiniz, 450 bin fon yatırımcısını mağdur etmişsiniz; onların kıt kanaat birikimlerini cebinize koymuş götürmüşsünüz, götürürken genel müdürleriniz, başkanlarınız rüşvet yemiş, açıkça ortada. Açıklayamadığınız milyarlarca lira var. O milyarlarca liralar yurt dışına çıkarken seyretmişsiniz ve altında kaldıkça oraya buraya çamur atmaya çalışıyorsunuz. Bunlar bize bulaşmaz. Biz yargılanmasından yanayız ama söz konusu olan seçilmiş olunca tutukladığınız zaman bunun adı "yargılama" değil bunun adı "siyasi darbe"dir ve biz sizin darbeci anlayışınıza karşıyız. Buna karşı da mücadele etmeye devam edeceğiz. (Yeni Parti sıralarındana alkışlar)

BAŞKAN - Sayın Usta, buyurun.

 

 

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Mehmet Emin Ekmen, bu açıklamayı çok iyi bir şekilde elimde tutuyorum. Sizdeki aynı açıklama bende de var. İki gündür "Bu kitaplar toplatılıyor." diye bu milletin Meclisinde konuştunuz, yalan bilgiyi yaydınız.

SELÇUK ÖZDAĞ (Muğla) -  Hayır.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Şimdi, kendi elinizle Cumhuriyet Başsavcılığının açıklamasını okudunuz; teşekkür ederiz, teşekkür ederiz. Bugün böyle bir karar yok. 2024 yılında başlatılmış bir sürecin, kitapların toplatılmadığını da bildiğiniz hâlde, sonucunun açıklanmasıyla ilgili kararı yanlış bir bilgiyle "Kitaplar toplatılıyor." diye iki gündür konuştunuz, konuştunuz, gerçeği kendiniz açıkladınız; teşekkür ederiz.

SELÇUK ÖZDAĞ (Muğla) - Başsavcılığın ifadesi bu ya.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Asıl siz bir iddiada bulunuyorsanız, hem de böyle büyük bir iddiada bulunuyorsanız bunu, "Bugün kitaplar toplatılıyor." diye konuşmadan önce hesap etmeniz gerekirdi.

MURAT EMİR (Ankara) - Ha, gol attın.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) -  Gol atmadım, doğruyu söylüyorum.

MURAT EMİR (Ankara) - Ne alakası var, adam açıkladı, nedir...

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sayın Murat Emir, biz çok net bir şekilde hiç kimseye sahip çıkmadığımızı ve arkasında durmadığımızı defalarca söyledik.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, toparlayın Sayın Usta.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Yargıyı da takip ediyoruz.

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Nasıl ediyorsunuz, biz edemiyoruz.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Söylediğiniz kişiyi de ismi de partiden de görevden ilk gün, ilk saatlerde attık. Bundan hiçbir gocunmamız yok. Biz tamamen sürecin şeffaf bir şekilde yürütülmesi için herkese bunu çok net ve açık bir şekilde söylüyoruz.

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Ne oluyor?

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Cebeci maden sahasıyla ilgili de çok küçük bir kısmının resmî olduğu, burada yapılan işlerin doğru olduğu ancak diğer asıl büyük bölümde kalanların usulsüz olduğu ve burada büyük bir rüşvetin döndüğü ispatlanmıştır, kanıtlanmıştır.

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Nerede ispatlandı ya? Belgeniz var mı?

İBRAHİM ARSLAN (Eskişehir) - Mahkeme karar verdi mi Hanımefendi?

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Mahkemenin işinize uymayan, gelmeyen kısımlarındaki tutanaklarına da bakarsanız bunu görürsünüz. Ancak siz...

İSMAİL ATAKAN ÜNVER (Karaman) - Yargılama devam ederken nasıl ispatlandı ya? Mecliste konuşuyorsunuz, Grup Başkan Vekili olarak konuşuyorsunuz. Nerede ispatlandı? Mahkeme karar mı verdi? İspat edilip edilmediği mahkemenin kararıyla ortaya çıkar.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) -  Evet, aynı şekilde siz de doğruları konuşmakla yükümlüsünüz. Olayı çarpıtarak, işin küçük resmî kısmını doğruymuş gibi göstererek kalanları örtmeye çalışmayın.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Başkanım, böyle bir beyan olamaz.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Bitiriyorum Sayın Başkanım.

BAŞKAN - Son dakikayı veriyorum.

Sayın Usta, buyurun.

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Fatma Hanım'ın arazilerini anlatın biraz, villalarını, onları da anlatın.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Villaları aldığını siz kendiniz de kabul ettiniz. Bu paraların, kaynakların nereden geldiğini de açıklarsanız seviniriz.

Teşekkür ederiz.

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Tabii ki açıklarız, İmamoğlu İnşaat, altmış yıllık firma, takip edin, bakın. Biliriz nereden geldiğini.

BAŞKAN - Sayın Emir, buyurun.

 

 

MURAT EMİR (Ankara) - Sayın Usta sıkıştıkça sıkışıyor. Cebeci hafriyat sahasıyla ilgili orada rüşvet döndüğüne, izinsiz iş yapıldığına, oradan vurgun vurulduğuna, bırakın vurgunu bir kuruş kazanıldığına dair bir belge bugün buraya getiremezse iftiracıdır, müfteridir. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Meclis, bu kürsü, bu mikrofon birilerine çamur atmak için kullanılamaz. Eğer böyle bir rüşvet varsa, bir kuruşluk bir yolsuzluk varsa onu getirir koyarsınız. Biz burada tutanaktan konuşuyoruz, ifadelerden konuşuyoruz, somut belgelerden konuşuyoruz ve sizin de suçüstü yakalanan arkadaşlarınızın, siyasi yoldaşlarınızın niye hesabının sorulmadığını tabii ki soracağız. "Sonuna kadar gideceğiz." diyorsunuz ama gidemiyorsunuz. Görünmez bir...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MURAT EMİR (Ankara) - Toparlıyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN - Bu süreç epey uzayacak gibi görünüyor.

MURAT EMİR (Ankara) - Tamam Başkanım, toparlıyorum.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Emir.

MURAT EMİR (Ankara) - Orada cam duvar var, cam duvara çarpıyorlar. Eski bakana gelince, eski bakanın oğluna gelince, milletvekillerine gelince, bakan yardımcılarına gelince orada cam duvara çarpıyorlar; oradan sonrasına gidemiyorlar, dönüyorlar; gazetecileri, siyasetçileri, fikir beyan edenleri, gerçekleri açıklayanları, teknisyenleri, ekonomistleri tutuklamaya, susturmaya, karartmaya çalışıyorlar; yaptıkları budur.

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Sayın Başkanım...

BAŞKAN - Mehmet Emin Ekmen Bey, buyurun. 

 

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Sayın Leyla Şahin Usta, kendi beyanınıza göre beni halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunu işlemekle, fiilini işlemekle suçladınız; bu konuda suç duyurusunda da bulunmayı düşünebilirsiniz.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Gerek yok her zaman yaptığınız için...

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Fezleke gelir Başkanım.

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Malumunuz, AK PARTİ yargı düzeni en son Sayın Çömez hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının açmış olduğu soruşturmayla Türkiye Büyük Millet Meclisindeki kürsü hakkını, söz hakkını ortadan kaldırmıştı zaten, bunun pratiğini sürdürebilirsiniz. Ya bizi dinlemiyorsunuz ya da gerçeği eğip bükmekten de utanmıyorsunuz. Benim konuşma tutanaklarım buradadır, lütfen getirtiniz ve okuyunuz. Biz zaten bu karardan kaldırma kararıyla haberdar olduk.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Kaldırmadan bugün bahsettiniz, ben söyledim çünkü.

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Dolayısıyla bu kürsüde ben kesinlikle, ama dünden bu yana hiçbir arkadaşımız bu kararın tek başına verildiğini, kitapların toplatıldığını iddia etmedi.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Siz söylediniz.

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Bu kararın verildiğinin ve ardından bu karardan...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Esasında Mehmet Emin Ekmen'in bir cümleyle...

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Derdini anlatabilecek bir adam.

BAŞKAN - ...bir sayfalık düşüncesini yansıttığını biliyorum ben.

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Peki Başkanım, teşekkür ederim.

BAŞKAN - Samimi söylüyorum ya, bir cümle. Mesela Abdulhamit Gül şöyle diyor: "Sizin söylediklerinize katılmıyorum, bununla bizim alakamız yok; konu kapanmıştır."

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Leyla Hanım'a tavsiyede bulunuyorsunuz, Abdulhamit Gül çünkü; bana da Bülent Kaya'dan örnek verebilirsiniz yani.

BAŞKAN - Sayın Çömez, buyurun.

 

 

TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Saygıdeğer milletvekilleri, az önce Sayın Şahin çiftçilere yapılan destekten bahsetti. Bu destekten bahsederken keşke kendileri sahada olup çiftçilerin içinde bulunduğu derin krizden, derin sefaletten, derin sıkıntıdan ve çileden haberdar olsalardı.

İlk defa bu yıl bütün üretici dertli; girdi maliyetleri almış başını gitmiş ve üretici ne yazık ki maliyetini karşılayamaz hâle gelmiş. Gelin Balıkesir'e götüreyim, zeytincilerle görüşün, incir üreticileriyle görüşün, ceviz üreticisiyle görüşün. Cevizin tam üretim sezonunun öncesinde ceviz ithal ettiniz, son beş yılda 1 milyar doları bulmuş hesaplarımıza göre; keza çeltik, hepsi kan ağlıyor. Böyle bir atmosferde Meclis kürsüsü altında diyorsunuz ki: Çiftçiye şu kadar yardımcı olduk, bu kadar yardımcı olduk. Niye köyler boş o zaman? Niye insanlar çiftçilikten vazgeçiyor? Neden insanlar çiftçilik yapamaz hâle geldi? Şimdi rakamlarla...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Bitiriyorum Sayın Başkanım.

BAŞKAN - Son dakikayı veriyorum.

TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Teşekkür ediyorum.

Bir dakikada özetleyeceğim kısaca.

Bakın, sadece 2021'den 2026 yılına beş yıl içerisinde çiftçinin borcu tam 10 kat artmış. Madem bu kadar destek oluyorsunuz, madem işleri bu kadar düzgün, madem bu kadar mutlular, yaptıkları işten para kazanıyorlar çiftçi niye borç batağında? 147 milyardan 1,5 trilyona yaklaşmış beş yıl içerisinde çiftçinin borcu; tarlalar ipotekli, traktörler ipotekli. Neden oluyor bu? Bunun izahını yapmanız lazım.

Gelelim yaptığınız desteklere: Tarım Kanunu madde 21 çok açık, diyor ki: Gayri safi millî hasılanın yüzde 1'inden az veremezsiniz. Çıkarttım, bütün yılları çıkarttım tek tek; sürekli azaltmışsınız ve iktidarınız döneminde çiftçiye vermiş olduğunuz para 71 milyar dolar; bir daha söylüyorum, 71 milyar dolar. Eğer yasaya uymuş olsaydınız, Tarım Kanunu'na uymuş olsaydınız 177 milyar dolar para vermeniz gerekiyordu. Çiftçiye borçlusunuz, çiftçiye borçlusunuz.             

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sayın Başkan...

BAŞKAN - Çiftçiyle ilgili cevap verirseniz sevinirim.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Tabii ki.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Usta.

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - "Reddediyoruz." da diyebilir efendim.

BAŞKAN - Yok, konuyu değiştirelim diye söylüyorum.

 

 

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sayın Başkanım, elbette ki sahadayız, çiftçilerimizle görüşme hâlindeyiz, çalışıyoruz, zorluklarının da farkındayız ama bu destekleri de görmezden gelmeyin diyoruz, daha iyisini yapmak için de çalışıyoruz ve uğraşıyoruz, devam edeceğiz, çalışacağız.

Cebeci sahasıyla ilgili her türlü belge ve dokümanı daha önceki tartışmamızda getirdim, tutanaklardan hepsini okudum. Cebeci sahasına, maden sahasına hafriyat döküp 31 milyar liralık bir yolsuzluktan bahsediliyor, bununla ilgili dava da devam ediyor Başkanım.

Sayın Mehmet Emin Ekmen, iki gündür... Ben dün akşam bu açıklamayı yapacaktım hatta Sayın Başkanımızdan da söz hakkı istediğimde Meclis kapandığı için açıklamaya fırsat bulamamıştım. Siz bu iddiayı dile getirirken böyle bir kaldırma kararının olduğunu söylemediniz; tam tersine, tuttunuz, dediniz ki: "Bu kitapları toplatmak da ancak sizin iktidarınıza yakışır." Bu cümlem de sondur.

Teşekkür ederim Başkanım.

MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Tutanakları getirin.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - İsteyin bence de, isteyin.

 

 

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Kayseri'den gelen öğrencilerimiz Genel Kurulu izlemektedir, kendilerine hoş geldiniz diyoruz. (Alkışlar)

Sayın Emir, buyurun.

 

 

MURAT EMİR (Ankara) - Sayın Usta'ya açıkça meydan okuyorum, başka türlü müfteri olursunuz diyorum.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Müfteri sensin!

MURAT EMİR (Ankara) - Siz, eğer orada bir kuruşluk kamu zararı var ise, bir kuruşluk rüşvet var ise belgesini getirin koyun diyorum.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Var efendim, getirdim daha önce.

MURAT EMİR (Ankara) - Kendisi "Daha önce getirmiştim." diyor, getirmediğini zaten biliyoruz, o da anlıyor. "30 milyardan bahsediliyor." diyor.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - 31 milyar...

MURAT EMİR (Ankara) - Gizli tanıklardan sonra gizli tanıkların sözcüsü Grup Başkan Vekilleriyle de tanışmış olduk, sözüm bu kadar. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

YENİ YOL Partisi Grubunun İç Tüzük'ün 19'uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım.

Okutuyorum:

 

 

 

 

 

                                                             4/11/2026                

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu 4/11/2026 Çarşamba günü (bugün) toplanamadığından grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük'ün 19'uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

 

 

 

Mehmet Emin Ekmen

 

 

Mersin

 

 

Grup Başkanı

 

 Öneri:

Mersin Milletvekili ve Grup Başkanı Mehmet Emin Ekmen tarafından, asgari ücretin açlık sınırının altında kalmasının nedenlerinin 2026 yılı içerisinde ara zam yapılmamasının sonuçlarının, ücretlilerin gıda, barınma ve çocuk bakım giderleri karşısındaki durumunun, gelir dağılımındaki bozulmanın ve çalışanların alım gücünü korumaya yönelik tedbirlerin bütün yönleriyle araştırılması amacıyla 4/11/2026 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergemizin diğer önergelerin önüne alınarak görüşmelerinin 4/11/2026 Çarşamba günkü birleşimde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN - Önerinin gerekçesini açıklamak üzere YENİ YOL Partisi Grubu adına Denizli Milletvekili Sayın Sema Silkin Ün.

Buyurun. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)

YENİ YOL GRUBU ADINA SEMA SİLKİN ÜN (Denizli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'de uzun zamandır kavramlarla yaşananlar arasında tatsız bir rekabet var. Gelişmişlik endeksi yerimizde sayışımızı, ıslahevleri bir türlü ıslah edemediğimiz suçluları, tarımsal teşvikler tarımdan vazgeçişimizi temsil ediyor. Bu durumun da en müşahhas örneklerinden biri asgari ücretle yaşanıyor. Nedir kelime anlamı? Bir çalışanın en azından asgari düzeyde hayatını sürdürebilmesi için eline geçmesi gereken ücret. Peki, bugün Türkiye'de yaşanan neyi ifade ediyor? Asgari düzeyde yaşamayı değil açlık sınırının altında hayatta kalma mücadelesini.Asgari ücretlinin açlıkla imtihan edildiği günlerden geçiyoruz. Farkındaysanız artık yoksulluk sınırını konuşamıyoruz bile. Çeyrek asırlık iktidarın sonunda milletimiz yoksulluktan değil, açlıktan kurtulmak için feryat ediyor. Asgari ücret 28.000 lira, açlık sınırı 38.000 lira, aradaki fark 10.000 lira. Ne demek bu biliyor musunuz? Üç gün toksun bir gün açsın demek. 10'uncu ayı geride bıraktık, ocak ayından bu yana enflasyon karşısında asgari ücretlinin 7.726 liralık satın alma gücü eridi. Kimden söz ediyoruz? Ülkenin toplam gelirinden en düşük gelirli yüzde 20'lik kesime sadece yüzde 6,4'lük payın düştüğü bir Türkiye'den söz ediyoruz. Bu insanların harcamalarının yaklaşık üçte 1'i gıdaya gidiyor, kalanı faturaya ve kiraya. Dikkat edin tatilden, eğlenceden, sosyal hayattan söz etmiyoruz bile. İnsanın hayatta kalabilmesi için gereken en temel ihtiyaçtan söz ediyorum. Bakın, bütçe dönemindeyiz, görüyoruz ki asgari ücretli için hazırladığınız senaryoların hiçbirisinde asgari ücret açlık sınırının üzerine çıkamıyor. Biz asgari ücretli geçinemiyor diyoruz, siz mali disiplin diyorsunuz.

Peki, size, sizin kendi tarihimizden bir örnek vereceğim: Yıl 2015, Türkiye seçimden çıkmış, Meclis aritmetiği sebebiyle hükûmet kurulamıyor, çözüm süreci akamete uğramış, Suriye'de, Irak'ta savaş var ve bütün şiddetiyle devam ediyor. Bu sizin de tarihiniz arkadaşlar, unutmuş olabilirsiniz ama milletimiz unutmuyor. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ve Sayın Ali Babacan kafa kafaya veriyorlar ve diyorlar ki: "Bu iş böyle gitmez, asgari ücretlinin yüzünü güldürmemiz lazım." Enflasyonun yüzde 9'a yakın olduğu bir ortamda 2016 yılı için asgari ücrete yaklaşık yüzde 30 zam yapıyorlar. Herkes diyor ki: "Yapamazsınız, enflasyonu patlatırsınız." Peki, sonuç ne oluyor? Yüzde 8,81 olan yıl sonu enflasyonu yüzde 8,53'e düşüyor. Demek ki asgari ücrete yüksek zam yapıldığında mutlaka enflasyon patlayacak diye bir kaide yokmuş. Mesele kaynak olup olmaması değil bu kaynakları nereye, kime dağıtmak isteme meselesiymiş. O gün, iktidar, kaynakları üreticiye, sanayiciye, işçiye, çiftçiye, emekliye dağıtmak istedi, muvaffak oldu; bugün ise sizler kaynakları israfa, şatafata, imtiyazlılara, faiz baronlarına dağıtmak istiyorsunuz ve ne yazık ki muvaffak oluyorsunuz. Şimdi soruyorum: O günün mali disiplini ile bugünkü mali disiplin neden aynı değil? O günkü ekonomik gerçeklerin sorumlusu da iktidardı, bugünkü ekonomik gerçeklerin sorumlusu da sizsiniz; yoksa mali disiplin dediğiniz şey işçinin, emeklinin, dar gelirlinin sofrasına gelince mi hatırlanıyor?

Değerli milletvekilleri, milyarın milyonu, trilyonun milyarı pabucunu dama attığı devasa bir ekonomimiz var; önümüzdeki yıl yaklaşık 4 trilyon liralık faiz yükünün konuşulduğu bir bütçemiz var ama bütçenin büyüklüğü ile milletin refahı arasında koca da bir uçurum var. Demek ki mesele, kaynak yokluğu değil kaynakların kime ayrıldığı; mesele, bütçenin değil bütçede kimin büyütüldüğü. Önceliğiniz dar gelirliler, çiftçiler, işçiler, emekliler olursa hepsinin yüzü güler, bizim de yüzümüz güler; önceliğiniz israf, şatafat, imtiyazlı holdingler, faiz baronları olursa elbette garibanı, fakiri fukarayı gözünüz görmez olur.

Değerli milletvekilleri, bütçe bir iktidarın kimden yana olduğunun, kimi öncelediğinin, kimin derdiyle dertlendiğinin açık belgesidir. Rakamlar ortadayken  bu millete sabır nasihat etmekten vazgeçin lütfen çünkü bu millet sabretmeyi bilir ama sabır, çalıştığı hâlde evine ekmek götüremeyen insanın önüne konulacak bir ekonomi politikası asla değildir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SEMA SİLKİN ÜN (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkanım.

Asgari ücretli sizden zenginlik istemiyor, çalıştığı hâlde aç kalmamayı, emeğinin karşılığıyla insanca yaşayabilmeyi istiyor. Sorun, bu milletin beklentilerinde değil iktidarın önceliklerinde. Bugün tam zamanlı çalışan insan açlık sınırının altında yaşıyorsa orada asgari olan ücret değildir, asgari olan iktidarın çalışan insana reva gördüğü hayat standardıdır.

Değerli milletvekilleri, bizim kelimelere sığdırarak anlatmak da muvaffak olamadığımız asgari ücretlilerimizin yaşam şartlarını gerçekten öğrenmek istiyorsanız, bir vicdan kırıntısı hâlâ kalmışsa yüreğinizde bu önergeye destek verin, gidin yerinde görün asgari ücretlinin yaşam şartlarını diyorum.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Sayın Kaçmaz Sayyiğit...

 

GÜLCAN KAÇMAZ SAYYİĞİT (Van) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

 Kayseri Bünyan Kadın Cezaevinde tutulan hasta tutsak Evin Zapsu on yıldır cezaevinde, kronik KOAH hastası, kanser şüphesiyle biyopsi alındı, şiddetli ağrılar çekiyor. Ailesi kendisinin Mersin, Diyarbakır ya da Ankara'ya sevkini talep ediyor. Evin, günlük ihtiyaçlarını dahi tek başına karşılayamayacak durumda. Bu nedenle, ailesine yakın bir yerde tedavi görmesi insani ve vicdani bir zorunluluktur. Barış ve demokratik toplum sürecinin samimiyetinin en temel göstergesi cezaevleridir Sayın Başkan. Bu süreç sadece söylemle değil atılacak somut adımlarla kalıcılaşır, o adımların başında da hasta tutsakların tahliyesi gelmektedir. Evin Zapsu başta olmak üzere tüm hasta tutsaklar derhâl tahliye edilmelidir.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Sayın Yüksel...

 

 

ALİ YÜKSEL (Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la yürüttüğü savunma iş birliğini görüşeceğiz. Elbette ülkeler arası iş birliğine karşı değiliz ancak Türkiye'nin millî güvenliği başka devletlerin bölgesel hesaplarına ve siyasi çıkarlarına alet edilmemelidir. Soruyoruz: Bu anlaşma kimin güvenliğini sağlayacak? Hangi maksatlara hizmet edecek? Türkiye'nin askerî ve diplomatik iradesi hangi güvencelerle korunacak? İş birliğine her şeyden önce ilk etapta Mısır ve İran da dâhil edilmelidir diyoruz. Milletimizin geleceğini ilgilendiren böylesine önemli kararlar kapalı kapılar ardında değil, şeffaflıkla ve Meclis denetiminde alınmalıdır. Türkiye kendi çıkarlarını korumayı her şeyden önemli tutmalıdır diyor, teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Sayın Işıkver...

 

 

SEMİH IŞIKVER (Elâzığ) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

1950'li yıllardan beri ilimiz merkez Aksaray Mahallesi'nde faaliyet göstermek suretiyle şehrimizin doğusunun gelişimini engelleyen ve hemşehrilerimizin yaşam standardının düşmesine sebep olan Elâzığ Çimento Fabrikasının şehir dışına taşınmasına ilişkin yürüttüğümüz süreç fabrika sahibi tarafından, Çimentaş AŞ tarafından KAP'a yapılan 3 Kasım 2026 tarihli açıklamayla ete kemiğe bürünmüştür. Uzun zamandır çözüm bekleyen bu kronik sorunumuzun ortadan kaldırılması yönünde göstermiş oldukları güçlü irade nedeniyle Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'a, Çevre ve Şehircilik Bakanımız Sayın Murat Kurum'a ve çözüm yolunda büyük emekler gösteren ve samimi fedakârlıklar yapan Sayın Valimiz Numan Hatipoğlu'na, milletvekillerimiz Sayın Erol Keleş'e, Sayın Ejder Açıkkapı'ya, Sayın Mahmut Rıdvan Nazırlı'ya, Sayın Gürsel Erol'a, Belediye Başkanımız Sayın Şahin Şerifoğulları'na teşekkür ediyor, Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum.

BAŞKAN - Sayın Kış...

GÜLCAN KIŞ (Mersin) - Sayın Başkan, Türkiye'nin ihracat yükünü taşıyan tır şoförleri Avrupa sınırlarında sorunla karşı karşıya. Bulgaristan'ın Schengen'e katılmasıyla birlikte yüz seksen gün içerisinde doksan gün kalış sınırlaması taşımacılığımızın önünde büyük bir engele dönüştü. Vizesi var, yükü var, teslimat adresi belli ama şoför sınırdan geçemiyor. Mersin gibi ihracatın ve lojistiğin merkezinde bulunan kentlerimizde nakliyecilerimiz sefer kaybediyor, ihracatçılarımız teslimat riskiyle karşılaşıyor; Ticaret ve Ulaştırma Bakanlıkları ise sessiz.

Türkiye'nin ihracatını taşıyan şoförlerimizin Avrupa'da çalışabilmesi için daha ne kadar bekleyeceksiniz? Profesyonel sürücüler için özel düzenleme yapılması amacıyla Avrupa Birliği nezdinde hangi adımları attınız?

Malımız Avrupa'ya ulaşsın istiyoruz ama o malı taşıyan şoförümüz sınırda kalıyor. Bu soruna çözüm bulunmalı, nakliyecilerimiz ve ihracatçılarımız daha fazla mağdur edilmemelidir.

BAŞKAN - Sayın İlhan...

METİN İLHAN (Kırşehir) - Teşekkür ederim Başkanım.

2026 yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı'nda görevde yükselmede yazılı ve sözlü sınavların ağırlığının gözden geçirilmesi hedeflenmişti. Aradan bir yıl geçmesine rağmen bu yönde hiçbir düzenleme yapılmadı, üstelik 2027 Yılı Programı'nda sözlü sınavın sınırlandırılmasına yönelik açık hedef de metinden çıkarıldı.

Bizim duruşumuz nettir: Kamuya girişte ve görevde yükselmede sözlü sınav uygulamasına son verilmelidir. Kamuda işe alım ve yükselme kişisel kanaatlere, siyasi tercihlere veya ideolojik yakınlıklara göre değil, bilgiye, liyakate ve nesnel başarı ölçütlerine dayandırılmalıdır. Çözüm sözlü sınavları farklı ifadelerle yeniden tanımlamak değil, bu uygulamayı tamamen kaldırmaktır. Kamu görevi bir lütuf değil liyakatle kazanılması gereken bir sorumluluktur diyorum, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

 

BAŞKAN - İYİ Parti Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Burak Akburak.

Buyurun Sayın Akburak. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)

İYİ PARTİ GRUBU ADINA BURAK AKBURAK (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; YENİ YOL Partisi grup önerisi üzerinde söz aldım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Ne acı ki bugünün Türkiyesinde çalışmak maalesef geçinmeye yetmiyor. 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 38 bin lirayı aşmış durumda, bunun karşılığında net asgari ücret 28.075 lira 50 kuruş. Daha mutfak masrafını karşılayamayan bir aile kirasını nasıl ödeyecek, geçimini nasıl sağlayacak, çocuğunu okula nasıl gönderecek? Bunlara bir çözüm bulunmadığı gibi herhangi bir umut ışığı da görünmüyor. Üstelik, geçim sıkıntısı yalnızca ücretli çalışanlarımızın sorunu değil, aynı tabloyu tarlasında, bahçesinde alın teri döken çiftçimiz de yaşıyor; çalışanımız çalışıyor ama geçinemiyor, çiftçimiz üretiyor ama kazanamıyor.

Fındık üreticimizin yaşadıkları bunun en somut örneği. 2025 yılında serbest piyasada kilogramı 350 liraya kadar çıkan fındık bugün bazı bölgelerde 160 liraya kadar gerilemiş durumda. Geçen yıl görülen yüksek fiyat ile bugünkü düşük fiyat arasında 190 lira yani yaklaşık yüzde 54 fark var. Dahası, TMO bu sezon Giresun kalite fındık için 255 lira alım ücreti belirledi ancak üreticilerin yalnızca yüzde 15'i ya da 20'si buradan faydalanabiliyor, geri kalan yüzde 80'i tüccardan yani serbest piyasadan fındığını bozdurmak zorunda. Serbest piyasada 160 liraya kadar düşen fiyatlar karşısında üreticimizi kim, nasıl koruyacak? Özellikle geçimini yalnızca fındıktan sağlayan aileler için fiyat farkı bir yıllık emeğin karşılığını alamamak anlamına geliyor. Gübre, ilaç, işçilik ve nakliye maliyetleri yükselirken fındığın fiyatı neden düşüyor? Piyasadaki bu sert dalgalanmalara karşı hangi tedbirler alınıyor? Sorun yalnızca fındıkla da sınırlı değil. Narenciye üreticisi de artan maliyetlerden, ürününü değerinde satamamaktan yakınıyor. Portakal, mandalina ve limon bahçede düşük fiyatla alıcı bulurken tüketici yüksek fiyatla karşılaşıyor. Üretici ile tüketici arasındaki bu farkı aracılık ve pazarlama koşullarında araştırmak zorundayız. Tarımda üretimin devamını sağlayamazsak gıda fiyatlarını kalıcı biçimde dengeleyemeyiz. Çiftçi üretimden çekilirse bunun bedelini yalnızca köylülerimiz değil, aynı zamanda, şehirlerde yaşayan vatandaşlarımız ödeyecek. Bu nedenle, asgari ücretin neden açlık sınırının altında kaldığını muhakkak araştırmalıyız. Yıl içinde ara zam gelmedi, bunun aile bütçelerine etkisini ve gıda fiyatlarının üreticiden tüketiciye nasıl değiştiğini de ortaya koymalıyız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BURAK AKBURAK (Devamla) - Asgari ücretlinin alım gücünü korumak ile çiftçinin emeğinin karşılığını almasını sağlamak birbirinden ayrı konular değil, ikisi de vatandaşımızın sofrasıyla ilgili.

Genel kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Hatay Milletvekili Sayın Nermin Yıldırım Kara.

Buyurun Sayın Kara. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA NERMİN YILDIRIM KARA (Hatay) - Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; ülkemizde ekonomi modeliyle ilgili nutukları sürekli dinliyoruz, Alman modeli vardı daha önceden, Çin modeli vardı, şimdi de orta vadeli bir programla ilgili olarak bir program oldurdunuz ama olmuyor maalesef. Her milletin, her modelin altından mutlaka emek dünyasına, işçi dünyasına, emeğiyle geçinen ücretliye maalesef yoksulluk çıkıyor. "Asgari ücreti düşük tutalım, talebi kısalım, kimse harcama yapmasın. Orta vadeli programı revize edelim, tutturamadık dolayısıyla asgari ücrete kesinlikle ara zam yapmayalım, emekliye zam yapmayalım ki enflasyonu baskılayalım. Dolayısıyla bu işleri götürelim." Maalesef, emeğiyle geçinenlerin sofrasından kıstığını, okul ihtiyaçlarını karşılayamadığını, servis ücretlerini karşılayamadığını göremiyorsunuz. Bugün ev kirası taşrada minimum  13 bin liradan, 15 bin liradan başlıyor. 28 bin lira ücret alan bir asgari ücretlinin çocukları nasıl okula gideceğini, nasıl kirayı ödeyeceğini bence biliyorsunuz ama işinize gelmiyor. Anlamıyor musunuz, ne barınabiliyoruz ne de beslenebiliyoruz. Bakınız, yoksulluk sosyal bir afettir. Para için değil onuru için intihar eden bir polis memuruyla ilgili gerçekliği Türkiye'de maalesef yok edemezsiniz uyguladığınız bu ekonomi politikalarıyla. İnsanlar pazarları gizli gizli geziyorlar, gece vakitlerinde geziyorlar.  Bir kantinde yarım tost 150 TL; 2 çocuklu bir ailenin çocuklarının tost yemesine bile imkân verecek kadar bir bütçesi maalesef yok. Çocuklar dengeli beslenemiyor, maaşlar kiraya yetmiyor, sofralar küçülüyor, torunlarının gözünün içine bakamayan emeklilerimiz, dedelerimiz, herkes maalesef mağduriyet içerisinde yaşıyor.

Bakın, asgari ücrete mutlaka ara zam yapmalısınız ama esasında, bu ülkede yapısal sorunlara yapısal reformlar ve çözümler bulmalısınız. Sadece zam yapmak da yetmez, yapısal sorunları çözmediğiniz müddetçe satın alma gücü yükselmez. "Petrol fiyatları" "makroekonomik dengeler" "coğrafya" vesaire vesaire diyorsunuz fakat işçinin, emeklinin, asgari ücretlinin ve çiftçinin üzerine bu makroekonomik dengelerden dolayı artan fiyatların tamamını siz yüklüyorsunuz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

NERMİN YILDIRIM KARA (Devamla) - Sizin ekonomi politikanızı, AK PARTİ'nin uyguladığı orta vadeli programı, ekonomik tercihlerinizi biraz evvel saydığım dışsal faktörler yüzünden işçiye, emekçiye ve emekliye yüklemeye hakkınız yok çünkü her ay tüpün fiyatına zam geliyor, mazota zam geliyor, gübreye zam geliyor. Sayın Grup Başkan Vekilimiz diyor ki: "Biz çiftçiye destek oluyoruz." Hangisini oluyorsunuz? Her yer inanılmaz derecede dökülüyor, gübre alamıyor, çiftçi mazotun litresini artık ektiğiyle biçtiğiyle karşılayamıyor, siz diyorsunuz ki: "Biz destek veriyoruz." Bakın, ara zammı mutlaka yapmalısınız. Bu ülkedeki ekonomik göstergeleri emeğiyle geçinen sınıfı ihya ettiğiniz müddetçe ancak artırabilirsiniz diyorum.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Sayın Kordu...

 

 

AYTEN KORDU (Tunceli) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Dersim Belediyesine atanan kayyum politikasıyla halkın seçmen iradesi gasbedildiği gibi, kayyum tarafından 13 belediye emekçisi işten çıkarılmıştı. İşçiler aylardır mağdur. İşçiler hukuki haklarını kullandılar ve iade kararları çıktı fakat belediye emekçileri hakkında verilen işe iade kararları yine kayyum tarafından uygulanmamaktadır. Mahkemelerin verdiği kararlar idarelerin keyfine göre uygulanıp uygulanmayacağı, karar verebileceği belgeler olmamalı. Belediye emekçilerinin yürüttüğü hukuki mücadele sonucunda verilen işe iade kararları, haklılığın ve adalet arayışının önemli bir kazanımı olan mahkeme kararları mutlaka uygulanmalı ve 13 emekçi görevlerine iade edilmelidir. İşçilerin haksızca işten çıkarılmasının ve mahkeme kararlarının uygulanmamasının arkasındaki temel neden halkın iradesini yok sayan bu hukuksuz kayyum siyasetinin kendisidir. Kayyum siyaseti son bulmalı; Dersim Belediye Eş Başkanları Birsen Orhan, Cevdet Konak ve Ovacık Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül mutlaka görevlilerine iade edilmelidir.

BAŞKAN - Sayın Ersever...

 

 

ALİYE TİMİSİ ERSEVER (Ankara) - Sayın Başkan, vatandaşın maaşı daha cebine girmeden eriyor; kirayı ödese mutfağa ve faturalara para kalmıyor, mutfağı ve faturaları ödese kalan para kiraya yetmiyor. Mazota son bir yılda yüzde 80 zam geldi, gıda fiyatları da bundan aşağı kalmıyor. Asgari ücret açlık sınırının altında, vatandaş geçinebilmek için kredi kartına sarılıyor, bir borcu diğer borçla kapatıyor. Aileler dağılıyor, boşanmalar ve intiharlar artıyor.

Şimdi gündemde fon vurgunu ve piyasalarda yarattığı deprem var. Yandaşlarınız yiyip içti, servetine servet kattı, siz yine hesabı geçim derdi altında ezilen vatandaşa keseceksiniz.

Teşekkür ediyorum.

 BAŞKAN - Sayın Dinçer...

 

 

TALAT DİNÇER (Mersin) - Sayın Başkanım, kredi kartlarının üzerindeki borç ocak söndürmeye devam ediyor. BDDK'nin 23 Ekim 2026 tarihli verilerine göre bireysel kredi kartı borcu 3 trilyon 414 milyar lirayı aştı. Bunun 210 milyar 439 milyon lirası takipte. Ticari kredi kartlarında da aynı durum var. Yine, ticari kredi kartları üzerindeki borç 1 trilyon 127 milyar lirayı geçti. Ticari kartlarda takibe düşen borç 38 milyar 254 milyon. Bireysel ve ticari kartlar birlikte değerlendirildiğinde toplam kart borcu 4 trilyon 541 milyar lira.

Buradan Bakanlığa sesleniyorum: Artık  vatandaşın dayanacak gücü kalmadı. Bu kredi kartlarında en azından vatandaşın ödeyeceği şekilde bir düzenleme yapmak artık bir zorunluluktur.

Teşekkür ediyorum.

 

 

BAŞKAN - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Özgül Saki.

Buyurun Sayın Saki. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

DEM PARTİ GRUBU ADINA ÖZGÜL SAKİ (İstanbul) - Teşekkürler.

YENİ YOL Grubunun asgari ücretle ilgili verdiği teklifi konuşuyoruz. Evet, bütçe dönemindeyiz, bütçe teklifini verdi AKP-MHP iktidarı ve o bütçe teklifi ayan beyan şunu gösteriyor ki faize, ranta, büyük şirketlerin vergi ayrıcalıklarına geldi mi kaynak var ama emekçiye, emekliye, asgari ücretliye, engelliye geldi mi "Bütçe yok, onlar sabretsin." Engellilerin emeklilik hakkına bile göz dikmiş, emekçinin emeğine, ekmeğine göz dikmiş bir iktidarla karşı karşıyayız. Zaten asgari ücretin 28.075 lira olduğu, sadece gıda harcamalarının 38.024 lira olduğu, yoksulluk sınırının 123 bin lira olduğu bir yerde hangi yüzle "sabredin" diyorsunuz? Zaten borçlandıkça borçlanıyor dar gelirli, zaten sürekli bir borcunu öbürüyle kapatmaya çalışıyor. Artık bu sarmal içinde intiharlar had safhaya varmış vaziyette ve siz "sabredin" diyorsunuz. Kuşkusuz bu bütçe teklifi ve asgari ücret politikası iktidarın siyasal olarak, sınıfsal olarak nerede olduğunu çok açık bir şekilde gösteriyor bize. En son ekim ayında DİSK-AR'ın yaptığı hesaplamaya göre asgari ücretlinin ücretinin alım gücü 7.700 lira azalmış vaziyette, yok ortada ve bu ekonomik politika emekçilerin üzerinde katlandıkça katlanıyor.

Çarpıklığı size şöyle anlatayım: Bakın organize suç örgütleri şimdi de fon kriziyle götürdüler milyarları. 827 milyar fonda kalan para. Bakın, bu para ne demek? Bir yılda 2,45 milyon asgari ücretle çalışanın net maaşına denk geliyor bu para. Tek bir asgari ücretli için düşünürsek eğer, tek bir asgari ücretli bu miktarı kazanmak için tam 2 milyon 463 bin yıl çalışmalı. Yani rakamların çarpıklığının farkında mısınız? Asgari ücretliye bunu reva görürken kendileri o fon kriziyle götürenlerin arkasından keyifle izliyorlar.

Ayrıca "asgari ücret" dediğimiz şey tüm Avrupa ülkelerinde toplam çalışanların yüzde 2'si ile yüzde 10'u arasında değişen bir oran. Türkiye'ye geldiğimizde, bu oran yüzde 50'ye çıkıyor yani çalışanların -bu da resmî rakamlara göre- yüzde 50'si asgari ücret ve onun altında çalışıyor. Bu çalışanların iş sektörlerine baktığımızda, konaklama ve yiyecek sektöründe yüzde 73'ü asgari ücretin altında, inşaat sektöründe yüzde 72'si, giyim sektöründe yüzde 70'i, deri sektöründe yüzde 70'i...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

ÖZGÜL SAKİ (Devamla) - Tamamlıyorum hemen.

Dolayısıyla bu çarpıklık varken Hükûmet Asgari Ücret Tespit Komisyonu kuruyor. Bakın, burada kimler var; 5 Hükûmet temsilcisi, 5 işveren temsilcisi, 5 işçi temsilcisi. Bir de o işçi temsilcilerini de sendika barajlarıyla falan filan, gerçekten işçinin, emekçinin hakkını savunan sendikalar o masada olmasın diye uyduruk uyduruk gerekçeler buluyorlar. Bu 5 Hükûmet temsilcisi her örnekte gördüğümüz gibi patronların arkasında olduğu için patronlarla birlikte o masada karar alıyor ve o yüzden de işçi, emekçi ara zam bile almadan bu yoksullaşmaya mahkûm ediliyor, kendi emeğinin karşılığını alamıyor.

Dolayısıyla biz diyoruz ki Asgari Ücret Tespit Komisyonu dâhil olmak üzere her biri değişsin, enflasyon oranında sürekli, asgari ücrete zam yapılsın, asgari ücret yoksulluk sınırında olsun.

Teşekkürler. (DEM PARTİ ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Yeni Parti Grubu adına Isparta Milletvekili Sayın Hikmet Yalım Halıcı.

Buyurun. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

YENİ PARTİ GRUBU ADINA HİKMET YALIM HALICI (Isparta) - Sayın Başkan, YENİ YOL Grubunun asgari ücretin açlık sınırı altında kalmasının nedenlerinin araştırılmasına ilişkin önergesinde söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi ve vatandaşlarımızı saygılarımla selamlıyorum.

Şimdi, 2 tane rakam söyleyeceğim size: Birincisi 28 bin lira, bu ülkede asgari ücretli birinin eline geçen rakam tam da bu. İkincisi 38 bin lira, TÜRK-İŞ'in ekim ayı için açıkladığı açlık sınırı bu da. Aradaki fark 10 bin lira yani bu ülkede asgari ücretli bir aile maalesef bir ayağı çukurda yaşıyor değerli milletvekilleri. Yoksulluk sınırına gelirsek orada durum çok daha vahim, yoksulluk sınırı 123 bin TL. Hangi hesaba, hangi ücrete bakarsanız bakın bunların hiçbirine geçim ve yaşam ücreti diyemeyiz. Ülkemizin yüzde 90'ı yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmiş durumda. Çalışan aldığı zammı daha yaz gelmeden markette, pazarda ve kirada kaybetti. Ara zam yapmadınız, enflasyonla ücreti baskılayarak mücadele eden anlayışınız yüzünden fatura hep zayıflara çıkıyor bu ülkede. Isparta'da gül bahçesinde çalışan kadın, elma bahçesinde çalışan işçi, üniversite şehri Isparta'da markette, kafede çalışan genç, hepsi aynı soruyu soruyor. Soru şu: "Çalışıyorum ama neden geçinemiyorum?" Neden geçinemiyorsunuz biliyor musunuz? Çünkü para bu ülkede fonculara gitmiş, fonculara. Avrupa'da gelir dağılımı eşitsizliğinde 1'inci sıradayız. Tekliflerimiz bu Parlamentoda ardı ardına reddediliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan "Emekliye zam yapamayız, en az 1 trilyon lira lazım." diyor. Peki, para var mıymış? Evet, varmış. Kime varmış? Fonculara ve halkı dolandıranlara maalesef para varmış. İki ay oldu, hâlâ bunların isimlerini açıklamadınız. Kim bu 241 kişi, bu kürsüden bunu tekrar sizlere soruyoruz.

Emeklinin durumu daha da ağır, en düşük emekli aylığı 23 bin küsur lira bu ülkede. Bir ömür bu ülkeye alın teri veren insanlar bugün torunlarına harçlık veremeyecek duruma geldi, pazar dönüşü filesine bakıp hesap yapıyor, maalesef, hesapların hepsi şaşkın.

Asgari ücret artışında "Biz maaşları nasıl ödeyebiliriz?" diyen küçük esnafa da kulak vermek lazım, onlar da bunalmış durumda.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

HİKMET YALIM HALICI (Devamla) - Teşekkürler Başkanım.

Berber, fırıncı, küçük atölyeyi kapatmamaya çalışan usta; bu ülkede esnafın sofrası ile işçinin sofrası hiçbir zaman ayrılmamıştır. Bu sebeple esnafa da destek olunması gerekmektedir. Bu sene sonunda asgari ücret belirlenirken önce bu Meclisin önüne gelmelidir, milyonlarca çalışanın sofrası kapalı kapılar ardındaki pazarlıklara terk edilmemelidir ve asgari ücret bu ülkede artık insanca yaşamın adı olmalıdır diyoruz. Dolayısıyla önergeyi desteklediğimizi de buradan belirtiyoruz.

Teşekkür eder, saygılarımı sunarım. (Yeni Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Burdur Milletvekili Sayın Mustafa Oğuz.

Buyurun Sayın Oğuz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA MUSTAFA OĞUZ (Burdur) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; YENİ YOL Partisi Grubu tarafından verilen Meclis araştırması önergesi üzerine AK PARTİ Grubumuz adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, 3 Kasım 2002 tarihinde milletimizin teveccühüyle başlayan, Cumhurbaşkanımız ve Genel Başkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğindeki AK PARTİ iktidarının 24'üncü yıl dönümünü idrak ettik. Çalışma hayatından istihdama, sosyal güvenlikten sosyal yardımlara kadar birçok alanda vatandaşlarımızın yaşam standartlarını yükseltmek için önemli adımlar attık, bundan sonra da milletimizin refahını artırmak, çalışanlarımızın haklarını korumak ve sosyal devlet anlayışımızı güçlendirmek için çalışmalarımızı sürdüreceğiz.

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - O nedenle mi açlık sınırının altında?

MUSTAFA OĞUZ (Devamla) - Öncelikle şunu açıkça ifade etmek isterim: Vatandaşlarımızın geçim şartlarını iyileştirmek, çalışanlarımızın alım gücünü korumak, emeklilerimizin refahını artırmak ve sosyal adaleti güçlendirmek hepimizin ortak sorumluluğudur.

Türkiye ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan birinin hayat pahalılığı olduğunun elbette farkındayız. Enflasyonun vatandaşlarımızın günlük yaşamına, mutfak harcamalarına ve satın alma gücüne etkisini görmezden gelmiyoruz. Ancak ekonomik sorunları yalnızca dile getirmek yeterli değildir, asıl mesele bu sorunlara kalıcı ve sürdürülebilir çözümler üretebilmektir. Bunun yolu üretimi artırmaktan, istihdamı korumaktan, yatırımları desteklemekten ve enflasyonla mücadeleyi kararlılıkla sürdürmekten geçmektedir. Bu çerçevede, asgari ücret, çalışanlarımızın gelirleri ve emeklilerimizin yaşam koşulları konusunda atılan adımları da ortaya koymak isterim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2026 yılı için net asgari ücret 28.075 lira olarak belirlenmişti. 2002 yılından bu yana asgari ücrette reel olarak yüzde 207 artış sağlanmıştır. Ayrıca 2026 yılında asgari ücret desteğini 1.270 liraya çıkararak yaklaşık 1,5 milyon iş yerine toplamda 48,4 milyar lira destek sağladık. 2027 yılı asgari ücretini belirlemek üzere Asgari Ücret Tespit Komisyonu kamu, işçi ve işveren temsilcilerinin katılımıyla aralık ayında çalışmalarına başlayacaktır. Bu süreçte çalışanlarımızın geçim şartları, ekonomik göstergeler, istihdamın devamlılığı ve işletmelerimizin sürdürülebilirliği birlikte değerlendirilecektir. Burada temel yaklaşımımız açıktır, çalışanlarımızın gelirlerini korurken üretimi ve istihdamı da güçlendirmek zorundayız.

Değerli milletvekilleri, emeklilerimizin gelirlerinin iyileştirilmesi konusunda da önemli adımlar attık.

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - O yüzden mi hem açlık hem de işsizlik var?

MUSTAFA OĞUZ (Devamla) - 2025 yılının ikinci yarısında 16.881 lira olan en düşük emekli aylığı 2026 yılı Ocak ayında 20  bin liraya, Temmuz ayında ise 23.552 liraya yükseltilmiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

MUSTAFA OĞUZ (Devamla) - Elbette emeklilerimizin beklentilerinin ve yaşadıkları ekonomik koşulların farkındayız. Emeklilerimizin refah seviyelerini daha da yükseltmek ve yaşam standartlarını iyileştirmek amacıyla yeni imkânlar oluşturulmasına yönelik çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Cumhurbaşkanımızın talimatları doğrultusunda emeklilerimiz arasındaki gelir farklılıklarını, adalet ve hakkaniyet ilkelerini, alım gücünü ve yaşam standartlarını gözeten bir yaklaşım üzerinde çalışılmaktadır.

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Yirmi beş yıl oldu, bundan sonra mı?

MUSTAFA OĞUZ (Devamla) - Cumhurbaşkanı Yardımcımız Sayın Cevdet Yılmaz Başkanlığında Hazine ve Maliye Bakanlığımızla ilgili kamu kurumlarımızın katılımıyla yürütülen değerlendirmeler neticesinde çalışmalar tamamlandığında konu yüce Meclisimizin takdirine sunulacaktır.

Bu düşüncelerle Türkiye ekonomisinin mevcut sorunlarının zaten Hükûmetimiz tarafından yakından takip edildiğini, gerekli adımların atıldığını, dolayısıyla genel görüşme açılmasını gerektirecek bir durum olmadığını ifade ediyor, söz konusu önergeye AK PARTİ Grubu olarak katılmadığımızı belirtiyor, Genel Kurulu ve yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

İYİ Parti Grubunun İç Tüzük'ün 19'uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutuyorum:

4/11/2026

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu 4/11/2026 Çarşamba günü (bugün) toplanamadığından grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük'ün 19'uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

 

 

Turhan Çömez

 

 

Balıkesir

 

 

Grup Başkan Vekili

Öneri:

Muğla Milletvekili Metin Ergun ve 19 milletvekili tarafından, Borsa İstanbulda bir ayda yaşanan yaklaşık 4,5 trilyon TL'lik devasa değer kaybı, para piyasası fonlarında gerçekleşen yaklaşık 460 milyar TL'lik hızlı küçülme ve kredi mekanizmalarındaki daralma; fabrikaların, KOBİ'lerin ve ulusal ölçekteki özel sektör firmalarının finansmana erişimini doğrudan baltalamaktadır. Finansal piyasalardaki bu sarsıntının topyekûn bir reel sektör ve istihdam krizine dönüşmesini engellemek, sistemik risk aktarım kanallarını deşifre etmek ve acil makroihtiyati tedbirleri geliştirmek amacıyla 8/10/2026 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin diğer önergelerin önüne alınarak görüşmelerin 4/11/2026 Çarşamba günkü birleşimde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN - Önerinin gerekçesini açıklamak üzere İYİ Parti Grubu adına Muğla Milletvekili Sayın Metin Ergun.

Buyurun. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

İYİ PARTİ GRUBU ADINA METİN ERGUN (Muğla) - Hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Muhterem milletvekilleri, ne büyük tezat ne büyük tevafuk; az önce asgari ücretliyi konuştuk, şimdi milyonlarca asgari ücretliyi açlık sınırının üstüne çıkaracak fon vurgununu konuşuyoruz. Yaklaşık bir buçuk aydır Türkiye âdeta yanıyor. Aralarında iktidar partisinin mensuplarının, finans piyasalarını denetlemekle yükümlü üst düzey bürokratların da bulunduğu bir suç örgütü, kelimenin tam manasıyla bir suç örgütü, Türkiye ekonomisini ateşe atmıştır ve ne yazık ki... Az önce Grup Başkan Vekilini dinledik "Şeffaf yürütüyoruz." diyor. Hayır, şeffaf, yürütmüyorsunuz. Şeffaf yürütmüş olsaydınız listeyi açıklardınız, Gizleyemiyorsunuz; gizlemek istiyorsunuz, gizleyemiyorsunuz. O kadar büyük ki, vurgun o kadar büyük ki gizleyemiyorsunuz. Çok çaba harcıyorsunuz, gizlemek için çok çaba harcıyorsunuz, gizleyemiyorsunuz ama size bir şey söyleyeyim: Bu, sadece artık bir ekonomik kriz olmaktan çıktı, bir finans krizi olmaktan çıktı. Bu, doğrudan doğruya sistem krizine dönüştü, Türk devletinin sistem krizine dönüştü ve ne yazık ki öyle bir rakamdan bahsediliyor ki hissi olan, yaratılmış olan bir insanın havsalasının alamayacağı büyüklükte bir rakamdan bahsediliyor. Ancak ve ancak hissiz olan makinelerin sayabileceği bir rakamdan bahsediliyor. Onun için bunu gizlemeyin, açıklayın. Listeleri açıklayın, kendinizi de kurtarın. Bütün Türkiye'yi ateşe atıyorsunuz, bütün sistemi ateşe atıyorsunuz. Zannediyorsunuz ki bunu biz gizlersek, örtbas edersek, bir fâniyi bu işin içerisinden sıyırabilirsek kurtuluruz. Hayır, yaktığınız cumhuriyetin kurumlarıdır; yaktığınız, ateşin içerisine attığınız cumhuriyetin hukukudur. Savcılar harekete geçemez hâle geldi. Onun için Türkiye bir buçuk aydır yanıyor, âdeta yanıyor ve siz sadece ve sadece o yangını örtmeye çalışan bir yapıdasınız, bir anlayıştasınız.

2021 yılından beri yüksek enflasyon ortamında yaşanan piyasa manipülasyonları, bu örgütün     -artık büyük bir  suç örgütü var- fon vurgunuyla zirveye taşınmıştır ve bu meseleyi artık yürütemiyorsunuz. Onun için bir an önce şeffaflaşın, itiraf edin, kabul edin ve bu işten aklanın, arının. Evet, en güzel kelime belki o: "Arının." Bir an önce arının. Siz arının ki -çünkü getirdiğiniz sistem artık partiyi devletleştirdi- devletimiz de arınmış olsun.

Bu fon soygunuyla başlayan yeni kriz dalgası reel sektöre nasıl etki edecektir, hiç bunu hesapladık mı, gizlerken bunu hesapladık mı? Öncelikle şunu söyleyelim: Özel sektörün borçlanma kanalları daralacaktır ve daralmaya başladı. Para piyasası fonlarının küçülmesi, şirketlerin tahvil ve finansman bonolarına yönelik talebi azaltacaktır ve azalmaya başladı. Şirketlerin borç çevirme güçlüğü ve finansman maliyetleri artarken, işletme sermayesine erişim zorlaşacaktır ve zorlaştı. İkinci olarak, bankacılık sistemindeki risk algısı kredi musluklarının daralmasına neden olacaktır ve oldu.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, devam edin.

METİN ERGUN (Devamla) - Bu durum üreticiden ihracatçıya kadar her kesimi zorlayacaktır ve zorlamaya başladı. Üçüncü olarak, şirketlerin yatırım fonlarında değerlendirdikleri nakit varlıklarına erişememeleri bilançoları üzerinde ciddi bir baskı oluşturacaktır ve oluşturmaya başladı. Altı aya kadar uzatılan fonların tasfiye süreci bu şirketlerin nakit akışını doğrudan tehdit etmektedir. Üzülerek belirtmeliyim ki fon soygununu küçümseyen, ciddiye almayan ve krizin sınırlarının bir alanda kalacağı propagandasını yapan iktidarın bu vurdumduymazlığı devam ederse önce üretim aksayacak, ardından tedarik zinciri bozulacak ve nihayetinde istihdam kayıpları yaşanacaktır. İşte, karşı karşıya olduğumuz asıl tehlike bundan sonra budur.

Hepinize saygılarımı sunuyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - YENİ YOL Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Elif Esen.

Buyurun Sayın Esen. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)

YENİ YOL GRUBU ADINA ELİF ESEN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmama başlarken sahip olduğum iki fondan bahsetmek istiyorum. Sahip olduğum bu iki fondan biri telefonum, biri de bu mikrofon ve bu her ikisinin de dolandırıcılıkla hiçbir alakası yok. Biz, bu kaynaklarımızı vatanımızın, milletimizin hayrına, faydasına çalıştırıyoruz.

Şimdi, gelelim gerçek fon meselemize. Ülkemiz ekonomisinde atom bombası etkisi yapan bu fon vurgunu piyasaya güvenen milyonlarca kişinin birikimlerini dolandıran, eriten, zarar veren ve devlete duyulan güveni sarsan, denetim gücüne leke süren bir krizdir. 455.758 kişi fon tasfiyesinden doğrudan etkileniyor evet ama beraberinde yaklaşık 7 milyon kişi ve ailesi piyasadaki bu erimeden de doğrudan zarar görüyor. DEVA Partisi Genel Başkanımız Sayın Ali Babacan'ın bugünkü açıklamasına göre, halka açık şirketlerin toplam piyasa değeri 173 milyar dolar geriledi. Bazen bu milyonlar, milyarlar havada uçuşunca lira, dolar karıştırıyoruz. Bu rakamı bir de Türk lirası olarak ifade edecek olursam, bu 173 milyar dolar 8 trilyon 650 milyar lira demek oluyor. Bu kayıp sadece yatırımcıyı değil, ekonomimizde oluşturduğu girdapla kredi bulmakta bile zorlanan şirketleri, azalan üretim ve işsiz kalan aileleri etkiliyor demek oluyor.

Peki, bu noktaya nasıl gelindi? Borsa İstanbuldaki şüpheli fiyat hareketlerini on beş dakikada tespit ettiği söylenen sistem çalıştırılmadıysa, hatta bırakın on beş dakikayı, on beş aydan uzun sürmüşse bu ve alarm veren bu sistem on beş ay boyunca susmuşsa, susturulmuşsa bu fon krizi göz göre göre geldi demek oluyor. Peki, alarmı kim susturdu ya da görmedi? Borsa İstanbul SPK'ye ne bildirdi? Bildirdiyse SPK neden harekete geçmedi bu dolandırıcılar karşısında? Bugün eski piyasa yöneticileri hakkında adli işlemler yürütülüyor. Peki, bu kurumların başındaki isimleri atayan Hükûmetten üst düzeyler, onları kim denetleyecek? Bürokrasi, sermaye ve borsa siyaset şer üçgeninin siyasi sorumluluk ayağı yine mi sahipsiz kalacak?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, devam edin.

ELİF ESEN (Devamla) - Bir de hukuk cephesine bakalım: 20 Temmuz 2016'da istinaf mahkemeleri faaliyete geçti. Piyasa dolandırıcılığı suçlarında verilen birçok karar, ceza miktarı nedeniyle Yargıtay incelemesine ulaşamıyor. 2019'da bazı suçlar için temyiz yolu genişletildi, piyasa dolandırıcılığı bu kapsama alınmadı, neden? Milyonların birikimini ilgilendiren suçlarda yüksek yargı denetimini neden güçlendirmediniz? On yıldır bu boşluğu neden gidermediniz? Bugün yaşananların büyümesinde bu tercihin payı var mı? Bakın, artık size yakın gazeteciler bile Cumhurbaşkanına açık mektuplar yazıyor, size yıllarca destek veren insanlar da aynı soruyu soruyor: "Kim dolandırdı, kim korudu, kim sustu?" Biz bu işin peşini bırakmayacağız. Bu skandal bir girdap gibi borsayı, şirketleri, istihdamı, bütün ekonomiyi içine çekebilir. Biz bu işin peşini bırakmayacağız.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Uşak Milletvekili Sayın Ali Karaoba.

Buyurun Sayın Karaoba. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ALİ KARAOBA (Uşak) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri ve ekranları başında bizleri izleyen vatandaşlarımızı saygıyla selamlıyorum.

Ya, Türkiye'nin yüzyılın soygununu konuşuyoruz ve onu konuşurken sanki AK PARTİ sıralarından bakınca üç beş kişinin münferit olayı gibi insanlara anlatmaya çalışıyorlar. Bu düzen dün kurulmadı arkadaşlar, fonu kuran AKP eski gençlik kolları üyesi, fonu denetleyen AKP'nin atadığı bürokratlar, fondan para götüren AKP Genel Başkan Yardımcısı ve ne hikmetse buraya gelen araştırma önergelerine siz "evet" oyu vermiyorsunuz. Devlet Denetleme Kurulunun Başkanını ve üyelerini, Sermaye Piyasası Kurulunun Başkanını ve üyelerini, Hazine ve Maliye Bakanını atayan AKP'li Cumhurbaşkanı, hepsini atayan Cumhurbaşkanınız. Hâl böyleyken haftalardır fon soygununu araştırma önergesi veriyor bütün partiler ve reddediyorsunuz. Bakın, Türk milletinin 800 milyarı çalındı. Ayrıca, borsada yaklaşık 170 milyon dolar para kaybedildiği söyleniyor. Siz daha ne bekliyorsunuz? Bu milletin hakkını ne zaman soracaksınız? Devletin güvenliğini sağlamak için, vatandaşın çığlığını duymak için daha ne kadar büyük bir yolsuzluk bekliyorsunuz? Biraz utanma olsa bu araştırma önergelerine insanlar oturur, bir düşünür ve "evet" oyu verir ama siz soyguncuları, foncuları düşündüğünüz kadar bu halkı düşünmüyorsunuz. Bakın, "800 milyar" diyoruz, herkes bir hesap yapıyor, ben de bir hesap yaptım; bakın, bu vatandaşın elinde 800 milyar olsaydı AKP'nin kurulduğu 3 Kasım 2002'den bu yana geçen süre sekiz bin yedi yüz altmış yedi gün, iki yüz on bin dört yüz sekiz saat, on iki milyon altı yüz yirmi dört bin dört yüz seksen dakika, yedi yüz elli yedi milyon dört yüz altmış sekiz bin sekiz yüz saniye. Her saniye, her saniye bin lira harcasaydı, AK PARTİ'nin kurulduğu günden bu yana bile bu parayı bitiremiyordu ve 46 milyar kalacaktı. Ben burada konuşurken bile 240 milyar harcama hakkına sahip oluyordu. Kimi koruyorsunuz?

Bakın, "örgütlü suç" diye herkesi gözaltına alıyorsunuz, sabah beşte "örgütlü" deyince alma hakkını kendinizde buluyorsunuz; Türkiye'nin, yüzyılın en büyük örgütü bu soygunda saklıdır. Yirmi beş yılda kamu kurumlarını parti kadrolarınızla doldurduğunuz için bugün denetlemelerin hiçbiri sağlıklı yapılmıyor. Bugün bozduğunuz kantar, emin olun, yarın bir gün iktidardan indiğinizde mutlaka sizi de tartar.

Ben buradan seslenmek istiyorum, milleti fonuna kadar soyanları savunanlara rahmetli Sırrı Süreyya Önder'in cümlesiyle sizlere seslenmek istiyorum: "'Allah utandırmasın' diye dua ettiniz, gerçekten Allah artık sizi utandırmıyor." Buradan kimi savunuyorsunuz, hangi hırsızların arkasında duruyorsunuz?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

ALİ KARAOBA (Devamla) - Vatandaşın bunları duymasına niye karşı çıkıyorsunuz? Bunu algılamak mümkün değil. Bu paralar sadece sizin babanızın malı değil. Evet, bu ülkeyi Kara Fatmalar kurdu ama Fatma Betül Sayanlar soyuyor; buna izin vermeyeceğiz.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına Mardin Milletvekili Sayın George Aslan.

Buyurun Sayın Aslan. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

DEM PARTİ GRUBU ADINA GEORGE ASLAN (Mardin) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, fon vurgunu iktidar tarafından gündemin arka sıralarına itilmek ve üzeri örtülmek istense de yaklaşık bir iki aydır ülkenin gündeminde olan bir meseledir.

Türkiye'de milyonlarca insan geçim sıkıntısıyla mücadele ediyor; emekli maaşıyla ay sonunu getirmeye çalışıyor, işçi emeğinin karşılığını almak için mücadele ediyor, küçük esnaf ayakta kalmaya çalışıyor. İnsanlar çocuklarının eğitimi, sağlık giderleri ve gelecek güvencesi için biriktirdikleri paraları değerlendirebilmek isterken karşılarında güvenli bir yatırım ortamı bulmak yerine büyük bir mağduriyetle karşı karşıya kaldı.

Yüz binlerce insanın mağdur olduğu bu olay yalnızca yatırımcıların birikimlerini kaybetmesiyle sınırlı da değildir. Yaşananların ülke ekonomisi üzerinde çok daha geniş ve uzun vadeli etkileri olacaktır çünkü burada söz konusu olan yalnızca para kaybı değil, tasarrufların, yatırımların, bankacılık sisteminin, üretimin, istihdamın ve ekonomik güvenin de aynı anda zarar görmesidir.

Fon vurgunuyla birlikte finans piyasalarında güvensizlik yaşanmaktadır. Bu da hem borsadaki yatırımcıları aynı zamanda reel sektörü de tehdit etmektedir. Finansal kaynakların daralması, krediye erişimin zorlaşması ve yüksek faizler artan maliyetler altında ayakta kalmaya çalışan küçük esnafı, çiftçileri ve KOBİ'leri daha da zor durumda bırakacaktır.

Bu finansal krizin diğer ekonomik ve toplumsal sonuçları işletmelerin yatırım yapamaması, üretimin yavaşlaması ve istihdamın daralması olacaktır. Bir tarafta Borsa İstanbul'un trilyonlarca liralık piyasa değer kaybı yaşanırken, diğer tarafta milyonlarca yurttaş geçim mücadelesi vermekte, küçük üreticiler borçlarını ödeyebilmek, esnaf kepenk kapatmamak, emekçiler ise işlerini kaybetmemek için mücadele etmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütün bunlar yaşanırken iktidar, yaşanan fon vurgununun üzerini örtmeye, sorumluları korumaya ve hesap vermekten kaçmaya çalışıyor oysa benzer bir olay herhangi bir Avrupa ülkesinde yaşanmış olsaydı yer yerinden oynardı. Yalnızca ilgili bakan değil Hükûmetin tamamı siyasi sorumluluk gereği istifa etmek zorunda kalırdı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun tamamlayın.

GEORGE ASLAN (Devamla) - Tabii, biz de her şey güllük gülistanlık ve hiçbir şey olmamış gibi normal hayat devam ediyor.

Burada sorumluluğu bulunan herkesin hangi makamda ve hangi konumda olursa olsun hukuk önünde hesap vermesini, yaşanan bu olay nedeniyle mağdur edilen bütün yatırımcıların zararlarının karşılanmasını talep ediyoruz.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Yeni Parti Grubu adına Denizli Milletvekili Sayın Şeref Arpacı.

Buyurun Sayın Arpacı. (Yeni Parti ve CHP sıralarından alkışlar)

YENİ PARTİ GRUBU ADINA ŞEREF ARPACI (Denizli) - Fon vurgununun, fon soygununun, yüzyılın ekonomik krizinin geldik 49'uncu gününe. Okyanusta bir deprem oldu, tsunami gibi dalgalar büyüye büyüye kıyıya vuruyor; önce 20 milyar dolar, sonra 80 milyar dolar, 100-120 derken ekonomik boyutu 195 milyar doları geçti, yüzyılın felaketi depremin ekonomik maliyetinin 2 katına çıktı, her geçen gün de giderek artıyor.

Piyasaya güven verecek bir tane işlem yapmadınız. Fon Kurulu kurdunuz, 3 kritik isim adaya erkenden veda etti, gönderdiniz; piyasa bunu olumlu karşılamadı çünkü piyasa her şeyi biliyor. O Kurulda masanın en ucundakileri göndermekle bu iş olmaz; işte, Borsa İstanbul Başkanının burada, Komisyondaki ifadeleri: "Gerekli kurumlara gerekli bilgiler zamanında verilmiştir." Adam diyor ki "Ben görevimi yaptım ama yetkim bu kadardı." Şimdi, iki ihtimal var; bu adam ya yalan söylüyor ya da doğru söylüyor. Yalan söylüyorsa bu adamın o Kurulda başından beri ne işi vardı? Kanun teklifi Komisyona, Meclise geldiğinde burada ne işi vardı, niye savunuyordu? Peki ya doğru söylüyorsa? Adam görevini yerine getirdi ve her şeyi açık açık ifade ettiyse ne işi var hapiste? İşini yapanı susturmak için tutuklanması mı gerekiyor, yoksa işini yapmayanı delilleri karartmasın diye tutuklu yargılamak mı gerekiyor?

Bakın arkadaşlar, o operasyonlara bürokrasinin işaret ettiği gibi yani siyasetin, yani o masada Recep Tayyip Erdoğan'ın en yakınındakilerden başlamalısınız; sağındaki, solundakilerden başlamalısınız yoksa piyasaya güven veremezsiniz. Bu kişileri, bu fon vurgunu yapan kişileri palazlandıran, onların her türlü işlemi yapmasına göz yumulmasını sağlayan, kamu gücünün bu kişilerin arkasında olduğu hissini verenlerden başlayacaksınız, AKP iktidarının en tepelerindekinden başlayacaksınız. Ama ben size bir şey söyleyeyim mi? Piyasa kışı geçirmekte zorlansa da ayakta kalacak ve yediği ayazı unutmayacak, bunun hesabını sizden sandıkta öyle bir soracak ki inanamayacaksınız arkadaşlar, inanamayacaksınız. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

Hükûmetiniz siyasi bir yaklaşımla 350 bin mağdurun 1 milyonun altındaki kayıpları için bir girişimde bulundu. Bir de geriye kalanlar var; KOBİ'ler var, binlerce işletme var, çekler, maaşlar, SSK ödemeleri kapıda.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun.

ŞEREF ARPACI (Devamla) - Bakın, vurulan çeklerde çok sert bir artış var, yurt içi kartla ödemelerde yüzde 10 düşüş var; piyasalar büyük etki altında. Takipteki alacaklar sadece iki ayda 120 milyar TL arttı, borsada kayıp sanayiyi tehdit ediyor, sadece yatırımcılar değil, Türk sanayisi de kaybediyor. Özellikle banka kredilerinde hisse senetlerini teminat gösteren şirketlerde ciddi riskler var. Borsadaki değer kaybının bankacılık sistemi üzerinden sanayi ve üretim krizine dönüşmesine izin verilmemelidir. Finansman bonosu ve tahvil yoluyla borçlanan şirketler çok büyük sıkıntıya düşerler; sistem temelinden çöker.

Sizi tekrar uyarıyorum; gereğini yapın, operasyona en tepeden başlayın, bu halka güven verin. Ekonominin temeli güvendir, bu güveni sağlayamazsınız Türkiye'ye yazık edersiniz. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Osmaniye Milletvekili Sayın Seydi Gülsoy.

Buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA SEYDİ GÜLSOY (Osmaniye) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Gazi Meclisimizin kıymetli milletvekillerini, aziz milletimizi ve Osmaniyeli yiğit hemşehrilerimi saygıyla selamlıyorum.

Fon piyasalarında son dönemde yaşanan gelişmeler, sermaye piyasalarımızın güvenilirliği, yatırımcılarımızın haklarının korunması ve finansal sistemimizin geleceği üzerine değerlendirmede bulunmak üzere AK PARTİ Grubumuz adına söz almış bulunuyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sermaye piyasaları vatandaşlarımızın birikimlerini değerlendirdiği, şirketlerimizin finansmana eriştiği, üretimin ve istihdamın desteklendiği, ülkemizin ekonomik geleceğinin şekillendiği önemli bir yapıdır. Özellikle son yıllarda yatırım fonlarına yönelik ilginin artması, tasarrufların sermaye piyasalarına yönelmesi bakımından kıymetli bir gelişmedir. Ancak burada üzerinde hassasiyetle durmamız gereken temel bir husus bulunmaktadır; sermaye piyasalarının büyümesi kadar bu büyümenin güvenilirliği, şeffaf ve sürdürülebilir olması da daha daha önemlidir. Son dönemde fon piyasalarında gündeme gelen usulsüzlük, piyasa manipülasyonu ve yatırımcıların yanıltılması iddialarını bu çerçevede değerlendirmek zorundayız.

Burada çok açık bir ayrım yapmamız gerekmektedir. Bir tarafta mevzuata uygun şekilde faaliyet gösteren, yatırımcıların tasarruflarını profesyonel anlayışla yöneten ve ekonomimize katkı sunan fonlar bulunmaktadır; diğer tarafta ise piyasa mekanizmasını kötüye kullanmaya, yapay fiyat hareketleri oluşturmaya veya yatırımcıların güvenini istismar etmeye yönelik iddialar vardır. Birkaç kişi veya yapıya ilişkin iddialar nedeniyle bütün bir fon sektörünü töhmet altında bırakmak ne kadar yanlışsa olası usulsüzlüklere sessiz kalmak da o kadar yanlıştır.

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Madem birkaç kişi, açıklayın o listeyi, listeyi açıklayın!

SEYDİ GÜLSOY (Devamla) - Bizim yaklaşımımız son derece nettir; dürüst yatırımcı korunacak, kurallara uygun çalışan piyasa aktörleri desteklenecek, hukuka aykırı eylemler ise bağımsız yargının denetiminde gerekli karşılığı bulacaktır.

ŞEREF ARPACI (Denizli) - Ne zaman, ne zaman olacak bunlar; ne zaman yapacaksınız? Kırk dokuz gün oldu!

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Liste nerede, liste?

SEYDİ GÜLSOY (Devamla) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri...

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Liste nerede, liste?

SEYDİ GÜLSOY (Devamla) - ...Türkiye Büyük Millet Meclisimizde gerçekleştirdiğimiz yasal düzenlemelerle çözümün hukuki altyapısını hazırlamış bulunmaktayız. 27 Kasım tarihinde yürürlüğe giren düzenlemeyle ilgili fonların tasfiye süreçlerine ve hak sahiplerinin alacaklarına ilişkin hukuki çerçeve oluşturulmuştur. 17 Eylül tarihi itibarıyla fonların tasfiye süreçleri başlatıldı, geçtiğimiz cuma günü itibarıyla da hak sahibi vatandaşlarımıza yönelik ödemeler yapılmaya başlanmıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun.

SEYDİ GÜLSOY (Devamla) - Biz bu süreçte özellikle küçük yatırımcılarımızın korunmasını son derece önemsiyoruz. Kimi vatandaşlarımız emeklilik birikimini, kimi ev almak için ayırdığı parasını, kimi ise yıllarca çalışarak oluşturduğu tasarrufunu yatırım araçlarında değerlendirmektedir.

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Tamam işte, onları kim çaldı, kim? Listeyi açıklayın da bilelim!

 SEYDİ GÜLSOY (Devamla) - Bu insanların emeğini ve alın terini korumak hepimizin ortak sorumluluğudur.

TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - O zaman açıklayın listeyi! Anca not okuyacaksın...

SEYDİ GÜLSOY (Devamla) - Türkiye güçlü üretim kapasitesi, girişimcilik kültürü ve yetişmiş insan kaynağıyla büyük bir ekonomik potansiyele sahiptir.

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Borsa yüzde 125 değer kaybetmiş, memleket iflas etmiş!

SEYDİ GÜLSOY (Devamla) - Bu potansiyeli harekete geçirmenin yollarından biri de vatandaşlarımızın sermaye piyasalarına güven içinde katılmasını sağlamaktır. Bizler yatırımcılarımızın endişelerini görmezden gelemeyiz. Piyasanın itibarını koruyacak ve hukukun gereğini yerine getireceğiz.

Bu duygularla, düşüncelerle Genel Kurulu, aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ŞEREF ARPACI (Denizli) - Mahvettiniz be ülkeyi, mahvettiniz! Ne anlatıyorsun, ayıp ya!

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Liste nerede, liste?

BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük'ün 19'uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutuyorum:

 

4/11/2026

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu 4/11/2026 Çarşamba günü (bugün) toplanamadığından grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük'ün 19'uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

 

 

 

Serkan Sarı

 

 

Balıkesir

 

 

Grup Başkan Vekili

 

Öneri:

Aydın Milletvekili Hüseyin Yıldız ve arkadaşları tarafından Aydın ili başta olmak üzere ülkemizde incir ve zeytin üreticilerinin yaşadığı ekonomik sorunların, 2025 ve 2026 yıllarında üreticiden alım fiyatlarında meydana gelen değişimlerin, artan tarımsal girdi maliyetlerinin, üretici ile tüketici fiyatları arasındaki farklılıkların, tarım satış kooperatiflerinin alım ve pazarlama politikalarının, tarımsal desteklerin yeterliliğinin ve üreticilerin gelir kayıplarının tüm yönleriyle araştırılarak tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini sağlayacak tedbirlerin belirlenmesi için araştırma komisyonu kurulması amacıyla 20/10/2026 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan (2020 sıra no.lu) Meclis araştırma önergesinin diğer önergelerin önüne alınarak görüşmelerinin 4/11/2026 Çarşamba günlü birleşimde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN - Önerinin gerekçesini açıklamak üzere Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Aydın Milletvekili Sayın Hüseyin Yıldız.

Buyurun Sayın Yıldız. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA HÜSEYİN YILDIZ (Aydın) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii, bugün incirden ve zeytinden bahsedeceğiz ama Trakya'da ayçiçeği, İç Anadolu'da buğday, diğer tarafta soğan yani Türkiye'de bütün çiftçilerin durumu zaten sıkıntılı. Özellikle Aydın'da bu dönem gezdiğimizde 17 ilçeyi ki Türkiye'de üretilen incirin yüzde 80'i Aydın'da üretiliyor arkadaşlar ve geçen sene incirin kilosu 220'ydi, en düşük fiyat 220'ydi, 240'lara kadar çıkmıştı ve bu yıl yani 2026'da maalesef, incirin fiyatı 130 liradan yukarı çıkamadı ve alıcı bulamıyor.

Değerli arkadaşlar, eskiden köylülerimiz, Aydın'da incirini toplarken, satarken kendi çocuğunun okul masraflarını karşılardı, arabasını yenilerdi, traktörünü yenilerdi, evinin ihtiyaçlarını karşılardı ve huzurlu bir şekilde geçimini sağlıyordu ama maalesef, sizin iktidarınız zamanında çiftçinin durumu her gün gittikçe kötüye gitti değerli arkadaşlar. Üzülerek söylüyorum, bugüne, bu duruma bu çiftçiyi getiren sizlersiniz arkadaşlar; AK PARTİ iktidarı, yirmi beş yıldan beri iktidardasınız, bu sorunun kökünü sizin çözmeniz lazım. Bugün eğer fiyatlar düşmüşse TARİŞ'i devreye sokmanız gerekiyor, kooperatifleri devreye sokmanız gerekiyor; sadece aradaki aracıya kazandırırsan kusura bakmayın, siz buradaki üreticiyle değil, hep tüccarlarla beraber hareket ediyorsunuz anlamına gelir.

Değerli arkadaşlar, yine Karacasu'daydım geçen hafta, en güzel ilçelerinden biri Aydın'ın. "25 dönüm arazim var yani zeytin ağacım var 25 dönüm. Biz 4 kardeştik, babam bunu üreterek, toplayarak bizi okuttu, evlendirdi. AK PARTİ iktidara gelmeden biz yine çocuklarımızı okutuyorduk bütün gelirle. Sonra, bu sene baktığımızda, 25 dönüm zeytini topladım, 300 bin lira masraf ettim, 400 bin lira toplama parası verdim, toplam 700 bin lira; sattığım fiyat 850 bin liradır." diyor. Yani koskoca 25 dönüm zeytinlikten vatandaşımız sadece 150 bin lira para kazanmış! Yemeklik zeytin şu an 20 liraya kadar düştü değerli arkadaşlar. Peki, sizin TARİŞ'iniz nerede? Sizin kooperatifleriniz nerede? Neden müdahale etmiyorsunuz? Neden çiftçiye destek vermiyorsunuz? Oturup konuşalım arkadaşlar. Bu ülkede çiftçi kazanmadığı zaman esnaf kazanamaz, esnaf kazanmadığı takdirde sanayici kazanamaz, sanayici kazanmadığı takdirde Türkiye batar değerli arkadaşlar. (CHP sıralarından alkışlar) Onun için, bizim yapmamız gereken birinci derecede çiftçilerimize destek vermek zorundayız; kooperatiflerle, TARİŞ'le destek vererek bu çiftçilerimizin ayakta durması gerekiyor.

Ben özellikle burada sesleniyorum AK PARTİ'nin milletvekillerine: Lütfen bu konuya el atın ve bu önergemizi destekleyin çünkü şayet bu dönemde çiftçilerin borçlarını ertelemediğiniz takdirde, desteklerini vermediğiniz takdirde önümüzdeki dönem hiçbir çiftçi tarlasına gitmeyecek, hiçbir çiftçi gidip zeytin bakımını yapamayacak, incir bakımını yapamayacak; o yüzden bu ülkenin sorununu hep beraber çözmemiz gerekiyor değerli arkadaşlar.

Ben burada siyaset dışında özellikle AK PARTİ ve MHP milletvekillerinden destek istiyorum bu önergemize; özellikle Aydın'a gelip bu konuyla ilgili bir çalışma yapmak zorundayız. Bu ülkenin sorununu hep beraber buradan çözmemiz gerekiyor, siyasetle ilgisi yok.

Evet, şunu söylüyorum değerli arkadaşlar; eğer bu çiftçilerimizin borçlarını ertelemediğimiz takdirde, bu çiftçilerimize destek vermediğimiz takdirde önümüzdeki sene göreceksiniz ne zeytin toplayabileceğiz ne incir toplayabileceğiz ne de ovamıza traktör sokabiliriz. O yüzden, tekrar ediyorum, bugün sadece Aydın'da bu sorunu yok, Türkiye genelinde var; Çukurova'ya baktığınız zaman pamuk yerle bir olmuş, Söke'ye baktığınız zaman pamuğun yerini ayçiçeği diktik, ayçiçeğini tam toplama zamanı ne hikmetse bir kanun çıkardınız, yüzde 20 olan vergi oranını yüzde 12'ye düşürdünüz arkadaşlar. O zaman siz ithalatçıyla iş birliği yapıyorsunuz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın Sayın Yıldız.

HÜSEYİN YILDIZ (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Değerli arkadaşlar, Gazi Mustafa Kemal Atatürk şunu söylüyor: "Köylü milletin efendisidir."

Aydın için her zaman "Dağlarından yağ, ovalarından bal akıyor." diyorlardı, üzülerek söylüyorum, şu an Aydın'ın dağlarında ve ovalarında icra memurları geziyor değerli arkadaşlar.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - YENİ YOL Partisi Grubu adına Muğla Milletvekili Sayın Selçuk Özdağ.

Buyurun Sayın Özdağ. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)

YENİ YOL GRUBU ADINA SELÇUK ÖZDAĞ (Muğla) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisinin grup önerisi üzerine söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Milletimize çalışmayı, kazanmayı ve kazandığıyla insan gibi yaşamayı zehretme konusunda mahir, milletimizin onca uyarılarına rağmen aklını başına toplamayan bir Hükûmet yönetiyor ülkeyi.

İktidar partisi on yıldır tarımsal üretim konusunda sadece laf üretmektedir. Çiftçilerimizi fırsatçı tüccarların insafına terk eden iktidar partisi, tüketicileri ise fahiş fiyatla ürün satan marketlerin eline bırakmıştır; hem çiftçimizin hem de vatandaşlarımızın zarar ettiği bu sorunlu gıda tedarik sistemini düzeltmeye de bir türlü yanaşmamaktadırlar.

Değerli milletvekilleri, her çiftçimizin ürettiği ürün kıymetlidir elbette ama ülkemizde yetişen bazı ürünler var ki hem gıda olarak hem de endüstriyel üretim açısından ziyadesiyle değerlidir. Zeytin ve incir; Türkiye'nin en önemli iki tarımsal üretim kalemidir. Kuru incir üreticide 135 lira iken markette 700 liranın üzerinde satılıyor; Türkiye Ziraat Odaları Birliğinin ekim ayında açıkladığı fiyat ortalamaları bunlar. Zirai ilaç parası, gübre parası, toplama parası, paketleme parası derken incir üreticisinin sattığı fiyat masraflarını karşılamaya yetmiyor, buna mukabil tüketicinin sofrasına ise 5 kattan fazla artmış hâlde ulaşıyor. Çiftçi zararda, tüketici zararda ama bu işten kâr edenler kimler peki? Tüccar ve aracılar. Tarım Bakanlığı işleri akışına bırakmış gidiyor; kim kaça üretti, kim kaça aldı, kim kaça satıyor, kim usulüne uygun üretiyor, kim sahtekârlık yapıyor Sayın Bakanın umurunda bile değil. Bu iktidar döneminde üreten de zararda, tüketen de zararda. Tarım Bakanlığı koltuğuna boyacılıktan gelme bir işletmeci koyarsanız yapacağı iş de ancak göz boyamaktan ibaret olur.

Zeytin ve zeytinyağı üretimindeki sorunlar da incirden farklı değil maalesef. Zeytinyağında ekim ayında üretici fiyatı bir ayda yüzde 7,2 geriledi. Çiftçimizin traktörüne koyduğu mazot bir yılda yüzde 73,4 zamlanırken ürettiği zeytinin fiyatı yüzde 7'den fazla düşmüş vaziyette. Zeytin üreticisi gübreyi, işçiliği, sıkım hizmetini geçen yıla göre neredeyse 2 katı fiyata alırken sattığı ürünün fiyatı artmak bir yana, daha da azalmış durumda. TARİŞ'in ve üretici kooperatiflerinin alım gücünü artırmak hem çiftçimizin emeğinin hakkını vermek için hem de tüketicilerin uygun fiyat alması için önemlidir. Bu noktada, diğer bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, zeytin ve zeytinyağında kilo veya litre başına 20 TL'den az olmamak üzere, özellikle zeytinde 20 TL'den az olmamak, zeytinyağında ise 40 liradan az olmamak üzere destekleme primi verilmesi zeytin üretiminin sürdürülebilirliği açısından gereklidir. İlave olarak, ihtiyaç sahibi zeytin çiftçisine uygun vadeli krediler verilmeli, ürününü depolayabileceği depo desteği verilmeli, sofralık zeytinde de kuru incirde de alım şartları baştan belli olmalıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

SELÇUK ÖZDAĞ (Devamla) - Üretici malını teslim ederken hangi kesintiyle karşılaşacağını, hangi destekten ne kadar yararlanacağını bilmelidir. Devletin imkânları hasat günü çiftçimizin malını haraç mezat satmasını engellemek için kullanılmayacaksa ne için kullanılacaktır?

Değerli milletvekilleri, incirde de ihracatın geleceğini konuşurken gözümüzü çiftçinin bahçesinden ayırmayın diyorum iktidara. Bakanlığın kendi raporu uygun olmayan depolamayı, aflatoksin riskini anlatıyor. Üreticiye sağlıklı kurutma ve depolama imkânı vermeden ondan kusursuz ürün bekleyemezsiniz.

Değerli milletvekilleri, YENİ YOL Grubu olarak biz bu önergeyi destekliyoruz. Tarım Bakanı elinde inciri şöyle dikiyordu hatırlarsanız eğer: Elinde bir saksı, incir fidesi üzerinde, onu toprağa gömerken daha sonra uyardılar,. Sonra,  uyardıktan sonra da o danışmanı görevden almıştı. Böyle bir Bakan Türkiye'yi yönetirse tarımda, gelecek ne olur? Zeytin felaket olur, tarım felakete sürüklenir ve siz dışarıdan ithal etmiş olursunuz.

CHP'nin grup önerisini destekliyoruz.

Teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - İYİ Parti Grubu adına Mersin Milletvekili Sayın Burhanettin Kocamaz.

İYİ PARTİ GRUBU ADINA BURHANETTİN KOCAMAZ (Mersin) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun önerisi üzerine İYİ Parti Grubumuz adına söz aldım. Yüce Meclisi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, zeytin ve incir, ülkemizin hem tarımsal zenginliği hem de milyonlarca insanımızın geçim kaynağıdır. Yaş meyve sebze üretiminde önemli bir yere sahip olan Mersin ilimizde de başta Mut, Tarsus, Silifke ve Erdemli ilçelerimiz olmak üzere zeytin üretimi yapılmaktadır. Bu yıl zeytin hasadı yüksek rekolte nedeniyle bereketli bir yıla dönüşmüştür ancak şu anda zeytin üreticiliğinde artan maliyetler, yetersiz kazanç ve belirsiz piyasa koşulları nedeniyle rekolte artışı ve bereket ne yazık ki fiyatlara yansıtılamamaktadır. Türkiye Ziraat Odaları Birliği verilerine göre Eylül 2025'te kilogramı 231,85 TL olan zeytinyağının üretici fiyatı Eylül 2026'da 271 lira 87 kuruşa yükselmesine rağmen üretim maliyetini bile karşılayamamaktadır. Mersin'de zeytinyağının litresi 200 liraya kadar düşmüştür, üç yıl önceki fiyatla şu anda eşitlenmiş durumdadır. Diğer ürünlerde olduğu gibi zeytin üreticisi zarar etmektedir. Bu gerilemeye rağmen aynı dönemde üreticinin mazot, gübre, elektrik ve işçilik, nakliye maliyetleri çok daha yüksek oranlarda artmıştır. Sadece mazotun litre fiyatı bir yılda yüzde 70'in üzerinde artarak 100 TL'ye ulaşmıştır. Gübre fiyatlarındaki artış da üreticinin sırtındaki yükü daha da ağırlaştırmıştır.

Şimdi sormak istiyorum: Üretici bu maliyetlerle nasıl üretim yapacak? Bahçesinin bakımını, budamasını, sulamasını hasadını hangi gelirle karşılayacak? Üstelik üreticinin elinden çıkan ürün fiyatı ile tüketicinin alış fiyatı arasındaki fark da çok ciddi boyutlardadır. Aradaki kazanç, üreticiye değil, çoğu zaman aracılara ve tedarik zincirine gitmektedir. Bugün öyle bir noktaya gelindi ki bazı ürünlerde ekip dikmemek, üretmemek daha kârlı hâle  geliyor. Uygulanan tarım politikalarıyla sadece çiftçinin ekonomik zararı değil, umudu da kaybolmuştur.

Üreticinin zararı Mersin'de tarım arazisi fiyatlarına da yansımıştır. Geçmişte yani pandemi döneminde dekarı 2 milyon olan tarlalar bugün 200 bin liraya bile alıcı bulamamıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN -  Buyurun, tamamlayın.

BURHANETTİN KOCAMAZ (Devamla) - Değerli milletvekilleri, TARİŞ gibi tarım satış kooperatiflerinin alım kapasitesi ve finansman imkânları güçlendirilmelidir. Üretici, ürününü maliyetinin altında satmaya mecbur bırakılmamalıdır. Zeytin üreticisine yeterli ve zamanında destek verilmeli, mazot ve gübre maliyetleri düşürülmeli, alım fiyatları üretim maliyetleri dikkate alınarak belirlenmelidir diyor, Yüce Meclisi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti, CHP ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına Şanlıurfa Milletvekili Sayın Ömer Öcalan. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurun.

DEM PARTİ GRUBU ADINA ÖMER ÖCALAN (Şanlıurfa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Ülkemiz bir tarım ülkesi. Elbette ki Aydın'da üretilen incir, zeytin maliyetinin altında alınamaz ama ülke öyle bir durumdaki üretici de rahatsız, ürettiği ürününü maliyetlerin altında satıyor; tüketici de rahatsız, birkaç kat fazlasına alıyor. İşte, burada tarım politikasının, devlet politikasının olmadığını görmekteyiz. Sadece incirde ve zeytinyağında mı? Adana'ya gidin, narenciyede; Osmaniye'ye gidin, yer fıstığında; Antep'e, Urfa'ya gidin, Antep fıstığında; oradan Malatya'ya gidin, şeker pancarında; oradan Adıyaman'a inin, tütünde. Bu ülkede üreticiye, emeğiyle, alın teriyle geçinene kıymet verilmiyor; bu çok net. Bu son günlerde yaşananlar bunun göstergesi değil midir? Açık bir şekilde görüyoruz; artık alın teriyle, emekle, toprakla geçinenlere bu ülkede kıymet verilmediğini biliyoruz. Tarım ülkesiyiz, milyonlarca insanın geçimi buradan sağlanır, milyonlarca insanın burada karnı doyar ama lakin paradan para kazanma, finanstan finans kazanma AK PARTİ Hükûmetinin temel politikaları olmuştur; insanlar artık bir anda zenginleşme, bir anda sınıf atlama noktasına gelmiştir. Kim maliyetten bahseder? Mazotun fiyatı olmuş 100 lira; gübre, ilaçlar, su parası, elektrik parası, tohum parası, girdi maliyetleri geçen seneye göre birkaç kat artmış lakin çiftçi ürettiği ürünü satamıyor, müşterisi yok.

Bakınız, Urfa'da da böyle, geçen sene de Antep fıstığı 550 lira ila 650 lira arasındaydı. Şimdi belki insanlar bizi izliyor, "İnsanlar ucuza fıstık tüketsin." diyor ama öyle değil, üreticinin elinden çıkan fıstığın fiyatı 550-650 lira bandında gidip gelmektedir. Tabii ki büfede ya da marketlerde 2 bin liraya, 2.500 liraya, 3 bin liraya kadar insanlar fıstık alıyor ya da alamıyor, zaten büyük bir kısmı alamıyor. Nasıl bu ülkede gelir dağılımında büyük bir adaletsizlik varsa tüketimde de adaletsizlik var, tarımda da adaletsizlik var. İnsanlar yiyemiyor, tüketemiyor; çiftçi ürettiğinin maliyetini çıkaramıyor.

Burada artık Hükûmet tarım politikalarını gözden geçirmelidir, hayvancılık politikalarını gözden geçirmelidir, üretene kıymet vermelidir. Bu Hükûmetin bu politikalarının da böyle yürümeyeceğini hepimiz görüyoruz. Artık faturanın birilerine açık bir şekilde kesilmesi gerekiyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

ÖMER ÖCALAN (Devamla) - Evet, teşekkürler Sayın Başkan.

Türkiye halkları artık bunu görmelidir, açık bir şekilde görmelidir. Bir gecede, altı ayda zenginleşen insanları görmelidir; insanların inançlarını istismar eden, suistimal edenleri görmelidir; insanlar vicdanlarına bakmalıdır, öyle manevi değerleri kullanarak, manevi değerler üzerinden siyaset yaparak bu ülkedeki adaletsizliği derinleştirenleri görmelidir. Türkiye halkları bir araya gelmelidir; kendi hakkına, hukukuna sahip çıkmalıdır; çiftçisine, emekçisine, emeklisine sahip çıkmalıdır; bir an önce kararını vermelidir, bu düzen değişmelidir. Biz her zaman olduğu gibi çiftçinin, tarımla uğraşanların yanında olacağız; toprağın hakkını, hukukunu savunmaya devam edeceğiz.

Tekrardan, ben, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Bu önergeyi destekliyoruz. (DEM PARTİ ve CHP sıralarından alkışlar)

 

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Sakarya Karasu'dan muhtarlarımız Genel Kurulu izlemektedir; kendilerine hoş geldiniz diyoruz. (Alkışlar)

 

BAŞKAN - Yeni Parti Grubu adına Aydın Milletvekili Sayın Evrim Karakoz.

Buyurun. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

YENİ PARTİ GRUBU ADINA EVRİM KARAKOZ (Aydın) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri ve ekranları başında bizi izleyen milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, en sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim; bugün Türkiye'de çiftçimiz, hayvancımız maalesef üreterek ve çalışarak batıyor. Sadece memleketim Aydın'da değil Türkiye'de bütün çiftçilerimiz ne ektiyse ne diktiyse maalesef zarar ediyorlar. Türkiye'de mahsul tarlada kalıyor, tarlada kalmayan mahsulünü çiftçilerimiz kısmi olarak satabilse de zarar ediyor; buradan marketlere gidiyor, marketlerde de vatandaşlarımız ucuz bir şekilde üretilen ürünlere ulaşamıyor.

Her zaman söylüyoruz, Tarım Bakanlığının başında sadece daha önce gübre fabrikalarında yöneticilik yapmış, ekimden anlamayan, dikimden anlamayan, tarımdan anlamayan, incir fidanını saksıyla toprağa diken bir Tarım Bakanı var. Böyle bir Tarım Bakanının olduğu Türkiye'de çiftçimizin, hayvancımızın yüzünün gülmesini maalesef bekleyemeyiz.

Diğer taraftan, AKP iktidarının bu ülkede çiftçiyi, hayvancıyı düşünen bir tarım politikası maalesef yok. AKP iktidarının çiftçimizin, hayvancımızın aleyhine olarak ithalatı önemseyen, ithalatı önceleyen, ithalatı destekleyen bir tarım politikası var. Tarımda plan yok, tarımda program yok, tarımda çiftçiye hak ettiği desteği vermek yok. Örneğin, Avrupa ülkelerinde zeytinyağının litresine 50 lira destek verilirken bugün Türkiye'de maalesef zeytinyağına ve de incire destek verilmiyor.

Diğer taraftan, bugün çiftçilerimiz batmış durumda, borç batağındalar, borçlarını ödeyemiyorlar ve borçlarını ödeyemedikleri hâlde çiftçilerimize dönük olarak borçların ertelenmesi, faizlerin sıfırlandırılması, borçların yapılandırılması gibi iktidarın herhangi bir somut adımı da maalesef mevcut değil.

Diğer taraftan girdi maliyetleri;  sadece bir örnek verelim; girdi maliyetleri uçmuş durumda, geçen sene, geçen sene mazot 50 lira civarındayken bugün 100 liraları bulmuş durumda maalesef. İktidarın çiftçilerimizin, hayvancılarımızın girdi maliyetlerinin düşürülmesine dönük maalesef bir çalışması da yok. Çiftçilerimiz bu hâle bir yılda gelmedi, çiftçilerimiz bu duruma göz göre göre geldi. Bizler buralarda söyledik, çiftçilerimiz haykırdı; sizler sadece seyrettiniz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, devam edin.

EVRİM KARAKOZ (Devamla) - Sayın milletvekilleri, Aydın'ımızda bu sene incir üreticilerimiz inanılmaz ölçüde zarar ettiler. Örneğin, 2024 yılında kalitesi düşük incir 100 lirayken bu sene çiftçilerimiz kaliteli inciri sadece 100 liraya satabildiler. Sezonda üretilen ürünün yüzde 50'si de çiftçilerimizin elinde kaldı. Zeytin sezonundayız; maalesef, zeytindeki girdi maliyetleri yüzünden çiftçilerimiz tarlalarına girip zeytinlerini toplayamıyorlar çünkü tarlaya girdiği anda taksimetre gibi zarar yazıyor. Fiyatlar geçen senenin kat kat gerisinde, toplama maliyetleri de artmış durumda; 10 bin liralık masraf yapıyor, 5 bin liralık da zeytin satabiliyor.

İktidara seslenmiyoruz, şunu söylüyoruz: Çiftçi artık bitmiş durumda; çare sandık, çare seçim, çare Yeni Parti! (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Aydın Milletvekili Sayın Seda Sarıbaş.

Buyurun Sayın Sarıbaş. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA SEDA SARIBAŞ (Aydın) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Aydın başta olmak üzere bölgemizin incir ve zeytin üreticilerinin sorunlarına ilişkin Meclis araştırması önerisi üzerine AK PARTİ grubumuz adına söz almış bulunuyorum.

Ecdadın dağlarından yağ, ovalarından bal akan, gökyüzünün altındaki en güzel yeryüzü olarak nitelendirdiği, bereketinin tescillendiği efeler diyarı Aydın'ımızın, Ege'mizin üreten ellerini, alın terini selamlayarak sözlerime başlıyorum.

Aydın'ımız başta olmak üzere incirde de zeytinde de ülkemizin bereketidir. Bu bereketi korumak, üreticimizin emeğini değerli kılmak, gelecek nesillere güçlü bir tarımsal miras bırakmak hepimizin görevidir.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde, tarımı yalnızca üretimden ibaret görmüyor, tarladan sofraya, hasattan ihracata kadar bütün süreçlere değer veriyoruz. AK PARTİ olarak bizler tarımı hiçbir zaman yalnızca bir ekonomi başlığı olarak değerlendirmedik; üretimi millî güvenlik meselesi, çiftçilerimizi ise ülkemizin kalkınma mücadelesinin en önemli aktörlerinden biri olarak değerlendirdik. Her geçen yıl üretimde hayata geçirdiğimiz reformlarımızla Aydın'ımız ve bölgemizin tarımsal potansiyeline, ülkemizin ekonomik gücüne güç katıyoruz. Üreticimize uygulamalı eğitimler veriyor, yeni üretim tekniklerini yaygınlaştırıyoruz.

Üreticilerimizin sorunlarını dile getirmek elbette çok kıymetli fakat bu sorunları yalnızca Meclis araştırması önergesiyle gündeme taşımak ne kadar yeterli bilemiyoruz. Asıl mesele çözüm üretmek, yapılan yatırımları geliştirmek ve elbette ki çiftçimizin yanında varlığımızı göstermektir.

AK PARTİ olarak bizler, tarımı siyasi tartışmaların ötesinde, ülkemizin geleceği açısından stratejik bir alan olarak değerlendiriyoruz. Bizim derdimiz yalnızca bugünün mahsulünü almak değil, incir ve zeytinle gelecek nesillere daha güçlü bir marka olarak taşımaktır. Şunu herkes bilmelidir ki üreticimizin en büyük hamisi Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde bu büyük kalkınma yürüyüşü durmadan devam edecektir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

SEDA SARIBAŞ (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Toprağa tohum, ekonomimize üreten, büyüyen, sanayide ve tarımda sınırları aşarak küresel bir güç hâline gelen büyük ve güçlü Türkiye'yi inşa etmeye kararlılıkla devam edeceğiz. Bizim derdimiz siyasi polemik değil üretimdir. Bizim meselemiz bugünü kurtarmak değil çiftçimizin geleceğini güvence altına almaktır. Üretim, bu toprakların kültürü; üretim, geleneğimiz ve geleceğimizdir.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Sayın Coşar...

 

 

ALİYE COŞAR (Antalya) - Zeytinin hasat mevsimi geldi. Bu yıl Antalya ve ülkemizin birçok yerinde yüksek rekolte beklentisi var. Ağaçların dallarında zeytin var ama üretici mutsuz çünkü artan girdi maliyetleri ürünün satışından fazla. Zeytinde özellikle hasat işçiliği üreticinin en büyük gider kalemidir. Mazot giderleri de büyük ölçüde maliyetleri katlıyor. Zeytinci artan maliyetler nedeniyle zeytini ağaçta bırakmak zorunda kalacağını belirtiyor. Ülke genelinde buna benzer durumlar yaşanıyor. Zeytinin fiyatı her yıl maliyetinin altına düşürülmektedir. Çiftçi toprağından ve üretimden kopmak üzeredir. Zeytin stratejik ve değerli bir üründür. Hasat döneminde zeytin ve zeytinyağı üreticilerimize acil tarımsal destek verilmeli, hibeler verilmelidir.

BAŞKAN - Birleşime on dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati:17.39

       İKİNCİ OTURUM

      Açılma Saati: 17.57

      BAŞKAN: Başkan Vekili Celal ADAN

      KÂTİP ÜYELER: İbrahim YURDUNUSEVEN (Afyonkarahisar), Ertuğrul KAYA (Gaziantep)

      ----- 0 -----

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 13'üncü Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubunun İç Tüzük'ün 19'uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım.

Okutuyorum:

 

 

4/11/2026

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu 4/11/2026 Çarşamba günü (bugün) toplanamadığından grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük'ün 19'uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

 

 

 

Sezai Temelli

 

 

Muş

 

 

Grup Başkan Vekili

 

Öneri:

 4 Kasım 2026 tarihinde Muş Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sezai Temelli ile Kars Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit tarafından -21032 grup numaralı- HDP'ye yönelik 4 Kasım siyasi operasyonunun demokratik siyasette ve toplumsal barışta yarattığı tahribatın araştırılması amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin diğer önergelerin önüne alınarak görüşmelerinin 4/11/2026 Çarşamba günkü birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN - Önerinin gerekçesini açıklamak üzere Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına Batman Milletvekili Sayın Mehmet Rüştü Tiryaki.

Buyurun. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

DEM PARTİ GRUBU ADINA MEHMET RÜŞTÜ TİRYAKİ (Batman) - Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

 Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün 4 Kasım 2026, bundan tam on yıl bir gün önce Eş Genel Başkanlarımız sevgili Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş başta olmak üzere 12 milletvekilimiz gözaltına alınmış, daha sonra 9 milletvekilimiz tutuklanmıştı. Bugün 10'uncu yıl dönümü, 10'uncu yıl dönümü nedeniyle arkadaşlarımızı, Eş Genel Başkanlarımızı cezaevinde ziyaret ettik. Eş Genel Başkanımız Tulay Hatımoğulları Oruç ve yanındaki heyet sevgili Selahattin Demirtaş'ı Edirne Kapalı Cezaevinde ziyaret ettiler. Ben de Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan'la birlikte öğlen saatlerinde sevgili Eş Genel Başkanımız Figen Yüksekdağ'ı cezaevinde ziyaret ettim. Öncelikle, aracılığınızla sevgili Figen Yüksekdağ'ın selamlarını bütün halklarımıza iletmek isterim. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Tam on yıldır arkadaşlarımız tutuklu. Bu on yıllık süre içerisinde tek bir kez mağdur edebiyatı yapmadılar; çocuklarından, eşlerinden, ailelerinden, sevdiklerinden, kardeşlerinden ayrı on yıl. Yakınlarını kaybettiler, kardeşlerini kaybettiler, anne-babalarını kaybettiler ama tek bir gün mağduriyetlerinden söz etmediler; on yıl boyunca dimdik ayakta durdular, onurlu bir şekilde durdular ve Eş Genel Başkanlarımızın ve milletvekillerimizin bu duruşu bizim için büyük bir onur kaynağıdır. Bugün ziyaret ettiğimizde de kendi mağduriyetlerinden veya cezaevinde bulunmalarından değil, süreçten bahsettiler. Her şeye rağmen başlamış olan ve yürüyen barış ve demokratik toplum sürecinin başarıya ulaşması için üstlerine ne düşüyorsa yapacaklarını söylediler; bunun da özellikle altını çizmek isterim.

Türkiye tarihi aynı zamanda darbeler tarihidir, askerî darbeler tarihidir; 12 Eylül böyledir, 12 Mart böyledir, 27 Mayıs böyledir ama bütün darbeler askerî olmaz. Türkiye tarihi aynı zamanda sivil darbelerin de tarihidir. 4 Kasım 2016 da bir sivil darbedir çünkü 15 Temmuz darbe girişiminin ruhu aslında 4 Kasımda başarıya ulaşmıştır. Parlamentoda milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmış ve tutuklanmalarının, cezaevine gönderilmelerinin yolu açılmıştır; bu bir siyasi darbedir. Neden darbedir diyorum? Bu, olağan bir gözaltı, olağan bir dokunulmazlığın kaldırılması ve olağan bir tutuklama süreci değildi. Hukukçular özellikle bilir, Türkiye'de savcılar ve savcılık kurumu tamamen bağımsızdır yani bütün savcıların bağlı olduğu ve birlikte çalıştıkları bir mekanizma yoktur ama 4 Kasım günü, 12 farklı ilde, milletvekillerimiz, aynı gece, aynı saatlerde ve birbiriyle hiçbir ilgisi olmayan dosyalar gerekçesiyle tutuklandılar çünkü bir merkezî operasyonla bu karar alınmıştı hatta bir adım ötesini söyleyeyim, tutuklanmaları için cezaevlerindeki koğuşlar bile hazırlanmıştı, nakil için jetler hazırlanmıştı, nakil için helikopterler hazırlanmıştı ve bir siyasi operasyondu, o siyasi operasyonun sonucu olarak tutuklandılar.

Arkadaşlarımız biraz sonra, 4 Kasımın devamı olan Kobani kumpas davasıyla ilgili ayrıntılı değerlendirme yapacaklar. Ben o yüzden Kobani kısmıyla ilgili sadece şunu söyleyeyim: Kobani davası bir kumpas davasıydı. Eş Genel Başkanlarımızın da içerisinde olduğu ve yargılandıkları dava baştan sonra bir kumpas davasıydı. Arkadaşlarımız hâlâ Kobani kumpas davası nedeniyle tutuklu. Buradan da isimlerini zikrederek onlara bir selam göndermek isterim. Sevgili Selahattin Demirtaş'a, Sevgili Figen Yüksekdağ'a, Sevgili Zeynep Karaman'a, Sevgili Pervin Oduncu'ya, Sevgili Zeynep Ölbeci'ye, Sevgili Dilek Yağlı'ya, Sevgili Aynur Aşan'a, Sevgili Günay Kubilay'a, Nazmi Gür'e, Ali Ürküt'e, Bülent Parmaksız'a, Alp Altınörs'e, İsmail Şengül'e, Zeki Çelik'e buradan aracılığınızla selam göndermek isterim. Demokratik siyasetin yönetim kadrolarında görev alan arkadaşlarımız hâlâ bu kumpas sonucu tutuklular ama 4 Kasım, sadece Eş Genel Başkanlarımızın tutuklandığı ve partimize yönelik 2016'da yapılan bir operasyon değildi.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

MEHMET RÜŞTÜ TİRYAKİ (Devamla) - Tamamlıyorum Sayın Başkan.

Bundan yıllar sonra, 2024 seçimlerinden sonra da yine bir başka 4 Kasım tarihinde Mardin Büyükşehir Belediyesine, Batman Belediyesine ve Şanlıurfa'ya bağlı Halfeti Belediyesine kayyum atanmıştı. Demokratik siyasete yönelik operasyonlar, demokratik siyasete yönelik kumpas davaları ve darbeler kesintisiz biçimde devam etmektedir.

Soruyorum, gerçekten bütün samimiyetimle soruyorum: Neden sevgili Demirtaş ve sevgili Yüksekdağ hâlâ cezaevinde? Bu kadar yıl sonra barışı konuşuyorken, demokratik çözümü konuşuyorken, bir umut yaratabilecekken neden Eş Genel Başkanlarımız hâlâ cezaevinde? Halkımız bu soruyu soruyor ve biz de bu sorunun cevabını bekliyoruz diyorum.

Genel Kurulu ve bizi izleyenleri saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ ve Yeni Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - YENİ YOL Partisi Grubu adına Hatay Milletvekili Sayın Necmettin Çalışkan. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)

YENİ YOL GRUBU ADINA NECMETTİN ÇALIŞKAN (Hatay) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ne yazık ki ülkemizde en çok eksiğini hissettiğimiz hususların başında adalet geliyor. Yargı bağımsız değil; Anayasa'ya göre yasama, yürütme, yargı erkleri birbirinden ayrılmış olmasına rağmen mahkemeler talimatla iş yapan, HSK da iktidarın güdümünde bir yapı olarak karşımızda. Ne yazık ki millî irade diye iş başına gelenler kayyım iradesi oldu. Beğenmedikleri herkesi anında tutuklayan, gözaltına alan, içeri atan bir yapıyla karşı karşıyayız. Geçmişten bugüne kadar şahit olduk, eğer bir belediye başkanı rozet takmayı kabul etmezse hapiste; kendi taraftarları ise dürüst, muhalefette ise yolsuz; kendi taraftarı ise vatansever, muhalefette ise vatan haini.

Öyle bir noktaya geldik ki adım adım yasakçılık her tarafı kuşatıyor. Az önceki tartışmalara şahit oldunuz, bu kadar yıl sonra Seyyid Kutub'un kitabının yasaklanıp yasaklanmayacağı bu Meclisin gündemine geldi. İşte, hepimiz şahit olduk; Azerbaycan'daki olayları protestoya yönelik açıklama yapan sosyal medya hesapları kapatılıyor, Filistin dostları gözaltına alınıyor.

Bugün askıda hukuk düzenlemesiyle karşı karşıyayız. AK PARTİ'nin hukukun hangi yönüne ihtiyacı varsa o uygulanıyor, gerisi rafa konuyor. Ne yazık ki hepimizin hatırlayacağı üzere yakın bir geçmişte Mecliste oy birliğine yakın bir sonuçla, rekor bir katılımla çerçeve yasaya "Peki." dendi. Ne vardı çerçevede? Çerçevenin yedinci bölümünde demokratikleşme, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi kararlarına uymak vardı ama ortada zerre kadar bir uygulama ne yazık ki yok.

Bugün öyle bir noktadayız ki mahkemelerin Anayasa Mahkemesini tanımadığı bir dönemdeyiz. Mahkemelerin verdiği kararların illegal yapılarla, cezaevlerindeki idari gözlem kurullarının keyfî kararlarıyla tanınmadığı bir dönemi yaşıyoruz. Ne yazık ki işte, bir tutuklu hakkında bir talepte bulunuluyor, aradan bir yıl geçiyor, cevap bile yazılmıyor. Onun için de bugün hukukun hiçbir şekilde olmadığı bir dönemdeyiz ve bugün ülkemizde 15 Temmuzda başlayan o kâbus hâlen devam ediyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

NECMETTİN ÇALIŞKAN (Devamla) - Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının, hükümlerinin mahkemede hiçbir şekilde geçerli olmadığı bir yerdeyiz. Zaten 15 Temmuzdan beri mahkemelerin verdiği bütün kararlar da gözden geçirilmeli çünkü idare neyi istiyorsa ona göre karar çıkıyor. Yargı borsası, FETÖ borsası bu dönemin literatüre kattığı önemli bir varlık, realite.

Bugün her gelen yargı paketi ülkemizde yeni mağduriyetler üretiyor. İşte, yeni yargı paketi yine gelecek, yine mağduriyetler olacak. Onun için de yaptığınız işte samimiyetiniz atacağınız adımlarla anlaşılır. Bir taraftan her tarafı idare etmeye kalkışırsanız bugünkü gördüğümüz sonuçları görürüz. Ülkemizde acilen adalete, hukukun egemenliğine ihtiyaç var; bu da ancak Meclisin iradesiyle... (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - İYİ Parti Grubu adına Kocaeli Milletvekili Sayın Lütfü Türkkan.

Buyurun. (İYİ Parti ve YENİ  YOL sıralarından alkışlar)

İYİ PARTİ GRUBU ADINA LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; DEM PARTİ'nin araştırma önergesi üzerine İYİ Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum.

Öncelikle bir hususu açıklığa kavuşturalım, bizim için demokrasi yalnızca kendi siyasi görüşümüzü paylaşanların hakkını savunmak değildir; biz demokrasiye böyle bakıyoruz. Hukuk herkes için hukuktur, adalet de herkes için adalettir ancak hukukun üstünlüğünü savunmak ile Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısını tartışmaya açmak birbirinden tamamen farklı şeylerdir; bunu da bir kenara not etmek lazım. DEM PARTİ'nin 4 Kasım 2016 tarihinde yaşananları "siyasi darbe" olarak nitelendirmesi kendi kabulleridir, kendi değerlendirmeleridir. Biz ise meseleye bir başka açıdan bakıyoruz. Hiçbir siyasetçi düşüncesinden dolayı cezalandırılmamalıdır, bunun altını özellikle çiziyorum. Siz hükümlü olanı villada oturturken tutuklu olanı kuyu cezaevine atarak bunun ne kadar adaletsiz bir adalet olduğunu bir kere daha bize gösteriyorsunuz. Ancak, hiçbir siyasi sıfat da terörle irtibat veya iltisak iddialarının hukuk içerisinde soruşturulmasına engel değil. Burada belirleyici olan, o siyasinin kimliği değil somut deliller ve bağımsız mahkemelerin hukuka uygun kararlarıdır; sadece siyasi kimliğinden dolayı değerlendirilmesi hukukun gasbedilmesi demektir.

Değerli milletvekilleri, bugün Türkiye'de terörsüz bir gelecek vadeden yeni bir süreç anlatılıyor. Elbette hepimiz terörün bitmesini istiyoruz ancak soruyoruz: Terörü bitirmek için neden Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş esasları tartışmaya açılıyor, buna gerek var mı? Neden vatandaşlık tanımından anayasal düzene kadar uzanan değişiklikler de gündeme getiriliyor? Bizim endişemiz çok açık: Terörün sona erdirilmesi hedefinin, Türkiye'nin üniter devlet yapısını dönüştürecek siyasi bir projeye zemin hazırlanması için kullanılmasına karşıyız; karşı olduğumuz konu bu. Terörün bitmesine eyvallah ama terör örgütünün siyasi taleplerinin devletin yeniden yapılandırılmasına gerekçe yapılmasına hayır diyoruz. Siz, hukukun üstünlüğünü savunmadan toplumsal barışı nasıl sağlayacaksınız? Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı bir ülkede vatandaşın hukuka güvenmesini nasıl bekleyeceksiniz? Can Atalay hakkında verilen kararlar ortada, Tayfun Kahraman hakkında Anayasa Mahkemesi 2 kez hak ihlal kararı verdi, Osman Kavala hakkında Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları ortada, Anayasa’nın 153'üncü maddesi açık "Anayasa Mahkemesi kararı yasama, yürütme ve yargı organını bağlar." diyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) - Siz bunu tanıyor musunuz? Hayır ama lafa gelince "Biz hukuk devletiyiz." Hayır, değilsiniz. "Biz adaleti sağlıyoruz." Hayır, sağlamıyorsunuz. Kendinizi kandırabilirsiniz ama Türk milletini kandıramayacaksınız. Hukuk devleti kararları işimize geldiğinde uygulayacağımız bir tercih meselesi değildir. Bizim bu konuda durduğumuz yer bellidir; ne terör örgütünün taleplerine göre şekillenen bir devlet düzenini kabul ederiz ne de iktidarın siyasi ihtiyaçlarına göre işleyen bir yargı düzenini kabul ederiz, ikisi de bizim kabulümüz değildir. Türkiye'nin ihtiyacı, etnik kimlikler üzerinden yeniden tarif edilen bir devlet değildir; bütün vatandaşlarına eşit davranan, adaleti sağlayan güçlü bir hukuk devletidir.

Bizim kırmızı çizgimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter devlet yapısıdır, vazgeçilmez ilkemiz ise hukukun üstünlüğüdür; bu iki ilkeden de asla taviz vermeyeceğiz.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

 

 

BAŞKAN - Değerli milletvekilleri, Tokat Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Başkanı ve Meclis üyeleri Gazi Meclisimizi ziyaret etmişlerdir, kendilerine hoş geldiniz diyoruz. (Alkışlar)

 

 

BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Kars Milletvekili Sayın İnan Akgün Alp.

Buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA İNAN AKGÜN ALP (Kars) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; DEM PARTİ Grubunun 4 Kasım 2016 tarihinde yapılan eş zamanlı operasyonlarla HDP milletvekillerine yönelik hukuk dışı uygulamaların, demokratik siyasete ve toplumsal barışa verdiği tahribatın araştırılması talebiyle verdiği önerge üzerinde söz aldım.

Hemen başta söyleyeyim, biz bu önergeyi destekliyoruz. Selahattin Demirtaş'ın tutuklanmasının toplumsal barışa verdiği tahribatı ben kendi hayatımda yaşadım; her gün de bu tahribatın etkisini Kars Milletvekili olarak görüyorum, hissediyorum. Ne zaman memlekete gitsem ve kimi görsem büyük küçük, genç yaşlı herkes bize şunu soruyor: "Selahattin ne zaman çıkacak?" Emin olun, şu anda toplumda gördüğümüz insanların sorusu bu, bölge insanının sorusu bu. Bu sürece olan güvenlerini de bununla test ediyorlar, "Selahattin içerideyse nasıl güveneceğiz?" diyorlar. Bölge halkının duygusu budur, ben bu duyguyu Meclisimizin dikkatine sunuyorum.

Sayın milletvekilleri, ben bir buçuk sene önce annemi kaybettim; Allah geçmişlerimize rahmet etsin. Benim annem, Selahattin Demirtaş'ı çok seviyordu, her akşam onun eski konuşmalarını izlerdi, öyle uykuya dalardı. Bana da hep nasihat ederdi, "Mecliste Selahattin için niye konuşmuyorsun, bir gün Selahattin için konuş." derdi. Ben burada bir gün Selahattin Demirtaş'ın tahliyesini talep ettim, konuşmamı da anneme gönderdim. O gece annem rahmete kavuştu, sanki Demirtaş'ın hakkında konuşmamı bekliyormuş gibi. Selahattin Demirtaş bütün Kürt annelerinin yüreğinde bir vicdan sızısıdır; bunu bilin, bunu bilin çünkü Selahattin masumdur, Selahattin haksız tutuklanmıştır, on yıl boşu boşuna yatmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi "Demirtaş masumdur." dedi ve hâlâ Demirtaş hakkında burada hüküm tesis edilmiyor.

Buradan, tarih huzurunda, toplum huzurunda hem siyasete hem mahkemelere bir çağrıda bulunmak istiyorum: Hiç kimse Selahattin Demirtaş'ı bu sürecin rehinesi yapmasın, hiç kimse 7595 sayılı Yasa'dan faydalansın diye zorlamasın; ona gerek yok çünkü adam masum ve masum hâliyle on yıl yattı ve bu bedeli herkesten de buradaki siyasetçilerden de fazla ödedi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına uyun ve Selahattin Demirtaş'ı tahliye edin diyorum.

Saygılar sunarım efendim. (CHP ve DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Yeni Parti Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Turan Taşkın Özer.

Buyurun. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

YENİ PARTİ GRUBU ADINA TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Bugün bir yandan barışı, toplumsal uzlaşmayı, demokratikleşmeyi konuşurken diğer yandan demokratik siyasetin temsilcilerinin tutuklandığı, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı, yargının siyasi ikbal araçlarına dönüştürüldüğü bir düzeni, bir iklimi hep beraber yaşıyoruz. Siyasi iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen ve demokratik siyaset alanını giderek daraltan bu zihniyetin bedelini Türk'ü Kürt'ü, genci yaşlısı, işçisi memuru, emeklisi hiçbir kesim ayrılmadan işte tüm ülke hep birlikte ödüyoruz.

Bakın, bundan tam on yıl önce, 4 Kasım 2016'da HDP Eş Genel Başkanları Sayın Selahattin Demirtaş ve Sayın Figen Yüksekdağ'la birlikte seçilmiş milletvekilleri gece yarısı evlerine düzenlenen baskınlarla gözaltına alındılar, sonra yargılandılar ve tutuklandılar. Sizin için kolay gelebilir; on yıl diyorum, on yıl. Ardından gelen tutuklamalarla Türkiye siyasetinde yeni bir dönem başladı. Yeni bir dönem diyorum çünkü o dönem yapılan operasyonlar Türkiye'deki rejim değişikliği çabalarından bağımsız elbette okunamaz. İşte, tüm detaylarını bugün DEM PARTİ Grup Başkan Vekili Sayın Sezai Temelli anlattı. O günden bugüne bu kayyum sistematiği ve kayyum pratiği yoğun bir biçimde devam ediyor.

İktidar sıralarında oturan vekillere sesleniyorum: İktidarın siyasi rakipleriyle sandıkta mücadele etmek yerine yargı süreçlerinden siyasi fayda sağlamaya çalışması elbette münferit değildir. O nedenle, 4 Kasım 2016'da yaşananları geçmişte kalmış bir siyasi operasyon olarak değerlendiremeyiz. Bundan on yıl önce nasılsa bugün de işte İBB davası ve Yeni Parti üzerine doğrultulan ceberut yargıyla da yapılmak istenen şey aynısıdır. Bu işleri yapanların hukuk mesleğine giriş nosyonları, bağımsız yargı değil siyaseti ve ülke gündemini belirlemektir; bundan eminiz. On yıl, bir ülkenin hukuk düzeni ve demokrasi anlayışının  sorgulanması için bizlerce yeterince uzun bir süre. Artık yaşanan hukuksuzlukları tespit etmekle de yetinemeyiz. Bu hukuksuzlukların tekrarını mümkün kılan siyasi ve kurumsal düzeni değiştireceğiz. Çünkü "kurumsal" diyorum. Neden böyle söylüyorum? İşte, değiştirmemenin sonuçları: Soygun, vurgun, adam kayırma, nepotizm, ahlaki çöküntüler ve elbette sıfır adalet; altını çizerek bir daha söylüyorum: Sıfır adalet.

Bakın, barış ve demokrasiden bahsediyorsak artık demokratik siyasetin önündeki yozlaşmış ve tiranlaşmış bu siyasi zihniyetle hesaplaşmamız gerekiyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, devam edin.

TURAN TAŞKIN ÖZER (Devamla) - Hukuk devletinden söz ediyorsak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının gereğini yerine getirmek zorundayız. Komisyon raporunu hep birlikte yayımladık. Orada, bu kararların uygulanmasıyla ilgili buradaki iktidar milletvekillerinin de iradeleriyle kendi imzaları var ama bakıyoruz, uygulanmıyor.

Yani şunu da sormak istiyorum: Neden barışa ve demokrasiye ilişkin atılması gereken adımları atmıyorsunuz? Merakla bekliyoruz. Demokrasiden söz ediyorsak seçilmişlerin görevlerini yapabilmesinin ve siyasi rekabetin yargısal müdahalelerden bağımsız yürütülmesinin güvencelerini de oluşturmak zorundayız. İktidarların siyasi hesapları değişebilir, ittifaklar değişebilir, siyasi ihtiyaçları değişebilir ancak hukuk bu değişikliklere göre eğilip bükülebilecek bir mekanizma değildir. Türkiye'nin ihtiyacı barış ve demokrasidir. Bakın, barış ama demokrasi demiyorum; barış ve demokrasi diyorum, hukuktur diyorum.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (Yeni Parti ve DEM Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Bursa Milletvekili Sayın Mustafa Yavuz.

Buyurun Sayın Yavuz.

AK PARTİ GRUBU ADINA MUSTAFA YAVUZ (Bursa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; DEM PARTİ Grubu tarafından verilen Meclis araştırması önergesi üzerine AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle Gazi Meclisimizi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Verilen önergeyle, 4 Kasım 2016 tarihinde Halkların Demokrasi Partisinin Eş Başkanları, Grup Başkan Vekilleri, milletvekilleri ve belediye eş başkanlarının yargısal süreçleriyle ilgili olarak Anayasa'mızın 98'inci maddesi ve Meclis İçtüzüğü'müzün 104 ve 105'inci maddelerine göre Meclis araştırması açılması talep edilmektedir. Talebe dönük olarak 4 Kasım 2016 tarihli HDP siyasetçileri hakkında yürütülen hukuki süreç ve mahkeme kararları irdelendiğinde yargılama konularının devlet birliğini ve bütünlüğünü bozma yani Türk Ceza Kanunu 302'nci maddeye muhalefet; silahlı terör örgütü ve yöneticiliği, Türk Ceza Kanunu 314'üncü maddeye muhalefet; suç işlemeye tahrik ve terör örgütü propagandası gibi konuların yer aldığı görülmektedir. Anlaşılacağı üzere konuyla ilgili süreç tamamen yargısal süreç olup hukukun ve yargının alanı içinde yer alması gereken bir durumdur.

Anayasa'mızda kuvvetler ayrılığı ilkesi benimsendiğine göre yasama, yürütme ve yargı erkleri farklı organlara verilmiş olup Anayasa'mızın 7'nci, 8'inci ve 9'uncu maddelerinde düzenlenmiştir. Kuvvetler ayrılığı ilkesince tamamen yargının konusu olan ve yargısal boyutta ele alınıp mahkemece hükme bağlanmış hususlarda Meclis araştırması açılması talebi amaca matuf olmadığı gibi kuvvetler ayrılığı ilkesine de uygun değildir. Anayasa'mızın 138'inci maddesinin üçüncü fıkrasında da belirtildiği üzere "Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz."

Diğer yandan, meseleyi değerlendirirken temel hak ve özgürlükler, Türkiye devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu, millî güvenlik gibi birçok meseleyi de birlikte ele almak gerektiğini özellikle belirtmek istiyorum. Bugün bizlere düşen görev, terör faaliyetleri ile ifade özgürlüğünü net olarak birbirinden ayırmaktır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

MUSTAFA YAVUZ (Devamla) -  Teşekkür ederim.

Gerekçede iddia edilmeye çalışıldığı gibi meselenin Kürt kökenli kardeşlerimizle hiçbir zaman ilgisinin olmadığını herkes bilmektedir; mesele, terör örgütü ve terör faaliyetlerine karşı duruştur.

Bugün bizlere düşen diğer bir görev de Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde iç cephemizi tahkim etmektir.

Bu duygu ve düşüncelerle Meclis araştırması önergesine grubum adına ret oyu vereceğimizi belirtiyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)             

BAŞKAN - Öneriyi oylarınıza sunuyorum...

SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Başkanım, söz istiyorum.

BAŞKAN - Oylayayım, vereyim söz.

SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Peki.

BAŞKAN - Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Sayın Temelli, buyurun. 

SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Tabii, her şeyden önce şunu belirteyim: Biz Kürt kökenli değiliz, Kürt'üz. Arkadaş bunu bir öğrense iyi olur.

Hatip burada bir sürü Anayasa maddesinden bahsetti ve kalkıp suçlamalardan bahsetti. Bir kere, o savcıların iddianamesini burada gelip gerçekmiş gibi anlatması, o yargılamanın nasıl olduğunun farkında olmadan bunları dile getirmesi her şeyden önce bu konudaki ciddiyetsizliğini gösteriyor. Madem bu konu üzerine konuşacaksınız, en azından o yargılamanın nasıl bir sürece tabi olduğunun farkında olarak gelin konuşun.

İkincisi, bir sürü Anayasa maddesinden bahsettiniz. E, siz bu kadar Anayasa'ya düşkünseniz Anayasa 83'ü de okuyup gelseydiniz, Anayasa 90'ı da okuyup gelseydiniz. Orada yasama dokunulmazlığının nasıl yer aldığını, Anayasa 90'ın nasıl bağlayıcı bir madde olduğunu da bilirdiniz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun.

SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ortada. Siz bu kararları yok sayıp, gelip savcı ağzıyla burada nasıl konuşuyorsunuz? Böyle bir şey bir siyasetçiye, bir milletvekiline yakışır mı? Burada bu yasama dokunulmazlıklarının yok sayılması nedeniyle siyasetin üzerinde bir vesayet olduğunu söylüyoruz. Siz bu vesayeti kabul mu ediyorsunuz?

Kuvvetler ayrılığına gelince tam da kuvvetler ayrılığı için bu araştırma önergesini getiriyoruz çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını, Anayasa Mahkemesi kararlarını dinlemeyen o yargıya dair tam da yargının bağımsızlığını savunacak yer bu Meclistir. Siz Meclisi mi baypas etmek istiyorsunuz?

Dolayısıyla, bunları bir kez daha siyasetin gündemine taşımak istiyoruz. Lütfen, bu konuda gerçekten tarafgir olarak değil yargının bağımsızlığını ve kuvvetler ayrılığını savunan bir yerden konuşun.

 

 

BAŞKAN - Yeni Parti Grubunun İç Tüzük'ün 19'uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutuyorum:

4/11/2026

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu 4/11/2026 Çarşamba günü (bugün) toplanamadığından grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük'ün 19'uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

 

 

 

Murat Emir

 

 

Ankara

 

 

Grup Başkan Vekili

 

Öneri:

Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ve arkadaşları tarafından, Kobani davasının hukuki ve anayasal boyutlarının incelenmesi, AİHM kararlarının uygulanmasındaki sorunların ve kamu kurumlarının sorumluluklarının araştırılması ile uluslararası yükümlülükler doğrultusunda gerekli hukuki ve kurumsal tedbirlerin belirlenmesi amacıyla 4/11/2026 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan (300 sıra no.lu) Meclis araştırması önergesinin diğer önergelerin önüne alınarak görüşmelerinin 4/11/2026 Çarşamba günkü birleşimde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN - Önerinin gerekçesini açıklamak üzere Yeni Parti Grubu adına Diyarbakır Milletvekili Sayın Mustafa Sezgin Tanrıkulu.

Buyurun. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

YENİ PARTİ GRUBU ADINA MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Diyarbakır) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

En başta söyleyeyim değerli arkadaşlar: Yani sonuçta "Kobane davası" olarak siyasi tarihimize geçmiş olan bu dava bir siyasi davadır. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve o dönem yargılanan ve hâlen tutuklu olan siyasetçiler hukuken değil siyaseten tutukludurlar. Türkiye'nin Kürt meselesinin siyasi rehinesi olarak şu ana kadar cezaevindeler ve o şekilde tutulmaktalar. "Neden?" diyeceksiniz. Burada yani bu sıralarda, AK PARTİ sıralarında avukat olan, hukukçu olan herhangi bir hukukçuya soralım: Yani on yıldır hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı olmadan cezaevinde tutulan kim var, kimler var? Değerli arkadaşlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları var, hem de birden fazla karar var. O kararlara rağmen cezaevinde tutulan kimler var? Dolayısıyla Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve arkadaşlarının sonuçta siyasi bir iradenin talebi doğrultusunda dokunulmazlıkları kaldırılmıştır bu Meclis tarafından, gözaltına alınmışlardır ve tutuklanmışlardır ve yine tahliyesi de sonuçta siyasi iradeyle olacaktır. O nedenle siyasetin konuşulduğu bu yerde bunları konuşmalıyız. Sonuçta mahkeme kararları falan var, devam ediyor falan ama biz de biliyoruz ki o mahkemeler doğrudan doğruya siyasetin talimatıyla hareket ettiler ve bugün de siyasetin talimatıyla hareket ediyorlar.

Bakın, yine, bir daha kayıtlara geçmesi için söylüyorum. Bu Mecliste çok konuştum, o zaman da bu Parlamentonun üyesiydim. Değerli arkadaşlar, Kobane kumpas davası denilen soruşturmaya, şu anda Yargıtay üyesi olan başsavcının doğrudan doğruya kumpasıyla Selahattin Demirtaş ve arkadaşları o soruşturmaya dâhil edildiler. Haklarında böyle bir soruşturma yok. 20 Mayıs 2016'da kaldırılmış dokunulmazlıklar ama Kobane davası geldiği zaman ve tutuklanması gerektiğine karar verildiği zaman böyle bir soruşturmaya dâhil edildiler. Burada belgeleriyle ortaya kondu, ben de ortaya koydum -belgeleri Meclisin arşivinde var- o şekilde dâhil edildiler ve o şekilde tutuklandılar. Hatırlayın, 2019 yılını hatırlayın, Sayın Erdoğan'ın dediklerini hatırlayın tahliye kararı verildiği zaman ama "Biz gereğini yaparız." dediler ve sadece ama sadece bir ay içinde istinaf mahkemesi kararı onayladı ve Selahattin Demirtaş'ı hükümlü hâle getirdiler. Bunları hepimiz biliyoruz değerli arkadaşlar. Bakın, şunu da bilin: Rahmetli Sırrı Süreyya Önder ile Selahattin Demirtaş aynı mahkemede yargılandılar, ben de izledim, aynı mahkemede, aynı gün ceza aldılar, aynı gün. Aynı gün cezaları kesinleşti ve aynı gün avukatları, Sırrı Süreyya Önder ile beraber Demirtaş için Anayasa Mahkemesine başvurdular. Sırrı Süreyya Önder'le ilgili olarak Anayasa Mahkemesi kararını verdi ve Sırrı Süreyya Önder -rahmetli- Kocaeli'den tahliye oldu. Bakın, aynı mahkeme kararı.

Şimdi burada hukukçuların vicdanına sesleniyorum: Anayasa Mahkemesi henüz Selahattin Demirtaş'la ilgili olarak, bu başvuruyla ilgili olarak dosyayı incelemedi ya! Hangi hukuk, hangi Anayasa? Size de soruyorum. Aynı mahkemenin kararı; bakın, Anayasa Mahkemesi bunu hâlen incelemedi. O yüzden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Demirtaş kararında diyor ki: "Ya, böyle Anayasa Mahkemesi mi olur?" Sonra Osman Kavala kararında söyledi "Böyle olur mu? Böyle bir iç hukuk yolu yaratılmış ama bu davaya bakmıyor, karar vermiyor." dedi. Şimdi, siz gelin, bize anlatın "Yok efendim, bu hukukidir. Yok, Anayasa’nın bilmem kaçıncı maddesi var. Yargı bağımsızlığı var." Size somut bir şey söylüyorum ya, somut.

Olay böyle değerli arkadaşlar, sonuçta bu dava siyasidir ve Selahattin Demirtaş 43 yaşında hapse girmiştir, bugün 53 yaşındadır ve bu Parlamento onun özgürlüğünü çalmıştır. Yarın öbür gün gerçek bir demokrasiye kavuştuğumuzda böyle kişisel özürlerle olmaz. Bu Parlamento, o hukuka aykırı, Anayasa'ya aykırı Parlamento kararı nedeniyle, burada, kamusal bir özür yasası çıkarmak zorundadır çünkü burada Anayasa ihlal edilmiştir. Anayasa'ya rağmen dokunulmazlıklar kaldırılmıştır, bu Parlamento tarafından kaldırılmıştır ve buna burada el kaldırılmıştır, Anayasa'ya aykırı olduğu bilindiği hâlde bütün bunlar yapılmıştır. Dokunulmazlıklar, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, adil yargılama hakkı, hepsi ihlal edilmiştir ve dahası, Selahattin Demirtaş davasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ilk defa Türkiye'yi sözleşmenin 18'inci maddesinden mahkûm etmiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - Yani Adalet ve Kalkınma Partisine ve yargısına demiştir ki: "Siz, Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarını siyasi saiklerle tutukluyorsunuz." Ve bunu ilk defa otuz beş yıllık tarihinde Demirtaş kararında vermiştir; 90'lı yıllarda böyle bir karar vermemişti ama o davada vermiştir. Böyle bir davadır.

Şimdi, bir sürecin içerisindeyiz. Ya, bu sürecin güveni bakımından bile, ama o yargıya bu güven bakımından bile bir adım attırmıyorsunuz, bir  adım attırmıyorsunuz. Neden incelemiyor istinaf mahkemesi, neden? Neden? Neden? Bunun bir izahı var mi? Tahliye talebi var, karar vermiyor olumlu veya olumsuz.

Değerli arkadaşlar, bir kez daha söylüyorum: Bu Meclis gün gelecek, bir kamusal özür yasasıyla o Anayasa değişikliğinden dolayı da özür dileyecek. İşte, o zaman Türkiye'nin Kürt meselesi de, barış meselesi de, özgürlük meselesi de çözülmüş olacak.

Hepinize saygılar sunuyorum. (Yeni Parti ve DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - İYİ Parti Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Buğra Kavuncu.

Buyurun. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)

İYİ PARTİ GRUBU ADINA MEHMET SATUK BUĞRA KAVUNCU (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bizim aslında bu meseleleri konuşacak, tartışacak hukuki zeminimiz bile yok arkadaşlar. Yargı kararlarını eleştirebilirsiniz, bazı kararlar hoşunuza gitmeyebilir ama yargı kararlarına uymamak, verilen kararlara riayet etmemek kabul edilemez ya da yargının tarafsız davranmaması, bu da kabul edilemez. Onun için söylüyorum, aslında biz bu konuları tartışacak zemini maalesef sizlerin iktidarında zaten kaybettik. Ne bu davada ne İBB davasında ne fon davasında -hepsini dâhil ediyorum buna- hukukun, adaletin olmasını geçtim, Türkiye'de maalesef hukuk ve adalet zemini kalmamıştır. Muhaliflere âdeta düşman hukuku uygularken kendi hırsızlıklarını arka kapılardan rica minnet ifadeye gönderen bir iktidarsınız siz.

Bakın, geçtiğimiz günlerde Sanayi Bakanı geldi; o Komisyon görüşmelerinde, bütçe görüşmelerinde de ifade ettim. Hani adaletten, hukuktan bahsediyoruz ya; arkadaşlar, mevcut Adalet Bakanına aktarılan binden fazla soru önergesi var. Ben Grup Başkan Vekilliği dönemimde bu bütçe görüşmelerinde her bakanın karnesini çıkardım acaba soru önergelerinin yüzde kaçına cevap vermişler diye; yüzde 50'sine, yüzde 80'ine, yüzde 90'ına veren var. Adalet Bakanının karnesi nasıl biliyor musunuz? Binin üzerinde soru önergesi var, vermiş olduğu cevap sıfır, tek bir soru önergesine cevap vermemiş. Nasıl sıfır olabilir diyorsunuz çünkü millet iradesinin seçtiğine saygı duymayan bir anlayış var karşımızda; gizli tanıklarla, düzmece davalarla siyasi operasyonlar yapan bir anlayış var. Gazetecileri susturan -az önce İsmail Saymaz'a da on dört yıl talepte bulunulmuş sadece bu fon kriziyle ilgili söylediklerinden dolayı- bastıran, keyfine göre hapseden bir anlayış bu; işte, bu, soru önergesine dahi cevap vermeyen, millet iradesini tanımayan bir anlayış; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, Anayasa Mahkemesine saygı duymayan bir anlayış; fon vurguncularının siyasi ayağına hiçbir şey yapamayan bir anlayış; oturduğu koltuğu dolduramayan bir anlayış. Milletle böyle boy ölçüşmeye kalkan bir anlayışla karşı karşıyayız ama hiç merak etmeyin, millet sandıkta o boyun ölçüsünü verecek; bundan herkes emin olsun. Hiç yakışmıyorsunuz arkadaşlar, hukukun ve adaletin en yakışmadığı cumhuriyet tarihinin gördüğü iktidarsınız siz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, devam edin.

MEHMET SATUK BUĞRA KAVUNCU (Devamla) - Bitiyorum zaten.

Bakın, siyaseten bambaşka, çok farklı, hatta tamamen birbirimizin zıddı anlayışlara sahip olabiliriz ama bizim gibi düşünmeyenlerin hukuksuzluğa uğraması bizim meselemizdir ve bu konuda özellikle bizim gibi düşünmeyenlerle alakalı hukuksuzluklara ses çıkarmak, ses vermek çok daha kıymetlidir, çok daha önemlidir diyorum.

Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Yeni Yol Partisi Grubu Mersin Milletvekili Sayın Mehmet Emin Ekmen.

Buyurun Sayın Ekmen. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)

YENİ YOL GRUBU ADINA MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Sayın Başkan, kıymetli milletvekilleri; Kobane davası olarak bilinen bir davanın 10'uncu yılı nedeniyle dün ve bugün konuşmalar yapıldı, şimdi 2'nci grup önerisi üzerinde konuşuyoruz. Dosyadaki teknik ayrıntılar, dosyanın yargılama süresi, hükmün kurulumu, arada geçen süre içerisinde yaşananlar çokça anlatıldı. Ben birkaç mevzuya dikkatinizi çekmek istiyorum.

Öncelikle şunu kabul etmek gerekiyor ki Türkiye'de yargı sistemi şu yüzyıl içerisinde çok az zaman aralıklarında ideal hukuk devletine yaklaştı, maalesef çoğunlukla bunun dışında kaldı; tek parti dönemi, darbeler dönemi, olağanüstü dönemler ve AK PARTİ'nin ilk on yılında Avrupa Birliğine uyum süreci içerisinde yaşanan birçok ilerlemeden sonra son on yıl içerisinde içine düştüğümüz hâl. O nedenle bir konu konuşulduğunda işte "Tarihte örneği yok." "Cumhuriyet tarihinde böyle bir şey olmamış." gibi sözleri ben iddialı bulurum ama şunu da çok net olarak ifade etmek istiyorum: 28 Şubat süreci yaşandığında genç bir avukat olarak birçok haksızlığa karşı hem müdafiydim hem vekildim; 28 Şubat süreci yaşandığında birçok sokak olayının içinde, birçok soruşturmada ve birçok yargılama dosyasındaydım. Hâkimler Genelkurmay salonunda brifing aldığında ertesi gün biz bunun yansımasını görüyorduk ama bugün itibarıyla üzülerek ve acı içerisinde ifade etmek zorundayım ki 28 Şubat döneminde yaşanan, yargı eliyle ortaya çıkan hukuk ihlallerinin katbekat fazlasını bugün yaşamaktayız. O dönem bir genel iklim var, bu genel iklime rağmen tahliyeler oluyor, bu genel iklime rağmen beraatler oluyor, bu genel iklime direnen hâkimler oluyor ama bugün bir irade dosyaları tek tek takip ediyor, herhangi bir konuda bir hâkim bir karar verdiğinde ertesi gün o hâkimin yeri değiştiriliyor. Kişilerin en mahrem bilgileri, özel telefonlarından elde edilen ve suçla ilişkili olmayan bilgileri kamuoyuna servis ediliyor. Bir polisin kayda aldığı bir hanımefendinin gece hâli bizzat devlet kurumları eliyle servis ediliyor ve iş ortada kalıyor; bir bakanlık diyor "Benim alakam yok." öbürü diyor "Yok." Peki, bütün bunlar bir otoriteyi ve gücü tahkim ederken toplumda yarattığı etki ne? Toplumda da büyük bir direnç geliştiriyor ve bundan iktidarınızın kazançlı çıktığını ya da çıkacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

MEHMET EMİN EKMEN (Devamla) - Bizim toplumumuzun temel kabulü "Devletin dini adalettir." cümlesinde kendini bulur ve İslam fıkıhçıları şunu tartışmışlar: "Adil ama kâfir bir hükümdarı mı tercih etmek lazım, zalim ama mümin bir hükümdarı  mı?"  Vardıkları hüküm şudur: "Kişinin imanı kendisine aittir, toplumu ilgilendiren onun adaletidir." Bugün böyle bir adalet ikliminde yaşadığımızı iddia edebilir misiniz? Sonuç mu alınıyor? Selahattin Demirtaş içeride; bir gün roman yazıyor, bir gün öykü, bir gün röportaj veriyor, bir gün resim çiziyor ama kendini var ediyor ve Selahattin Demirtaş gibi Şerafettin Can Atalay da Osman Kavala da son dönemde yargılaması süren, soruşturması süren, tutuklanan birçok arkadaş da içeride kendini var ediyor, direniyor ve dışarıda da bunun etrafında büyük halkalar gelişiyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET EMİN EKMEN (Devamla) - Dolayısıyla, gelin, bu inattan vazgeçin, AİHM kararlarını uygulayın; başta Selahattin Demirtaş ve arkadaşları olmak üzere, bugün siyasi bir ajandayla zulmen içeride tutulan başta siyasetçiler olmak üzere, medyacıları, gazetecileri ve sivil toplum örgütlerini salın; siz de vicdanen rahat eder, o gece derin bir uyku çekersiniz diyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL, CHP ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Tokat Milletvekili Sayın Kadim Durmaz.

Buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA KADİM DURMAZ (Tokat) - Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bizlere emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'mızın 2'nci maddesi "...demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir." diye devletimizi, ülkemizi tanımlar. Hukuk devleti olmak yalnızca kanun yapmak değil, Anayasa'ya, mahkeme kararlarına ve tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelere uymaktır. 2 barışçı güç vardır; biri adalet, diğeri de ahlak. Adaletsizliği engelleyecek gücün olmadığı zamanlar olabilir ama itiraz etmeyi beceremediğiniz zaman olmamalıdır.

Değerli milletvekilleri, Anayasa'mızın 90'ıncı maddesi açıktır, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla kanunlarımız arasında uyuşmazlık olduğunda uluslararası anlaşma hükümleri esas alınır der, Gazi Meclisimizin onayladığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Sözleşmesi'nin 46'ncı maddesi ve AİHM'nin kesinleşmiş kararlarına uyulmasını da zorunlu kılar. Ancak bugün ülkemizde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ve Anayasa Mahkemesinin hak ihlali kararlarının uygulanmaması ciddi bir hukuk güvenliği sorunu yaratmaktadır. Buradan soruyorum: Gazi Meclisimizin onayladığı uluslararası sözleşmeler ve Anayasa'mızın açık hükümleri ilgili kamu kurumları tarafından hangi gerekçelerle uygulanmamaktadır? Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı kurumların veya siyasi makamların takdirine bırakılamaz, bırakılmamalıdır.

Sayın Başkanım ve değerli milletvekilleri; Anayasa'mızın 83'üncü maddesi milletvekillerinin Meclis çalışmalarındaki sözlerini ve oylarını güvence altına almakta, yasama dokunulmazlığını düzenlemektedir. Anayasa Mahkemesinin Can Atalay ve Enis Berberoğlu kararları ile AİHM'in Selahattin Demirtaş hakkında verdiği ihlal kararları bu meselenin yalnızca kişilerle değil demokratik temsil ve hukuk temel haklarıyla ilgili olduğunu açıkça göstermektedir. Hukuk kişinin kimliğine, düşüncesine veya siyasi görüşüne göre değişmez ve değişmemelidir. Bizim savunduğumuz adalet yalnızca bizimle aynı düşünceler için değil herkes için olmalıdır. Nitekim, Genel Başkanımız Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun 2017 yılında Ankara'dan İstanbul'a yüzlerce kilometre yürüyerek yükselttiği "hak, hukuk, adalet" çağrısı evrensel talebin toplu bir ifadesiydi.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

KADİM DURMAZ (Devamla) - Değerli milletvekilleri, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı adil yargılanma hakkının temel güvencesidir. Biz cumhuriyetin bağımsızlığına, millî egemenliğimize ve milletimizin iradesine sahip çıkıyoruz ve çıkmak zorundayız çünkü güçlü, saygın bir devlet hukukun gücü üzerinde duran değil hukuka bağlı kalan bir devlettir. Devletimizin uluslararası insan hakları yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirdiği ve yargı kararlarının uygulandığı, herkesin adalete güven duyduğu bir hukuk düzenini savunuyoruz, savunmak da Gazi Meclisimizin görevidir diyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına Diyarbakır Milletvekili Sayın Serhat Eren.

Buyurun. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

DEM PARTİ GRUBU ADINA SERHAT EREN (Diyarbakır) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bugün 4 Kasım, on yıl önce Eş Genel Başkanlarımız sevgili Selahattin Demirtaş ve sevgili Yüksekdağ ve 12 milletvekili arkadaşımız evlerinden alındılar, gözaltına alındılar. O gece siyasi darbeyle başlayıp devam eden on yıllık hukuksuzluk Türkiye'de demokrasi ve adalet tarihine bir kara leke olarak kazındı. Milyonlarca insanın iradesine kelepçe vuruldu, seçilmiş irademiz zindanlara konuldu. 20 Mayıs 2016 tarihinde bu Genel Kurulda dokunulmazlıklar kaldırıldı, o gün iktidar vekilleri birlikte fotoğraf çekti. "Neyin zaferini kutladınız?" diye soruyoruz bugün. Bir siyasi partinin eş genel başkanlarının tutuklanmasını mı kutladınız? Milyonlarca oy alan bir siyasi partinin genel merkezinin polis zoruyla basılmasını mı kutladınız? Seçilmiş milletvekillerinin evlerinin basılmasını mı kutladınız? Sizin bu kutlamanız, bu zafer naralarınız bu ülkenin on yıllık kaotik sürecine mal oldu. Yasa onaylanır onaylanmaz mitingleri, basın açıklamalarını suç saydınız, röportajları suç saydınız, bir "tweet"le linç kampanyası başlattınız, arkadaşlarımızı ölümle andınız, sahte belgelerle, imzasız bilgi notlarıyla, itirafçı beyanlarıyla, gizli tanıklarla algı yarattınız, mahkemelerde tek bir gerçek kanıt sunamadınız. Yıllar sonra hakikat ortaya çıktı, bu kumpas davasından arkadaşlarımız beraat ettiler. Beraat ettiler ama özgür kalamadılar. Bu dosyada, bakın, 5 defa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi siyasi saiklerle siyasetçileri susturmak için bu kararın verildiğini ortaya koydu. İktidar "Hamlemizi yaparız." dedi, talimatı alan yargı arkadaşlarımızı tutsak etmeye devam ediyor. Dosya bir yılı aşkındır istinafta bekliyor, tahliye talebine ses yok. Kesinleşmiş mahkûmiyet kararı yok, on yıllık bir tutsaklık var. Bunun adı rehin politikasıdır. Bu, savaş ve çatışma dönemlerinin düşman hukukunu bugün de Kürtlere, devrimcilere, sosyalistlere uygulamaktır.

Bugün barış ve demokratikleşme adına yeni bir dönemin kapısını aralamaya çalışıyoruz. Meclis raporunda da demokratikleşme yönünde atılması gereken adımlar ortaya konuldu. Barışın samimiyeti sözlerle değil atılan adımlarla ölçülür. Kobani kumpas davasında hukukun gereğinin yerine getirilmesi barış ve demokratik toplum sürecinin önemli güvencelerinden biri olacak. Bunun için çerçeve yasa gerekmiyor, MGK onayı gerekmiyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

SERHAT EREN (Devamla) - Anayasa'yı uygulayın yeter; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini uygulayın yeter. Bir yandan barışın kapısını aralarken diğer yandan demokratik siyasetin kapısını kilitleyemezsiniz. On yıl geçti, mahkeme kararları ortada, hukuki yükümlülükler ortada. Eksik olan tek şey ne? Adalet. Adalet olmadan barış olmaz. Barışın yolu da Selahattin Demirtaş'ın, Figen Yüksekdağ'ın, Zeynep Karaman'ın, Pervin Oduncu'nun, Zeynep Ölbeci'nin, Dilek Yağlı'nın, Aynur Aşan'ın, Günay Kubilay'ın, Nazmi Gür'ün, Ali Ürküt'ün, Bülent Parmaksız'ın, İsmail Şengül'ün, Zeki Çelik'in ve tüm siyasi tutsakların özgürlüğünden geçer.

Hepsine yürek dolu selamlarımı iletiyorum, saygılar. (DEM PARTİ ve Yeni Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Erzurum Milletvekili Sayın Abdurrahim Fırat.

Buyurun Sayın Fırat. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA ABDURRAHİM FIRAT (Erzurum) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yeni Partinin grup önerisi üzerine söz almış bulunmaktayım. Aziz milletimizi ve Gazi Meclisimizi saygıyla selamlıyorum.

Türkiye'de hukuk devletinin, yargı bağımsızlığının, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ve demokratik siyasal temsilin korunması iktidarımızın önceliğidir. Bugün, bu kapsamda, ülkemizin geleceği adına yeni bir dönemin kapıları aralanmıştır. Yeni şeyler söylemenin ve ortak geleceğimizi kardeşlik temelinde yeniden güçlendirmenin önemini vurgulamak isterim. Bu vesileyle, güçlü bir devlet politikası olarak kararlılıkla yürütülen barış ve kardeşlik süreci üzerinde durmak istiyorum.

Milletimizin yarım asra yakın bir süredir omuzlarında taşıdığı ağır bir yükten kurtulmasını hedeflediğimiz tarihî bir dönemin içerisindeyiz. Terör, bu ülkeye yalnızca can kayıpları ve ekonomik zararlar vermemiş, nice ailenin ocağına ateş düşürmüştür. Kaybettiğimiz her canın ardında yarım kalmış bir hayat, tarifi mümkün olmayan acılar vardır. İşte bu nedenle, kararlılıkla ilerleyen süreç güvenlik meselesinin ötesinde insan hayatını, toplumsal huzuru ve nesillerin istikbalini esas alan tarihî bir sorumluluktur. Bizler bin yıldır aynı coğrafyada kader birliği yapmış büyük bir milletiz. Türk'üyle, Kürt'üyle, Arap'ıyla, farklı dilleri ve gelenekleriyle bu topraklarda ortak bir tarih ve medeniyet inşa ettik. Bizi birbirimize kenetleyen güç bütün farklılıklarımıza rağmen aynı vatanı, aynı bayrağı ve aynı geleceği paylaşma irademizdir. Bugün bize düşen bu tarihî kardeşliği daha güçlü bir toplumsal güvene dönüştürmektir. Çünkü bir devletin gerçek gücü fertleri arasında kurabildiği güven ve aidiyet duygusunda saklıdır. Millî birlik ve beraberlik temelinde kararlı bir iradeyle yürütülen terörsüz Türkiye süreci devletimizin gücünden ve milletimizin birliğinden taviz vermeden ilerlemektedir. Bu süreçte temel hedefimiz açıktır: Silahların tamamen devreden çıkarılması, örgütsel varlığa son verilmesi, şiddetin ülkemizin gündeminden kalıcı olarak silinmesi. Bu hedefe yürürken şehitlerimizin aziz hatırası, gazilerimizin fedakârlıkları ve ailelerin hassasiyetleri her zaman başımızın üzerindedir. Bu süreç onların fedakârlıklarını unutturmak değil, uğruna mücadele ettikleri huzurlu ve güvenli Türkiye'yi gelecek nesillere emanet etmektir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

ABDURRAHİM FIRAT (Devamla) - Unutmayalım ki çatışmaların ve şiddetin sona ermesiyle ortaya çıkacak her imkân gelecek nesillerimizin refahına katkı sağlayacak, adil, demokratik, çoğulcu ve sivil bir anayasaya zemin hazırlayacaktır. Bizim arzumuz, hiçbir annenin evladını şiddete kurban vermediği, hiçbir gencin geleceğinin terörün gölgesinde şekillenmediği bir Türkiye'dir. İnanıyorum ki kardeşliğimizi güçlendirdiğimiz, adaleti ve karşılıklı güveni hâkim kıldığımız ölçüde ülkemizin geleceğini de güvence altına alacağız çünkü bizim ortak paydamız Türkiye, ortak paydamız kardeşlik, ortak hedefimiz huzur ve güven içinde yükselen büyük ve güçlü bir Türkiye'dir.

Bu duygu ve düşüncelerle yüce Meclisimizi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Sayın Kahraman, buyurun.

 

 

MEHMET KARAMAN (Samsun) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; "sosyal güvenlikte reform" denilerek duyurulan 7538 sayılı Kanun'la binlerce engellinin kırk beş yıldır yürürlükte olan tek güvencesi engelli emeklilik hakları ellerinden alındı. Hiçbir geçiş süreci tanınmadı ve binlerce engelli birey mağdur oldu. Yıllarca zorluklara rağmen çalışan, emeklilik planı yapan engelliler bir anda hak kaybıyla karşı karşıya kaldı. Daha da çarpıcı olanı, emekli olmuş engelli vatandaşların dahi maaşları kesilmeye başlandı; sosyal güvenceleri de olmadığı için ilaç ve sağlık hizmetlerine erişemiyorlar. Kalp hastaları, kanserle mücadele edenler, epilepsi hastaları, uzuv veya organ kaybı bulunan, ciddi görme ve işitme kaybı yaşayan insanlar bu sürecin mağduru olanlar. Sayın Bakanın bu sürece müdahale etmesini bekliyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN - Sayın Genç, buyurun.

 

 

AŞKIN GENÇ (Kayseri) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Seçim bölgem Kayseri'nin Develi ilçesine bağlı Sindelhöyük'te geçtiğimiz günlerde 8 metre derinliğinde yeni bir obruk oluştu. Benzer çökmeler bu yıl aynı ovada daha önce de yaşandı. Mart ayında bir koyun obruğa düştü. Son olayda bir çoban, sürüsüyle birlikte faciayı kıl payı atlattı. Kuraklık ve iklim değişikliği yer altı su kaynakları üzerindeki baskıyı ne yazık ki artırıyor. Aşırı su çekimi ise zeminin dengesini bozarak obruk riskini büyütüyor. Develi Ovası'nın su kaynakları, tarım alanları ve hayvancılığı için düzenli ölçüm, etkin, sürekli denetim ve bilimsel risk haritaları gerekiyor.

Yetkililere soruyorum: Ovada yer altı su seviyesi nasıl izleniyor? Kaçak kuyular denetleniyor mu? Obruk riski taşıyan alanlar belirlendi  mi? Çiftçilerimiz nasıl bilgilendiriliyor? Yeni çökmeleri önlemek için hangi somut tedbirler alınıyor?

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum

 BAŞKAN - Sayın Becan...

 

TAHSİN BECAN (Yalova) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Öncelikle iş dünyamızdan Zorlu grubunun Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Ahmet Nazif Zorlu'yu kaybetmenin üzüntüsü içindeyiz. Kendisine Allah'tan rahmet, yakınlarına ve sevdiklerine sabırlar diliyorum.

Türkiye sanayisi alarm veriyor. Sadece üç ayda 1.373 imalat işletmesi kapandı ve konkordato ilan eden firmalar çığ gibi büyüyor. İmalat sanayisinde daralma 31'inci aya kadar ulaştı. Bunlar, kapanan fabrikalar, işsiz kalan emekçiler, borç batağına sürüklenen esnaf ve geleceğinden umudunu kesen sanayiciler demektir. Yalova gibi üretim ve sanayi kimliği güçlü bir kentimizde de bu tablonun sonuçlarını çok daha ağır hissetmekteyiz. Sanayicimiz yüksek faiz, artan enerji maliyetleri, pahalı ham madde ve finansmana erişim sorunlarıyla boğuşmaktadır. Fabrikalar kapanırken, üretim gerilerken, işsizlik büyürken ekonomiyi kim düzeltecek? Üreteni cezalandıran değil, üretimi destekleyen bir ekonomi anlayışına ihtiyacımız var.

BAŞKAN - Sayın Ateş...

 

TÜRKER ATEŞ (Bolu) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Bolu'da bitmeyen akıllı kavşak çalışması artık vatandaşın sabrını taşırdı. Bolu'nun otobana alternatif tek ana yolundaki çalışmalar Bolulunun canını da bezdirdi; esnaf mağdur, sürücüler mağdur, mahalle sakinleri mağdur. Peki, bu çalışmalar ne zaman bitecek? Daha önemlisi ortaya nasıl bir kavşak çıkacak? Bolu halkı trafik sorununa çözüm beklerken yeni sorunlarla karşı karşıya bırakılıyor. Bolu deneme yanılma yeri değildir. Kamu kaynakları harcanırken önce planlamaya yapılır, mühendislik hesapları yapılır, vatandaşın hayatı düşünülür. Bir kavşak yapacağız diye bir şehrin hayatı felç edilemez.

Sorumluları bir an önce çalışmalarını tamamlamaya ve açıklama yapmaya davet ediyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Sayın Öztürk...

 

 

HASAN ÖZTÜRK (Bursa) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Cemil Tugay AKP'ye katılmadan önce 15 Mayısta Buca'da Naim Süleymanoğlu'nun adını taşıyan spor tesisinin açılışında -ki ben de oradaydım- burada ülkemizin gurur duyacağı şampiyonların yetişeceğini ifade etmişti. Şimdi, o tesisin tam karşısında yaşayan, Naim'in hemşehrisi olan, 1989'da Bulgaristan'dan zorunlu göçe tabi tutulmuş, 90 yaşını bulan insanların yaşadığı 30 aileyi kışın ortasında sokağa atıyor. Ben de Bulgaristan muhaciriyim, bir muhacirin, bir ailenin otuz yılı aşkın süredir yaşadığı o evdeki umuda nasıl bağlandığını bilirim.

Sayın Tugay, 1 Ekim 2024'te bu aileler sizinle yüz yüze görüşmüş ve siz istinaf kararını bekleyeceğinizi söylemişsiniz ve söz vermişsiniz. Hemşehrilerim hâlâ o söze güveniyorlar ancak kapılarına neden yıkım kararları ile gidiliyor? Sayın Tugay sözünüzü tutun...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Oduncu Kutevi...

 

 

ZEYNEP ODUNCU KUTEVİ (Batman) - Teşekkürler Başkan.

Bugün Batman halkının iradesine vurulan darbenin, kayyum gasbının yıl dönümü. Hafızalarımızı tazeleyelim: Batman halkı sandığa gitti, özgür iradesiyle, tam yüzde 65 gibi ezici bir çoğunlukla kendi belediye eş başkanlarını seçti ancak halkın bu meşru ve demokratik tercihi bir gecede gasbedildi. Bugün içerisinden geçtiğimiz barış ve demokratik toplum süreci aynı zamanda demokratik siyaset inşa dönemidir. Bu sürecin samimiyet göstergesi olarak kayyum rejimini sonlandırmak bugünden atılması gereken bir adımdır. Bunun için yeni bir yasaya, anayasa değişikliğine ya da aylarca sürecek bürokratik süreçlere gerek yoktur. Bir imzayla gasbedilen bu irade hukuka geri dönülerek tek bir adımla geri verilebilir.

Kayyum uygulamalarına derhâl son verilmelidir ve irade gasbı bir daha yapılmamalıdır.

BAŞKAN - Sayın Işık Gezmiş.

 

 

ELVAN IŞIK GEZMİŞ (Giresun) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bir fındık sezonuna daha geride bıraktık, yine kaybeden fındık üreticisi oldu. Geçen sene bu zamanda 300-350 TL'ye satılan fındık bir yıl sonra şu anda 160-170 TL'ye satılıyor. Üreticinin emeği, alın teri, bir yıllık mücadelesi yine yok sayıldı. Fındık üreticisi mağdur oldu, fındık ticaretiyle geçinen esnafsa istikrarsız fiyat politikaları nedeniyle iflasın eşiğinde. Her geçen yıl yoksullaşan fındık üreticisinin hakkı kimlere aktarılıyor? TMO'nun açıkladığı alım fiyatının altında fındık satılması engellenmelidir. Mutlaka caydırıcı denetimler ve yaptırımlar yapılmalıdır. Fındığın gerçek sahibi üreticidir, emeğinin karşılığını almalıdır.

Soruyorum: Üreticinin emeğini koruyacak somut adımlar ne zaman atılacak?

BAŞKAN - Gündemin "Seçim" kısmına geçiyoruz.

 

 

BAŞKAN - Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonunda boş bulunan ve Yeni Parti Grubuna düşen 1 üyelik için Amasya Milletvekili Sayın Reşat Karagöz aday gösterilmiştir.

Oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Alınan karar gereğince denetim konularını görüşmüyor, gündemin "Kanun Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmına geçiyoruz.

1'inci sırada yer alan, Sivas Milletvekili Hakan Aksu ve Gümüşhane Milletvekili Celalettin Köse ile 83 milletvekilinin Türk Kızılay Kanun Teklifi ile İçişleri Komisyonu Raporu'nun görüşmelerine başlayacağız.

 

1. Sivas Milletvekili Hakan Aksu ve Gümüşhane Milletvekili Celalettin Köse ile 83 Milletvekilinin Türk Kızılay Kanunu Teklifi (2/3690) ile İçişleri Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 279) (Devam)

BAŞKAN - Komisyon yok.

Ertelenmiştir.

2'nci sırada yer alan, İstanbul Milletvekili Numan Kurtulmuş'un Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşması'nın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi ve Dışişleri Komisyonu Raporu'nun görüşmelerine başlayacağız.

 

2. İstanbul Milletvekili Numan Kurtulmuş'un Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi (2/3961) ve Dışişleri Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 295)[1]

BAŞKAN - Komisyon? Yerinde.

Komisyon raporu 295 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Alınan karar gereğince, teklifin tümü üzerinde siyasi parti grupları adına yapılacak konuşma süreleri en fazla 2 konuşmacı tarafından kullanılabilecektir.

Teklifin tümü üzerinde İYİ Parti Grubu adına ilk konuşmacı Kocaeli Milletvekili Sayın Lütfü Türkkan.

Buyurun. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)

İYİ PARTİ GRUBU ADINA LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı arasında imzalanan Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşması üzerine İYİ Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum.

 Bugün burada sadece 3 ülke arasında imzalanmış bir savunma anlaşmasını görüşmeyeceğiz. Türkiye'nin millî güvenliğini, dış politikadaki tercihlerini, askerî yükümlülüklerini ve gelecekte karşılaşabileceği savaş risklerini de ilgilendiren son derece önemli bir kararın eşiğindeyiz şimdi.

En başta şunu ifade etmek istiyorum: İYİ Parti olarak Pakistan'la da Suudi Arabistan'la da dostane ilişkilerin gelişmesine asla karşı değiliz. Savunma sanayisinde iş birliğine, ortak askerî eğitimlere, istihbarat paylaşımına da kategorik olarak karşı değiliz. Ancak dostluk başka şeydir, Türkiye'nin geleceğini belirsiz askerî yükümlülüklerin altına sokmak bambaşka bir şeydir. Bizim itirazımız iş birliğine değil, Türkiye'nin millî çıkarlarını yeterince güvence altına almayan, hukuki ve askerî sonuçları açıkça tanımlanmamış bu anlaşmanın mevcut hâlinedir.

Önce anlaşmanın en önemli maddesine bakalım. 2'nci madde ne diyor? "Taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı saldırı bütün taraflara yapılmış sayılacak." Peki, bunun anlamı nedir? Yarın Suudi Arabistan'ın Yemen'deki Husilerle yaşadığı çatışma yeniden büyürse ne olacak? Kızıldeniz'de Suudi Arabistan'a yönelik bir saldırı gerçekleşirse Türkiye hangi yükümlülüklerle karşılaşacak? Pakistan'ın Hindistan'la yaşadığı tarihî ihtilaflardan kaynaklanan bir askerî çatışmada Türkiye'nin pozisyonu ne olacak? Anlaşma bu sorulara yeterince cevap vermekten maalesef âciz.

Dahası, saldırının bir devlet tarafından mı, yoksa devlet dışı silahlı bir örgüt tarafından mı gerçekleştirilmiş olması gerektiği de açıkça belirtilmemiş bu anlaşmada; bizim için asıl mesele bu. Türk askerinin ne zaman, nerede, hangi şartlarda görev yapacağına, başka ülkelerin yaşadığı krizler üzerinden karar verilmesine izin veremeyiz. Türkiye'nin güvenliği başka ülkelerin bölgesel rekabetlerinin sonucu hâline getirilemez.

Askerî yardım yükümlülüğünün de kapsamı yeterince açık değil bu anlaşmada. İşte bizim tam itirazımız da bu belirsizliğedir.

Sayın milletvekilleri, bu anlaşmanın bir başka önemli sorunu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesine gösterilen yaklaşımdır. Anlaşma 7 Ağustos 2026'da imzalanmış, 21 Ekimde Meclise sunulmuş ancak -muhalefet şerhimizde de belirttik biz bunu- daha önce Meclis onayı alınmadan, 31 Ağustosta İstanbul'da ilk komite toplantısı, 5 Ekimde de Riyad'da 2'nci toplantının yapıldığı belirtiliyor. Riyad'da sekretarya kurulmuş, ilk genel sekreterin atandığı ifade ediliyor. Şimdi, iktidara ve Sayın Komisyon Başkanımıza soruyorum buradan: Bu anlaşma henüz Meclisten geçmemişken hangi hukuki yetkiye dayanarak anlaşmanın öngördüğü kurumları işletmeye başladınız? Anlaşmanın 16'ncı maddesinde yürürlüğe giriş şartı açıkça düzenlenmişken bu faaliyetlerinin hukuki niteliği nedir? Bunlar yalnızca hazırlık toplantıları mıdır, yoksa bağlayıcı kararlar da alınmış mıdır? Hazırlık faaliyetleri ile hukuken bağlayıcı işlemleri birbirinden ayırmak zorundasınız. Anayasa’nın 90'ıncı maddesi uyarınca Meclisin uygun bulma yetkisini bir formalite olarak göremezsiniz. Türkiye Büyük Millet Meclisi yürütmenin aldığı kararları sonradan tasdik etmekle görevli bir noter makamı değildir. Bu Meclis millet adına egemenlik yetkisini kullanan, Türkiye Cumhuriyeti'nin en yüksek demokratik temsilî makamıdır. Millî güvenliğimizi ilgilendiren antlaşmalar önce burada tartışılmalı, yükümlülükler açıklanmalı, ondan sonra yürürlüğe konulmalıdır.

Şimdi, anlaşmanın adına geçmek istiyorum arkadaşlar: Mekke Anlaşması. Mekke bütün Müslümanlar için mukaddes bir şehirdir. Mekke'nin kutsiyetini tartışmak hiç kimsenin de haddine değildir. Ancak tarihte mukaddes şehirlerin isimlerinin siyasi ve askerî projelerle meşruiyet kazandırmak amacıyla kullanıldığı birçok örnek vardır, üstelik bunun en acı örneklerinden birini bizzat Osmanlı Devleti yaşamıştır.

Sayın Grup Başkan Vekili, tarih 1916, Birinci Dünya Savaşı devam ediyor; Osmanlı Devleti Çanakkale'den Kafkasya'ya, Irak'tan Filistin'e birçok cephede var olma mücadelesi veriyor. Tam bu sırada, Hicaz'da Mekke Emiri Şerif Hüseyin Osmanlı Devleti'ne karşı isyan hazırlıklarını başlatıyor. 1915 yılında İngilizlerin Mısırlı Yüksek Komiseri var, Henry McMahon; onunla yürütülen yazışmalar sonucunda İngiltere'nin de desteğini alıyor Şerif Hüseyin ve Haziran 1916'da Osmanlı Devleti'ne karşı Arap isyanını başlatıyor. 10 Haziranda Mekke'de isyan ilan ediliyor, İngiltere de bu isyana silah, para ve askerî destek veriyor. İsyan lideri Şerif Hüseyin yalnızca siyasi bağımsızlık peşinde de değil o zaman, Osmanlı halifesinin dinî otoritesine alternatif oluşturabilecek bir konum elde etmeye çalışıyor. 

Burada dikkat çekici olan nedir biliyor musunuz? İngilizler Osmanlı Devleti'ne karşı yürüttükleri mücadelede Mekke'nin İslam dinindeki itibarını ortaya koyup ondan yararlanmaya çalışıyorlar yani bir tarafta Osmanlı ordusu İngilizlerle savaşırken, diğer taraftan İngilizler Mekke merkezli bir isyanı destekliyorlar. Sonuç ne oluyor? Hicaz demir yolu saldırıya uğruyor, Osmanlı ordusunun ikmal hatları kesiliyor, ahfadı olmaktan büyük onur duyduğum Medine müdafisi Fahreddin Türkkan Paşa ve askerleri ağır şartlar altında direnişlerini sürdürüyorlar. Osmanlı Devleti savaşın en zor günlerinde kendi topraklarında yeni bir cepheyle karşı karşıya kalıyor ve savaşın sonunda İngiltere ile Fransa bölgeyi kendi talepleri doğrultusunda şekillendiriyorlar.

Nerede başlıyor isyan? Mekke'de. Osmanlı ne oldu? Dağıldı, o toprakları kaybetti.

Burada tarihî bir gerçeğin altını çizmek istiyorum, 1916'daki isyanı başlatan Şerif Hüseyin bugünkü Suudi Arabistan'ı yöneten kraliyet ailesinin hanedan mensubu değildir, o Haşimi hanedanındadır. Dolayısıyla, tarihî sorumluluğu doğru kişilere de yüklemek gerek ancak çıkaracağımız ders hiç değişmiyor. Kutsal bir şehrin adını taşımak hiçbir siyasi projenin doğruluğunun veya millî çıkarlarımıza uygunluğunun teminatı değildir. Bu tarihî örneği yalnızca biz hatırlamıyoruz; bakın, Malezya'daki PAS partisinin Genel Başkanı Abdul Hadi Awang da Eylül 2026'da bir yazı yayınlanmış, makale yayınlamış, Mekke'nin geçmişte Osmanlı hilafetine karşı başlatılan Arap isyanında nasıl kullanıldığını anlatmış -buradaki örneğindeki gibi- ve bugün de Mekke'nin kutsiyetinin siyasi amaçlara alet edilmemesi gerektiğini savunuyor Malezya'daki partinin Genel Başkanı.

Ben buradan iktidar soruyorum: Bir anlaşmanın adına Mekke yazdığınızda o anlaşmanın Türkiye'nin millî çıkarlarına uygun olduğu kendiliğinden mi kabul edilecek yani Mekke olunca her şey bitti mi? Bu anlaşmaların adına değil biz maddelerine bakarız, Türkiye'ye yüklediği sorumluluklara bakarız. Kutsal şehirlerin adını siyasi kararlarınızın sorgulanmasını engelleyen bir kalkan olarak kullanamazsınız. Mekke'nin kutsiyeti bütün Müslümanların ortak değeridir, Türkiye'nin millî güvenliği ise Türkiye Cumhuriyeti devletinin sorumluluğundadır. Bu iki kavramı da birbirine karıştırmamanız gerekiyor.

Bir başka önemli konu var, anlaşmanın terörle mücadeleye ilişkin 5'inci maddesi. "Taraflar terörizmle mücadelede ortak hareket edecekler." diyor, çok güzel. Peki, hangi terör örgütüne karşı? Türkiye'nin PKK/YPG konusundaki hassasiyetleri ile Suudi Arabistan'ın öncelikleri aynı mı, merak ediyorum Sayın Başkan. Arkasından, Türkiye'nin FETÖ konusundaki değerlendirmeleri diğer iki ülke arasında aynı şekilde paylaşılıyor mu? Suudi Arabistan'ın Müslüman Kardeşler hareketine yaklaşımı ile Türkiye'nin yaklaşımı aynı mı? Olmadığını siz de biliyorsunuz. O hâlde ortak bir terör tanımı ve tehdit değerlendirmesi olmadan nasıl operasyonel bir iş birliği yapacaksınız? Hangi istihbaratı hangi amaçla paylaşacaksınız? Türk istihbaratının yıllar içinde büyük emekler vererek oluşturduğu birikimi hangi güvenceyle koruyacaksınız? Bunların cevapları anlaşmada yeterince açık değildir. Biz Türkiye'nin terörle mücadelesinin başka ülkelerin siyasi önceliklerine göre şekillenmesini kabul etmiyoruz.

Türkiye aynı zamanda NATO ülkesi. Biz yetmiş yılı aşkın süredir NATO'nun kolektif savunma sisteminin içerisindeyiz. Bu anlaşma mevcut NATO yükümlülüklerimizi ortadan kaldırmıyor ancak yeni bir güvenlik mekanizması oluşturur. İstihbarat paylaşımı var, askerî konuşlanma var, lojistik destek var, savunma teknolojilerinin paylaşımı var. Peki, bu mekanizmanın NATO'yla koordinasyonu nasıl sağlanacak? NATO kapsamında edinilen gizli bilgilerin korunması nasıl güvence altına alınacak? Savunma sanayisinde üçüncü ülkelerden alınan teknolojilerin paylaşımından doğabilecek hukuki sorunları nasıl çözmeyi düşünüyorsunuz? Türkiye'nin savunma sanayisi kazanımları üzerinden başka ülkelerin dolaylı hak iddiaları doğabilecek mi? Bütün bu soruların açık cevaplar hiç yok bu anlaşmada.

Üstelik anlaşmanın 8'inci maddesine göre kurulacak komitenin sekreteryası da Suudi Arabistan'da olacak.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) - İlk genel sekreter Pakistan vatandaşı olacakmış. Bunun Türkiye açısından doğuracağı kurumsal ve siyasi sonuçlar da yeterince tartışılmış değil. Biz Türkiye'nin güvenliğini güçlendirecek her türlü iş birliğine varız ancak Türkiye'yi başka ülkelerin güvenlik politikalarına bağımlı hâle getirecek düzenlemelere karşıyız.

Anlaşmanın 16'ncı maddesinde "Anlaşma süresiz olarak yürürlükte kalacak." deniliyor. Ne kadar ucube bir madde bu. Taraflar on yıl boyunca olağan çekilme mekanizmasını da kullanmayacaklar, on yıl boyunca. Düşünün, Orta Doğu'da on yıl içinde kaç tane savaş olabilir, kaç hükûmet değişebilir, kaç ittifak kurulup dağılabilir, Pakistan ile Hindistan arasındaki bu ilişki hangi noktaya gelebilir, Suudi Arabistan'ın bölgesel politikaları nasıl değişir, Türkiye'nin öncelikleri nasıl değişecek, nasıl şekillenecek? Bütün bunlar belirsizken Türkiye neden on yıl boyunca bu anlaşmadan doğal yolla çekilmeyeceği bir yükümlülük altına giriyor?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) - Müsaade eder misiniz?

BAŞKAN - Kimseye vermedim.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) - Peki efendim.

Uluslararası hukukta anlaşmaların sona ermesine ilişkin başka yolların bulunması bu hükmün yarattığı siyasi ve hukuki sakıncayı ortadan kaldırmıyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir daha tekrarlıyorum, hiçbir kutsal isim, içeriğindeki eksiklikleri giderilmemiş bir anlaşmayı sorgulanamaz hâle getiremez.

Teşekkür ederim. (İYİ Parti, CHP ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Peki, teşekkür ederim.

İYİ Parti Grubu adına ikinci söz Muğla Milletvekili Metin Ergun'a aittir.

Buyurun. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

İYİ PARTİ GRUBU ADINA METİN ERGUN (Muğla) - Hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Adı güzel, içeriği istifhamlarla dolu bu anlaşmayla ilgili oluşum sürecindeki usul ve esaslara geçmeden önce bazı hususlara açıklık getirmek istiyorum. Sayın Başkanım, Komisyon Başkanı başta olmak üzere ifade ediyorum, biz İYİ Parti olarak iktidardan gelen her şeye kategorik olarak "Hayır." demiyoruz ama birileri gibi her şeye "Evet." de demiyoruz; inceliyoruz, bakıyoruz, bizim birikimlerimize göre doğru ise "Evet." diyoruz, yanlış ise "Hayır." diyoruz. Yani yeminli evetçi veya yeminli hayırcı değil İYİ Parti, inceliyoruz.

Şimdi, bu anlaşmaya başlamadan önce bir de şunu söyleyeyim: Muhteremler, Türk'ün Mekke'yi, Medine'yi savunması için anlaşmaya ihtiyacı yok, öncelikle bunu söyleyeyim. (İYİ Parti sıralarından alkışlar) Yani herhangi bir anlaşmaya ihtiyacımız yok bizim, biz bunu tarih boyunca yaptık ve yapmaya da devam edeceğiz. İYİ Parti olarak Türkiye'nin savunma ve güvenlik alanında uluslararası iş birliği geliştirmesine karşı değiliz; tam tersine, değişen bölgesel dengeler ve tehditler karşısında diplomatik, askerî, stratejik ilişkilerimizi güçlendirmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Ancak bizim için asıl mesele, bu tarz iş birliği girişimlerinin hangi şartlarda oluşturulacağı, ne tür yükümlülükler doğuracağı ve hangi stratejik hedeflere hizmet edeceğidir, bu bizim için önemlidir. Millî güvenlik anlaşmaları yeterli hukuki güvence, demokratik denetim ve stratejik değerlendirme olmadan hayata geçirilmemelidir. Görüşmekte olduğumuz Mekke Anlaşması -adı güzel olan, içeriği istifhamlarla dolu olan bu anlaşma- ortak savunmadan terörle mücadeleye, istihbarat paylaşımından askerî konuşlanmaya, savunma sanayisinden lojistik desteğe uzanan geniş bir iş birliği öngörmektedir. Peki, tamamen askerî bir anlaşma niçin Millî Savunma Komisyonunda görüşülmedi? Baştan sona askerî, bütün kelimeleri, bütün hükümleri askerle alakalı olan bir anlaşma niçin Türkiye Büyük Millet Meclisinin Millî Savunma Komisyonunda görüşülmedi? Buna bir açıklık getirilmesi gerekir diye düşünüyorum.

Anlaşma metnine göre, taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı saldırı bütün taraflara yapılmış sayılmaktadır, metin bu. Bununla birlikte, askerî yardımın kapsamı tarafların imkân ve kabiliyetlerine bırakılmış. Bu durumda, Türkiye hangi koşullarda askerî destek vermek zorunda kalacaktır, açıklanmalıdır. Desteğin sınırı ne olacaktır? Hangi durumlarda askerî, siyasi ya da lojistik katkı beklenecektir? Bu sorulara cevap verilmelidir. Çünkü güvenlik anlaşmalarında yalnızca siyasi irade değil, bu iradenin doğuracağı somut yükümlülükler de öngörülebilir olmalıdır.

Muhterem milletvekilleri, bir diğer temel mesele, Lütfü Bey de bahsetti, demokratik denetim ve şeffaflıktır. Anlaşma 7 Ağustosta imzalanıyor, 21 Ekimde Meclise sunuluyor, kamuoyu bu süreç içerisinde bilgilendirilmiyor,  Meclis dâhil hiç kimsenin hiçbir şeyden bilgisi yok. Millî güvenlik, demokratik denetimi ortadan kaldırmaz. Bunu, öncelikle Meclisin kabul etmesi gerekir. Meclisin bilgi alma ve denetim yetkisi baypas edilmiştir, edilmemelidir. Niçin baypas edilmiştir? Şundan dolayı, Lütfü Bey de bahsetti: Anlaşma  bizim açımızdan daha yürürlüğe girmeden, Mecliste onaylanmadan bir komite kuruluyor ve bu komite 2 defa toplantı yapıyor; biri 31 Ağustosta, biri 5 Ekimde. Ayrıca sekretarya kuruluyor. Anlaşma kabul edilirse daha yeni yürürlüğe girecek, Resmî Gazete'de yayımlanınca yürürlüğe girecek. Sekretarya kuruluyor, ilk sekreter atanıyor bile. Bu nasıl bir demokratik denetim? Bu, aslında Türkiye'nin yaşadığı rejimin özetidir. Yani partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin özeti budur. Demokratik denetim baypas edilmiştir, onay makamına döndürülmeye çalışılmaktadır.

Yine, 16'ncı madde yürürlüğün son onay belgesinin sekretaryaya tevdi edilmesiyle başlayacağını belirtiyor ama bu anlaşmada buna uyulmamış. Henüz yürürlüğe girmemiş bir anlaşma kapsamında bu kurumsal işlemler hangi hukuki dayanakla gerçekleştirilmiştir? Bunun, açıkçası, izahını bekliyoruz Sayın Komisyon Başkanından.

Sayın Başkan, izahını bekliyoruz.

Peki, Türkiye'nin öncelikleri ile diğer tarafların tehdit algıları örtüşmekte midir? Ülkemiz açısından doğrudan tehdit oluşturan terör örgütleri konusunda ortak tutum nasıl sağlanacaktır? Bizim terörle ilgili tanımımızda bile farklılık var incelediğimiz zaman. Bölgesel hareket ve örgütlere ilişkin farklı yaklaşımlar iş birliğini nasıl etkileyecek bu süreç içerisinde? Bunların netlik kazanması gerekir, bunun tartışılması gerekir, böyle bir anlaşma imzalanmadan önce bunun kamuoyunda tartışılması gerekir. Ortak tehdit tanımı ve uygulama esasları belirlenmeden operasyonel iş birliği beklentisi karşılıksız kalabilir. Türkiye zaten bir ittifakın üyesidir ve kolektif savunma yükümlülükleri bulunmaktadır Türkiye'nin. Yeni mekanizmanın müttefiklerimizle uyumu, istihbarat paylaşımı, askerî konuşlanma, lojistik destek ve savunma sanayisi iş birliğinin mevcut ittifak ilişkilerimize etkisi açıklanmalıdır, irdelenmelidir. Bu anlaşma hangi güvenlik açığımızı kapatacak, Türkiye'ye hangi somut katkıyı sağlayacak, mevcut güvenlik mimarisini tamamlayacak mı yoksa paralel yapılanmaya mı dönüşecektir? Anlaşmayı değerlendirirken anlaşmanın mevcut bölgesel çatışmalara bizi taraf yapma riski dikkate alınmalıdır, böyle bir risk vardır çünkü Yemen ve Kızıldeniz'deki yaşanan çatışma ve gerilimler oldukça riskli ve yıkıcı bir şekilde devam etmektedir. Genel Başkanımızın da ifade ettiği gibi yarın Suudi Arabistan İran'la çatışırsa ne yapacağız? Türkiye de o savaşın tarafı mı olacaktır? Bu anlaşma bunu mu getiriyor? 1639'dan beri sınırlarımızın değişmediği bir komşuyla başkasının hesabına -cümleyi bilerek kullanıyorum- savaşmayı mı konuşacağız? Mehmetçik başka devletlerin siyasi tercihlerinin bedelini mi ödeyecektir? Bunlar açıklanmalıdır. Kendi dış politika seçeneklerimizi neden Riyad'ın önceliklerine göre belirleyelim?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Tamamlayın, buyurun.

METİN ERGUN (Devamla) - Türkiye neden sınırları, tehdidi ve nihai mahiyeti belirsiz yeni bir askerî yükümlülüğün içine sokulmaktadır? Bu soruların cevabını ve açıklamasını bilmek istiyoruz. On yıl süreyle geçerli olacak bir anlaşma, az önce de ifade edildi, on yıl boyunca bölgemizdeki ve dünyadaki mevcut koşulların aynı kalacağını kim garanti edebilir? Maliyet hesaplaması, uygulama esasları belirlendi mi? İYİ Parti olarak bizim itirazımız iş birliğine değil belirsizliğedir, ortak savunmaya değil sınırları çizilmemiş yükümlülükleredir, gelişen diplomatik ilişkilere değil millî çıkarlarımızın yeterince güvence altına alınamamasınadır. Sonuç olarak, Türkiye'nin askerî ve mali yükümlülükleri, terörle mücadelede ortak tehdit tanımı, bölgesel çatışmalara taraf olma riskine karşı güvenceler, yürürlük öncesi kurumsal faaliyetlerin hukuki dayanağı ve on yıllık çekilme kısıtlaması açıklığa kavuşturulmalıdır.

Hepinize saygılarımı sunuyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına ilk olarak Tekirdağ Milletvekili Sayın Faik Öztrak.

Buyurun Sayın Öztrak. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA FAİK ÖZTRAK (Tekirdağ) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dünyada eski ölürken yerine gelecek henüz belirsiz. Bölgemizde dengeler değişirken süren savaşların maliyeti sadece Orta Doğu ve Karadeniz'de değil dünyada da taşıması güç seviyelere ulaşıyor. Küresel tedarik zincirleri kopuyor, emtia fiyatları ve enflasyon kontrol edilemiyor, sınır güvenliği, göç gibi pek çok konuda insanlığa çıkan fatura ağırlaşıyor. Böyle bir ortamda bölge dışında sağlanan güvenlik garantilerinin tek başına sorunları çözmeye yetmediği de artık açıkça görülüyor. Amerika Birleşik Devletleri, artık, güvenlik yükünü paylaşma söylemine geçti; ülkeleri kendi göbeklerini kesmeye zorluyor, bölge dengeleri hızla değişiyor, dönüşüyor. Bu şartlar altında Türkiye gibi ekonomik siyasi askerî ve diplomatik kapasitesiyle küresel ve bölgesel düzeyde söz sahibi olabilen orta güçlerin yan yana gelmesi, dışarıdan müdahalelere paylaştırma planlarına karşı bölge ülkelerinin kendi güvenliklerine sahip çıkması kaçınılmaz bir zorunluluk olarak önümüzde duruyor. Türkiye bu tabloda gerekli adımları atmak, ekonomide, kültürde, diplomaside etkili bir güç olmak zorunda; bunu biz yapmazsak başkaları yapar, bize de bu güçlerin karşısında edilgen hâle gelmek düşer.

Bu anlaşma Türkiye'ye NATO dışında merkezinde kendisinin yer aldığı ama NATO'ya paralel yeni bir bölgesel güvenlik yapısı kurma imkânını da sunuyor. Doğu-batı dengesinde yeni bir otonom alan açan bu anlaşma bu yönüyle de özel bir önem taşıyor.

Diğer taraftan, İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'ın anlaşmaya katılmaya hazır olduklarını söylemesi, Suriye Dışişleri Bakanının Orta Doğu'nun ortak savunma sistemleri ve caydırıcılık ihtiyacına vurgu yaparak anlaşmaya katılmayı değerlendirdiğini açıklaması, yine Mekke Antlaşması'na taraf ülkelerin Dışişleri Bakanları ile İran Dışişleri Bakanının Tahran'da bir araya gelmeleri ayrıca dikkate değerdir. Mekke Anlaşması'nın savunma ve caydırıcılık sınırları içinde kalması, İran'la güvenlik diplomasisinin koparılmaması bölgede yeni bir Şii-Sünni çatışmasının önüne geçmenin de garantisidir.

Değerli milletvekilleri, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bölgemizin dışında sağlanan güvenlik garantilerinin, ithal güvenlik şemsiyelerinin bölgemizin sorunlarını çözemeyeceğini ilk defa bugün söylemiyoruz. Cumhuriyetimizin ilk yıllarından itibaren benimsediğimiz "Yurtta sulh, dünyada sulh." ilkesini cumhuriyetimiz hiçbir zaman bölge ve dünyayla irtibatını kesmek, kendini bölgeden ve dünyadan soyutlamak olarak algılamadı, aksine barış ve istikrar için sürekli ihtiyat içinde olmayı, savaşı önlemek için bölgesel iş birliklerinin caydırıcılığını kullanmayı, barış için her yolu açık tutmayı benimsedi. Cumhuriyetimizin ilk yıllarında 1930'larda yayılmacı politikalara karşı batı sınırımızda güvenliğimizi sağlamak için imzaladığımız Balkan Antantı'na, yine aynı dönemde doğu sınır güvenliğimiz ve bölgesel istikrarı sağlamak için imzaladığımız Sadabat Paktı'na uzanan tarihsel zemine baktığımızda bu anlayışı görürüz. Biz baştan beri bu anlayıştayız, 2018 seçimlerinden bu yana söylediğimiz "Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı" bu tarihsel arka plandan süzülüp gelir. 2020'deki kurultay beyannamemizde de açıkça belirttik; Orta Doğu'nun sorunlarını bölge dışı güçler çözemez, gelin, Türkiye, İran, Irak ve Suriye bir araya gelsin, 4 komşu ülkenin lideri aynı masaya otursun, bölgede barış, huzur ve istikrar için Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı (OBİT)'i kuralım dedik. Bugün yaşadıklarımız, bu antlaşma da bunun devamıdır. Hükûmetin geçen yılların ardından bugün Orta Doğu'nun meselelerinin çözümünün bölge dışındaki güçlere ihale edilmesini önleyen bir çizgiye gelmiş olması yani bizim 2018'de söylediğimiz ama o zaman kimsenin pek dikkat etmediği noktaya gelmesi bugün önemlidir.

Değerli milletvekilleri, ağustos ayı başında imzalanan bu anlaşmanın ancak kasım ayında görüşülmesi önemli bir eksikliktir, bunun burada altını çizmek isterim. Komisyon aşamalarında ayrıntılarıyla dile getirdiğimiz çekincelerimiz vardır. Anlaşmanın ilk maddesinde "taraf ülkelerin egemenlik, sınır ve toprak bütünlüğünün tehdit edilmesi ve tehlikeye düşmesi durumunda bunların bertaraf edilmesi için tüm yöntemlerin kullanılması" ifadesi açıklığa kavuşturulmaya muhtaçtır. Tehdit tanımı nedir? Bir ülkenin hangi durumlarda tehlikeye düştüğü kabul edilecektir? Bunlar belirsizdir. Bizim olmazsa olmazımız, milletimizin evlatları Mehmetçik'imizin ve Türk Silahlı Kuvvetlerimizin önü sonu belli olmayan maceralara sürüklenmemesidir. Bu çerçevede, Anayasa'mızda Türk askerinin yurt dışına gönderilmesine izin verme yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde olduğunun açıkça belirtildiğini hatırlatmak isterim. Her ne kadar, bu anlaşmanın NATO Anlaşması'na benzetilen 2'nci maddesi taraf ülkelerden birinin silahlı saldırı ya da askerî saldırganlığa uğraması durumunda diğer taraf ülkelerin derhâl yardım edeceklerini düzenliyorsa da arkasından gelen cümle, böyle bir durumda sağlanacak desteğin kapsam ve niteliğine ihtiyaç duyulan yardımın objektif değerlendirilmesinden sonra karar verileceğini ifade etmektedir, esas olan da bu cümle olmalıdır.

Diğer taraftan, Anayasa'mızın 92'nci maddesindeki Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalar istisnası, millet iradesinin tecelligâhı Meclisimizi böyle bir durumda baypas etmek için hiçbir şekilde kullanılmamalıdır. Alınacak her kararda Anayasa'mızın lafzı ve ruhunun birlikte gözetildiğinin takipçisi olacağız.

Yine, Mekke Anlaşması "terörizmin tüm çeşit ve tezahürleriyle mücadele" diyerek anlaşmanın kapsamını ucu bucağı belli olmayan çok geniş bir alana yaymaktadır. Tarafların müştereklerde birleşmesi önemli olmakla birlikte, şüphesiz ki kendi ulusal güvenlik öncelikleri de vardır. Örneğin, anlaşmaya taraf ülkelerden Suudi Arabistan, Husileri terör örgütü olarak kabul etmektedir ama Türkiye ve Pakistan bunu böyle değerlendirmemektedir. Yine, Suudi Arabistan'ın Yemen ve Körfez güvenliğine ilişkin kaygıları, Pakistan'ın Hindistan'la ilişkileri savunma mekanizmasının uygulama alanlarını etkileyebilecek unsurlar hâline gelmemelidir.

Değerli milletvekilleri, bu anlaşmanın savunma sanayisi ve bağlı sektörlerde üretimimize katkı sağlayacağı açıktır. Ancak burada da Türkiye'nin kritik yerli teknolojilerinin korunması ve ortak üretim ve iş birliği arasındaki hassas dengeye mutlaka dikkat etmek gerekir. Bu vesileyle, geçtiğimiz ay imzalanan Bedir Mutabakatı'nın Türk savunma sanayisinin daha da ilerlemesine, diğer taraf ülkelerin savunma sanayilerinin gelişimine önemli katkılar sağlayacağını düşündüğümüzü de burada not etmek isterim.

Bu anlaşmanın bir yanında NATO'nun en büyük 2'nci ordusuna ve güçlü bir savunma sanayisine sahip olan Türkiye var, anlaşmanın bir diğer tarafında nükleer gücü ve askerî tecrübesiyle Pakistan var, bir yanında da doğal kaynakları ve ekonomik gücüyle Suudi Arabistan var. Bu üç ülkenin iş birliği eğer doğru yönetilebilirse hem bölgesel istikrara ve barışa hem de taraf ülkelere büyük katkılar sağlayacaktır, bölge ülkelerinin kendi gücüyle oluşturduğu büyük bir caydırıcılık kalkanına dönüşebilecektir, bölgede barışın da garantisi olacaktır. Mekke Anlaşması son dönemde İsrail, Hindistan, Yunanistan gibi ülkelerin karşılıklı ikili ve çoklu anlaşmalarla oluşturduğu güç birliğine karşı da bir denge olacaktır. Bu anlaşmanın Orta Doğu'nun hep bölünmüş kalmasını, huzur içinde yaşayabilecek komşu ülkelerin gücünü birbirine karşı kullanarak tüketmesini, dış müdahalelere ve ithal güvenliğe muhtaç yaşamasını isteyenleri memnun etmeyeceği ortadadır. Dış politikayı devlet ciddiyetiyle yapmak resmin tamamını görebilmeyi ama sahadaki tehlike ve risklere karşı da sürekli gözünüzün, kulağınızın açık olmasını gerektirir. Bu çerçevede, Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki çatışma sürerken Körfez'de İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki savaş arka planda devam ederken Amerika Birleşik Devletleri'nde kritik bir seçim döneminin sonlandığına da dikkatinizi çekmek isterim. Temsilciler Meclisi ve Senatoda güç dengeleri değişmiştir. Seçim dönemlerinden sonra ülkelerin diplomatik ilişkilerinde iki olasılık ortaya çıkar. İlki ülkeler daha fazla kendi içlerine kapanırlar, daha fazla kendi iç meselelerine odaklanırlar. Trump'ın seçimden sonra yaptığı veto açıklamaları içeride Demokratlarla çok daha sert bir mücadele dönemine işaret etmektedir. Bu anlamda, Amerika Birleşik Devletleri'nin bölgeye olan ilgisinin azalmasını bekleyebiliriz. Amerika Birleşik Devletleri'nin dikkatini iç politikaya çevirmesiyle kuzeyimizdeki savaşta da beklenmedik gelişmeler yaşanabilecektir. Bugüne kadar Ukrayna'yı Rusya'yla barışa zorlayan Amerika Birleşik Devletleri'nin dış politikaya ilgisinin zayıflaması Avrupa ülkelerinin bu savaşın çözümü için daha etkin bir  rol almalarına imkân sağlayacaktır.

İkincisi; dışarıda sertleşme ve güç kullanma eğilimine de yol açabilir, yani Trump yönetimi dışarıda sertleşerek, güç kullanarak iktidar sahibi olduklarını göstermek isteyebilir. Seçime giderken mevcut Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin Orta Doğu'da bir zafer hikâyesi, Başkanlık seçimine giderken Orta Doğu'da bir zafer hikâyesi yazmaya kalkışmasıyla ilişkilerin daha da sertleşmesi söz konusu olabilir. Her halükârda küresel gelişmelerin bölgemize etkilerinin büyük bir dikkatle izlenmesi gerekir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti yokluklar içinde bir milletin Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde emperyalizmin zincirlerini kırmasıyla kurulmuştur. Bölgemizdeki vekâlet savaşları özellikle son dönemde büyük acılara yol açmıştır. Mekke Anlaşması doğru kullanılırsa bu acılara son vermek, bölgenin başkalarının güvenlik şemsiyesinden kurtarılabilmesi için de bir fırsattır. Bu iş birliğinden doğan güç yeni savaşlar açmak için değil savaştan caydırmak, barışı sağlamak, sınırlarımızı korumak ve ticareti geliştirmek için kullanılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti gerilimin tarafı değil aklın, dengenin ve barışın sesi olmak zorundadır. Mekke Anlaşması'nın getirdiği caydırıcılığı yıllardır tekrar ettiğimiz OBİT anlayışının ruhuyla, komşuların birbirine saygı duyduğu geniş bir barış zeminine dönüştürmeliyiz.

CHP olarak duruşumuz nettir; maceradan uzak, rasyonel ve onurlu bir dış politikayı destekliyoruz ve bölgede hiçbir başka gücün güvenlik şemsiyesi olmasını da istemiyoruz. Türkiye, bu dönemin seyircisi değil Orta Doğu'da güveni ve iş birliğini güçlendiren ortaklıkların tarafı ve yönlendiricisi olmalıdır.

Bu çerçevede bu anlaşmaya olumlu oy vereceğimizi söylüyor, beni dinlediğiniz için teşekkür ediyor, Genel Kurulumuzu saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkürler.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına ikinci söz Yalova Milletvekili Sayın Tahsin Becan'a ait.

Buyurun Sayın Becan. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA TAHSİN BECAN (Yalova) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün görüşmekte olduğumuz kanun teklifi aslında bir uluslararası anlaşmanın onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun teklifidir. Kimlerle? Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında; buna itirazımız yok. İçeriği ne? Ortak savunma; buna da itirazımız yok. Adı Mekke Anlaşması, bu da tamam ancak bazı itirazlarımız tabii ki var.

İlk olarak bu basit bir savunma anlaşması değildir, serbest ticaret anlaşması da hiç değildir çünkü savaş var olduğu için savunmayı da gerekli kılıyor yani bugün Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki savaşın sürmesi yüzünden.

İkinci olarak savaş ortamında bir ülkeyle savunma anlaşması imzalamak "Sen dur, ben senin yerine savaşırım." demektir. Elbette ülkelerle savunma anlaşması yapılır ancak ister millî ya da bölgesel çıkarlar için olsun bu tür ittifakların gayesi saldırma tehdidini caydırma amacıyla olmalıdır ve kaldı ki savunma anlaşmaları müşterek tehditlere karşı oluşturulur ancak Mekke Anlaşması'nda açık müşterek tehdit tanımlaması olmadığı gibi üye ülkelere yönelik tehditler de farklıdır. Buna ilaveten, müşterek tehdit hedef olmadığı gibi, ittifakın sorumlu olacağı coğrafi bölge de tanımlanmamıştır; hangi coğrafi bölgede veya bölgelerde oluşacak krizlere karşı tedbirler alacağı da açıklanmamıştır.

Üçüncü olarak, anlaşma Meclisten geçmeden iktidar, onaylanmış gibi icraat yaptı, Komite kurdu, Genel Sekreter oyladı, toplantılar yaptı hatta 5 Ekimdeki toplantıda Yemen'i bombalayan Suudi Arabistan'a askerî destek kararı bile alındı. Kısacası, burada boşuna konuşuyoruz.

Dördüncü olarak, on yıl boyunca bağlayıcılığı olan bir anlaşma; taraflara çekilme hakkı bile tanımamaktadır. Peki, bu savaşın bir tarafı olan Yemen'deki Husiler kim? Suudiler kim? Husilerin Gazze soykırımı yapan İsrail'e füze fırlatan, İsrail gemilerini vuran, Filistinli kardeşlerini lafla değil eylemle savunan bir hareket olduğunu unuttuk herhâlde.

Diğer tarafta, Amerika'nın petrodolar ortağı Suudi Arabistan. Arabistan, 2015'ten beri Yemen'e saldırılarında İsrail ve Amerika'yla beraber hareket ediyor. Şimdi, zalim kim, mazlum kim?

Son itirazımız da yıllardır sürdürülen zikzak dış politikamız. Önce, 2015'te Suudi Arabistan'ın Yemen'deki müdahalesini destekliyoruz; sonra, 2019'da Suudi Arabistan'ı Yemen'i bombalamakla ve bu ülkeyi yerle yeksan etmekle suçluyoruz; en sonunda, Trump'ın açık açık "Orta Doğu'daki işlerimizi müttefiklerimize paylaştırıyoruz." söyleminin ardından gelen bu 2026 Mekke Anlaşması. Zaten Pakistan'ın nükleer caydırıcılığının kapsamının bilinmemesi de bir başka soru işareti olarak duruyor.

İşte, Dışişleri Komisyonundan geçirilen bu 16 maddelik anlaşma bölgesel güvenlik şeklinde sunuldu ancak anlaşmanın temeli olan kolektif savunma ilkesi taraflardan birine yönelik saldırıyı tüm üyelere yapılmış sayıyor. Ne yazık ki Mehmetçik'in bir gün Suudilerin çölünde mi yoksa Pakistan'ın dağlarında mı olacağını kim bilebilir? Bu nedenle hepimiz Atatürk'ün barışçıl dış politika ilkesini özetleyen şu sözünü hatırlamalıyız: "Yurtta sulh, cihanda sulh" ve savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş da bir cinayet olmaktadır. Savaşın kazananı olmaz.

Teşekkür ediyor, Sayın Meclisi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Erzurum Milletvekili Sayın Profesör Kamil Aydın.

Buyurun. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA KAMİL AYDIN (Erzurum) - Sayın Başkan, kıymetli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşması'nın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubumuz adına söz almış bulunmaktayım. Yüce Meclisi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, dünya tarihinin genel akışı içerisinde siyasi ve idari gelişmelere kısa bir göz attığımızda dünyada çok farklı uygulamaların varlığına tanıklık etmekteyiz. Özetle ifade etmek gerekirse, özellikle, Orta Çağ sonrası Batı'da "Rönesans ve Aydınlanma" denilen ve yavaş yavaş modern dünyanın ilk ayak seslerinin duyulduğu süreçte, hegemon devletlerin sözde "medeniyet" "eğitim" "altyapı" "coğrafi ve bilimsel keşifler" gibi masum kavramlara kamufle edilmiş ötekini doğrudan sömürgeleştirme süreçlerinin geçerliliğini tüm çıplaklığıyla görmekteyiz.

20'nci yüzyılın küresel, siyasi ve idari yapılanmasına baktığımızda ise insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü, özgürlük gibi birazcık elma şekerine bandırılmış modern söylem, yapı ve oluşumlarla aslında benzer tutum ve uygulamaların yeni bir formatta sürdürüldüğünü algılamak zor olmasa gerek.

Bu yüzyılda yaşanan geniş çaplı küresel felaketler, krizler, kaoslar ve dahi savaşlar sonrası Birleşmiş Milletlere dönüşen Milletler Cemiyeti ve yine, Avrupa Birliğine dönüşen Kömür ve Çelik Topluluğu ve Avrupa Ekonomik Topluluğu geniş savunma yapıları olan NATO ve Varşova Paktı gibi birtakım uluslararası ittifaklar ve örgütlerin oluşumuna şahitlik ettik. Özellikle İkinci Dünya Harbî sonrası oluşan çift kutuplu küresel, siyasi ve idari yapıların 1990'lar sonrası bir tarafın çözülüp dağılma sürecine girmesiyle tek kutuplu bir yöne doğru evrilmesi söz konusu olmuştur. Her ne kadar görüntü itibarıyla bağımsız küresel yapı özelliği taşısalar da Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve NATO gibi kurum ve kuruluşların gerçekte yine birilerinin yani eski hegemon muktedirlerin daha eşit olduğu bir anlayış ve uygulama içerisinde varlıklarını sürdürdüklerini ve bu nedenle uluslararası güç, otorite ve itibar kaybına uğradıklarını açık ve net bir şekilde bilmekteyiz. Yaşanan trajik küresel kriz, kaos, sıkıntı, hatta savaşlar karşısında yapıcı müdahale ve etkinliğini kaybeden bu uluslararası yapıların yarattığı güvensizlik 21'inci yüzyılda daha belirgin hâle gelmiştir. Bu itibar kaybı ve güvensizliğe neden olan yakın tarihimizden bir iki örnek vermek gerekirse, özellikle hâlâ tüm sıcaklığıyla kuzeyimizde ve güneyimize devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı ve İsrail'in nobran ve kural tanımaz bir tavırla sürdürdüğü işgal ve soykırım uygulamaları noktasında gösterilen çifte standart ve taraflı tutum insanlık adına bir utanç vesikası olarak dikkatleri çekmektedir.

İşte bu yeni uluslararası manzara ışığında, ulusal egemenlik, bağımsızlık, refah ve huzur merkezli bir siyasi öncelik taşıyan her ülke herhangi bir risk, sorun, sıkıntı ve kriz ihtimali taşıyan koşullar karşısında artık dışarıdan kolektif, küresel bir müdahaleyi beklemeden ikili, üçlü veya çoklu bölgesel ittifaklar yoluna giderek ilgili aktörlerle ortak inisiyatif alıp çözüm arayışında bulunmayı tercih etmektedirler.

Sayın milletvekilleri, kadim Anadolu coğrafyasını nihai kader addedip, ebedi yurt ve vatan edinen Türk milletinin içinde bulunduğu coğrafi konum jeostratejik değerlendirmeye tabi tutulduğunda ülkemizin dört bir yanında savaşlar, sürgünler, işgaller ve yerinden edilmiş insanlar nedeniyle bir istikrarsızlık sarmalının hâkim olduğuna tanıklık etmekteyiz maalesef. Yapılan araştırmalar, incelemeler ve politik değerlendirmeler sonucu istikrarsızlığa ve sorunlara çözüm sunma bağlamında ne tür adımların atılıp tedbir ve projelerin gerçekleştirilebileceği güçlü devlet aklı ve müktesebatı ışığında değerlendirilip bölge ülkeleriyle paylaşılması artık kaçınılmaz bir hâl almıştır.

Diğer bir ifadeyle, ülkemizin bölge ülkeleriyle iyi ilişkilerinin korunması ve bunun da konjonktürün ve siyasi algıların dalgalanmasına feda etmeksizin kalıcı ve sürdürülebilir bir dış politika ilkesi ve hedefi hâline getirilerek yapısal bir çerçeveye oturtulması göz ardı edilemez bir siyasi yükümlülüktür aynı zamanda. Bunu gerçekleştirmenin önemli bir yolu, kurulan ittifaklarla bölgesel sahiplenmenin artırılarak sürdürülmesi diplomatik öncelik hâline getirilmelidir; aksi takdirde, geçmişten günümüze olduğu gibi, dışarıdan gelen muhteris muktedirlerin çözüm üretme adına sorunları daha kompleks ve akut hâle getirmeleri kaçınılmaz olur ve böylece her anlamda yüksek maliyetler yaratılır.

Bu bağlamda, özellikle içinde bulunduğumuz coğrafyamızın 360 derecelik bir çevresel jeostratejik taramasını yaptığımızda, etrafımızdaki birçok ittifak ve anlaşmaların varlıkları da dikkatlerimizi çekmektedir. İmzalanan bölgesel çok taraflı veya ikili savunma iş birliği anlaşmalarına kısa bir projeksiyon tuttuğumuzda, yakın zamanda bölgemizde gerçekleştirilen anlaşma ve ittifakların başında sırasıyla sayacağım şu anlaşmalar gelmektedir. Hani, şimdiye kadar bir parantez açmak gerekirse, sanki Doğu Akdeniz'de ilk defa Türkiye'nin içinde olduğu bir ittifaklaşma var da buna karşı çıkmaya çalışıyoruz hâlbuki atı alan Üsküdar'ı epey defa geçmiş. Bizim de bu bağlamda yeni, aynı şekilde bir kontra ittifaklaşma sürecine girdiğimizi göz ardı ediyorlar.

Şimdi, bakın, sırasıyla sayacağım kıymetli hazırun: Bir, Yunanistan ile İsrail hava savunma anlaşması olan Aşil Kalkanı; iki, Yunanistan ile İsrail Askerî İş Birliği Programı Anlaşması; üç, Yunanistan, İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında üçlü Ortak Eylem Planı Anlaşması; dört, Birleşik Arap Emirlikleri ile İsrail'in imzaladığı İbrahim Anlaşmaları; beş, İsrail ile Hindistan Savunma İş Birliği Mutabakatı; altı, Hindistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında Stratejik Savunma Ortaklığı Çerçeve Anlaşması.

Şimdi, tabii, bunları saydık ama yeterli mi? Değil. Çünkü 21'inci yüzyılın diğer diplomatik bir gerçeği de artık büyük üst çatılar, büyük ittifaklardan ziyade bölgesel küçük ittifaklara yönelim söz konusudur. Dolayısıyla, 21'inci yüzyılı bir bakıma "küçük bölgesel ittifaklar yüzyılı" diye de adlandırabiliriz.

Öte yandan, benzer anlaşmaların dünyanın birçok yerinde de görüldüğü vakidir; yine birkaç tane örnek sayayım: Bir, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Hindistan ve Japonya tarafından kısaca "Quad" diye zikredilen dörtlü güvenlik diyaloğu; iki, Amerika Birleşik Devletleri-Japonya arasında Orta Menzilli Füze Üretim Anlaşması; üç, Avustralya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki AUKUS Stratejik ve Askerî Güvenlik Paktı dikkatlerimizi çeken ikili ve çoklu diğer uluslararası anlaşmalar arasındadır.

Sayın milletvekilleri, Türk ve Türkiye Yüzyılı vizyonumuzun bir gereği olarak Sayın Genel Başkanımızın da veciz ifadelerinde yer aldığı gibi, Türkiye'nin dünya siyasetindeki yeri merkez, yönü ise insanlığın olduğu her yerdir. Dolayısıyla Milliyetçi Hareket Partisi olarak kaos ve çatışmaların ürettiği fırtınalara gebe olan dünyada güven ve istikrarın limanı, barış ve refah ikliminin mimarı bir Türkiye idealine sahibiz hareket olarak.

Heva ve hevesten uzak bu ideallerimiz rehberliğinde dünden bugüne ülkemiz ve milletimizin âli menfaatlerini her türlü siyasi mülahazadan bağımsız düşünerek bu yüce çatı altında hareket ettiğimiz gibi bugün de aynı ahlaki tutumumuzu sürdüreceğimizi belirterek söz konusu anlaşmaya Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak destek vereceğimizi açık ve net bir şekilde ifade etmek isterim.

Sayın Başkan, kıymetli arkadaşlar; 7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke'de imzalanan Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşması taraflar arasındaki güven, iş birliği ve dayanışmayı artıracak, bölgemizde yaşanan sorunların çözümünde dış müdahalelerin etkisiz kılınmasını sağlayacak önemli bir anlaşmadır. Bu anlaşmanın çıkış noktası, özetle, bölgesel sahiplenme anlayışı temelinde bölge ülkeleri arasında stratejik iş birliği diyaloğunun ve karşılıklı güvene dayalı birlikte çalışma kültürünün güçlendirilmesine, ayrıca kolektif caydırıcılığa dayalı güvenlik yaklaşımının tesis edilmesine ve bölge sorunlarına bizzat bölge içerisinden çözüm üretmesine odaklıdır.

Öte yandan, bu anlaşmaya taraf olan ülkeler birbirlerinin bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin korunması şartıyla iş birliği yapmayı; bu doğrultuda, Birleşmiş Milletler Şartı'ndan kaynaklanan savunma haklarının kullanılmasında her bir ülkenin kendi anayasal yükümlülükleri, millî mevzuatı ve yetkili makamlarının kararları çerçevesinde askerî imkân ve yeteneklerinin konuşlandırılması da dâhil olmak üzere uygun görecekleri tedbirlerle birbirlerine destek olmayı taahhüt etmektedirler.

Anlaşmanın kolektif savunma hükmünün tatbik edilmesi kendiliğinden işlemeyecek; aksine, bu husus, yapılacak istişareler neticesinde mutabakatla ele alınacak, yapılan incelemeler ve görüşmeler sonucu varılan kararlara dayalı olacaktır. Dahası, bu anlaşma çerçevesinde, terörizm dâhil tarafların ortak değerlendirmesiyle savunma ve güvenliklerini etkilediği belirlenen tehdit ve saldırılara karşı taraf devletlerin savunma ve güvenliğini kolektif caydırıcılık temelinde güçlendirmeyi ve bu kapsamda tarafların Silahlı Kuvvetleri arasında birlikte çalışabilirlik, iş birliği ve koordinasyonun artırılması hedeflenmektedir.

Bu hedef doğrultusunda tamamen savunma odaklı olan bu anlaşma herhangi bir ülkeyi hedef almadığı gibi; bölgesel barış, istikrar ve güvenliğe katkıda bulunma arayışında olan, uluslararası hukuka saygılı ve toprak bütünlüğü, egemenlik, eşitlik ve iç işlerine karışmama ilkelerini benimseyen tüm bölge ülkelerinin katılımına da kapı aralamaktadır. Yani ilerleyen yıllarda isteyen ülke bu şartlara uyduğu sürece bu oluşum içerisinde yer alabilmektedir.

Sayın milletvekilleri, dikkatle üzerinde durulması gereken diğer bir husus, Mekke Anlaşması, ülkemizin diğer ittifaklarından veya anlaşmalarından kaynaklanan ikili veya çok taraflı hiçbir yükümlülüğünü ortadan kaldırmamakta veya bunların yerine geçirmemektedir. Bu bağlamda, özellikle NATO Savunma Paktına üye ve Paktın 2'nci büyük ordu potansiyeline sahip ülkemizin de taraf olduğu bu anlaşmanın özellikle NATO'nun 5'inci maddesine atfen herhangi bir çelişkili durumu söz konusu bile değildir çünkü sahip olduğu anayasal bağlayıcılık gereği her türlü askerî sevk ve hareketlilik Meclis onayı olmaksızın gerçekleşmeyeceği gibi, bu gereklilik, üye ülkelerin tarafsız bir ortak değerlendirme sonucu ancak karara bağlanabileceği ayrıca bir sınırlayıcı hükümdür.

Sayın milletvekilleri, Türkiye'nin içinde bulunduğu bölgeye dönük vizyonunda bölgesel bir savunma ittifakının gerekliliği hep var olmuştur. Dolayısıyla, söz konusu anlaşma sadece bölgesel savunma ittifakına duyulan askerî ihtiyaçtan öte, aynı zamanda güçlü ilişkiler ve ekonomik yapılar inşa etmenin de bir yolunu açmaktadır. Anlaşmayla, bölgedeki istikrarsızlıkların giderilmesi veya en azından durdurulması ve akabinde ekonomik ve sosyal entegrasyonun sağlanarak bölge halkının refahının artırılması hedeflenmektedir. Dolayısıyla, bu çok ani bir kararla gerçekleştirilmiş bir anlaşma değil; ülkemizin millî menfaatlerine uygun ve bölgesel barışa yüksek katkı sunacak bir öngörüyle, zihinsel ve kavramsal hazırlığı yaklaşık iki buçuk yılı aşan bir süre boyunca bölge ülkeleriyle kesintisiz bir diyalog süreciyle sonuçlandırılmıştır çünkü son dönemlerde Orta Doğu'daki güvenlik ortamının hızla değişim süreçlerine maruz kalması antlaşmaya ayrı bir ivme kazandırmıştır. Özellikle İsrail-İran geriliminin bölgesel ölçekte genişlemesi, Körfez ülkelerinin füze ve insansız hava aracı tehditleriyle karşılaşması, Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı çevresindeki güvenlik sorunları ile enerji altyapısının daha kırılgan hâle gelmesi, mevcut güvenlik düzenlemelerinin yeterliliğinin sorgulanmasına yol açmıştır. Mekke Ortak Savunma Anlaşması da bu açıdan mevcut ittifakların yerine geçecek bir girişimden ziyade bölgesel ülkelerin kendi güven ve güvenlik kapasitelerini güçlendirme arayışının bir sonucu olarak ortaya çıkmış ve İsrail ile Yunanistan ve Avrupa Konseyinin bazı yetkilileri tarafından sahiplenilmemesi dışında büyük bir hüsnükabul görmüş ve teveccüh almıştır. Bu anlamda, bölgede benzer ittifak arayışları sonucu, biraz önce ifade ettiğim isimler altında ve ilgili ülkelerle savunma iş birliği anlaşmalarına imza atan İsrail ve Yunanistan'ın karşı çıkışını anlamakta zorlanmıyorum fakat anlamakta zorlandığım, özellikle Kıbrıs'ta bir kesimin varlığını yok sayıp, sadece Güney Kıbrıs'ı Avrupa Birliğine üye edip ve bunu makul ve mantıklı bulan, öte yandan Doğu Akdeniz'e en uzun kıyısı olan Türkiye'yi Antalya kıyılarına 6 kilometre mesafede hapsedip tüm Ege adalarını Yunanistan'ın kontrolüne bırakan Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyini ve özellikle onun Başkanının talihsiz açıklamalarını anlamakta gerçekten güçlük çekiyoruz. Ama biz hür ve bağımsızlığı karakter edinen necip Türk milleti olarak  iki bin beş yüz yıllık devlet olma ve etme geleneğine ve iki yüz yılı aşan yüksek diplomasi kalibresine sahip bir müktesebatın devamı olarak hasım oklarının yönüne bakar ve ona göre durum ve tavır tespitinde bulunuruz. Dolayısıyla söz konusu ülkelerin ve yapıların bu anlaşmaya karşı çıkmaları doğru bir istikametin varlığına ve yapılanların yerinde olduğuna çok önemli bir işarettir.

Yüce heyetinizden umuyor ve diliyorum ki Genel Başkanların da ifade ettiği gibi, anlaşmanın apolitik bir konu ve Türkiye'nin ulusal çıkarlarını önceleyen bir hedefe matuf olduğu kanaatlerini taşıyarak benzer düşünce ve öngörüyle kabul ve destek vereceğinize şimdiden inanıyor, düşünüyor ve yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkürler Hocam.

Birleşime otuz dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 20.05

      ÜÇÜNCÜ OTURUM

      Açılma Saati: 20.39

      BAŞKAN: Başkan Vekili Celal ADAN

      KÂTİP ÜYELER: İbrahim YURDUNUSEVEN (Afyonkarahisar), Ertuğrul KAYA (Gaziantep)

      ----- 0 -----

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 33'üncü Birleşimin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

295 sıra sayılı Kanun Teklifi'nin görüşmelerine devam ediyoruz.

Komisyon yerinde.

YENİ YOL Partisi Grubu adına ilk olarak İstanbul Milletvekili Sayın Mustafa Kaya.

Buyurun Sayın Kaya. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)

YENİ YOL GRUBU ADINA MUSTAFA KAYA (İstanbul) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; grubumuz adına mevcut uluslararası sözleşmeyle ilgili söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle sizleri saygıyla selamlıyorum.

Şimdi, öncelikle zaman ve zemin arasındaki yaşanan sıkıntıyı ifade etmek istiyorum. Bu anlaşma öyle bir zamanda gündeme getirildi ki Orta Doğu'da Amerika'nın, İsrail'in İran'a saldırılarının tamamen ileri derecede arttığı, Gazze soykırımıyla ilgili henüz hiçbir adımın atılamadığı, aynı zamanda Yemen'de 2014 yılından beri devam eden savaşın olduğu bir dönemde, aslında normal zamanda tartışılsa belki de çok daha farklı yorumların yapılabileceği bir anlaşma getirildi, Meclis gündemine konuldu; zaman ve zemini bu açıdan söylüyorum.

Şimdi, Mekke İttifakı denildiğinde akıllara ilk gelen "Suudi Arabistan neden böyle bir anlaşmaya ihtiyaç duydu?" sorusu oldu. 2025 ve 2026 yılında iki farklı Suudi Arabistan'ı görüyoruz. 2025'te On İki Gün Savaşı'nda "Amerika bizi koruyor, bütün güvenlik kaygılarımızı Amerika'yla gidermekle beraber doğru bir iş yapmışız." diyen Suudi Arabistan vardı. Daha sonra, Trump'ın bölgeye gelmesiyle 3,5-4 trilyon dolarlık silah satışına "evet" diyen bir Suudi Arabistan vardı. 2026 yılında 28 Şubat saldırılarıyla beraber de "Amerika demek ki bizi koruyamıyor." düşüncesiyle farklı alternatifleri olan bir Suudi Arabistan çıktı. Ama Suudi Arabistan'ın güvenlik kaygısı 2 tane ana merkeze oturuyordu; birincisi İran, ikincisi Yemen'de devam eden, Husilerle devam eden iç savaş neticesinde ortaya çıkan sonuç.

Şimdi, bu Mekke İttifakı'nın böyle bir düzlemde gündeme getirilmiş olması başlı başına yanlışın ta kendisidir. Amerika ve İsrail'in İran üzerinde bu kadar saldırılarla beraber bölgeyi istikrarsız hâle getirmesi, Hürmüz Boğazı'nı böylesine tehdit hâline getirmesi ve ablukayla  beraber İran'a saldırılar yapması, Yemen'deki iç savaş; aslında bütün bunlar Amerika'nın öteden beri bölgeyi istikrarsızlaştırmak ve Çin'in ticaret yolu planlarına kendi atağını yapmak üzere kurgulanmıştı.

Değerli arkadaşlar, 2025 yılı bütçe görüşmelerinde Sayın Bakan da buradayken, Dışişleri Bakanlığı bütçesi konuşulurken bendeniz şu teklifte bulunmuştum, demiştim ki: Türkiye, İran, Mısır ve Pakistan kendi aralarında saldırmazlık anlaşması imzalasın hatta ilerleyen zamanda buraya Suudi Arabistan da dâhil edilebilir. Şimdi, bugün, niye bunu söylediğimizi ifade etmek istiyorum. Biz aslında bu birliktelikle beraber Büyük Orta Doğu Projesi'nin büyük İsrail'e evrilen adımlarını engellemek adına, bölge ülkeleri arasında hâlihazırda devam eden etnik ve mezhepsel farklılıklar üzerinden çatışma alanları riskini ortadan kaldırmak üzere bunu söylemiştik ama şimdi 3 tane ülke var ve diğer 2 tane ülke yok, 2 ülke yok ve aslında sorun burada şu soruyu akıllarımıza  getiriyor: Acaba siz kurduğunuz birlikteliklerle İslam ülkeleri arasındaki yeni fay hatlarını daha da derinleştirecek bir sürecin parçası mı olacaksınız yoksa İslam ülkeleri arasındaki problemlerin çözümüne katkı mı yapacaksınız? Zaman ve zemin hatırlatmasını o yüzden burada önemle ifade etmek istiyorum.

"D8" diye bir projemiz var. Bu D8 projesi aslında böyle sadece söylemde kalmaması gereken; dünyada 8, son olarak Azerbaycan'ın katılmasıyla beraber 9 tane ülkenin bir araya gelerek oluşturduğu birlikteliğin bugün yaşanan bütün problemlere asgari düzeyde çözüm ürettiğini de buradan ifade etmek istiyorum.

Şimdi, bazı maddeler üzerinden kanaatlerimi paylaşarak sözlerimi tamamlayacağım.

Arkadaşlar, burada anlaşmanın söylediği şu, Meclise gönderilen gerekçeden okuyorum, diyor ki:  "Tamamen savunma odaklı olan bir anlaşma, herhangi bir ülkeyi hedef almamaktadır." Zaman ve zemin, tekrar hatırlatıyorum; Arabistan'ın gerekçelerini tekrar hatırlatıyorum.

İkincisi, diyor ki: "Orta Doğu bölgesinde sağlanması hedeflenen istikrar ve güvenlik ortamı, üyesi olduğumuz diğer bir ittifak olan NATO'nun Avrupa-Atlantik güvenliği bağlamındaki amaçlarıyla uyumludur. Anlaşma kapsamında üstlenmekte olduğumuz yükümlülükler, ülkemizin NATO kapsamındaki hak ve yükümlülüklerine halel getirmemektedir." Peki, arkadaşlar, NATO ile Mekke İttifakı'nın çıkarları çatıştığında ne yapacağız, nasıl hareket edeceğiz? NATO'nun en önemli misyonunun İsrail'i korumak olduğunu bilmeyenimiz yok. Dolayısıyla yarın bu ülkeler, Mekke İttifakı'na dâhil olan ülkeler İsrail'den bir tehdit alırsa; Allah korusun, İsrail Suudi Arabistan'a saldırırsa; Allah korusun, İsrail Türkiye'ye saldırırsa; NATO'nun da ana misyonu İsrail'i korumaksa bu durumda gerekçede yazdığımız "NATO kapsamındaki hak ve yükümlülüklere halel getirmemektedir." ifadesini nereye oturtacağız?

Madde 2'den size bir ifade okumak istiyorum, diyor ki: "Taraflar, saldırıya uğrayan tarafa, birbirlerine sağlayabilecekleri karşılıklı yardım imkânlarının tamamını kullanarak -altını çiziyorum- derhâl yardım edecektir." "Derhâl"in kapsamı nedir arkadaşlar? "Derhâl"den anlamamız gereken nedir? "Derhâl" derken neyi kastediyoruz? Ben şeytanın avukatlığını yapıyorum, diyelim ki bir provokasyon oldu, diyelim ki Türkiye'ye bir saldırı oldu ve bu provokatif saldırının da İran'dan Türkiye'ye fırlatılan füzeler olduğunu düşünerek bunları söylüyorum veya İsrail tarafından bir provokatif girişimde bulunuldu; bu provokasyonun bütün boyutları araştırılmadan, bunun muhataplarının kim olduğu bilinmeden "Derhâl yardım sağlayacaktır." ifadesi nereye oturacak? Ben bunu anlamakta zorlandığımı ifade etmek istiyorum.

Ayrıca, madde 5'te "Taraflar, bölgesel ve uluslararası istikrar ve güvenliği olumsuz etkileyen terörizmin tüm çeşit ve tezahürleriyle mücadelede operasyonel seviye de dâhil olmak üzere mevcut iş birliğini müşterek çabaları güçlendirirler." diyor; "terörizm" diyor. Peki "terörizm" kime göre arkadaşlar? Kime göre terörist? Suudi Arabistan'a göre Husiler teröristse bize göre öyle mi? Pakistan'a göre öyle mi veya Hamas veya Hizbullah veya Türkiye'nin terörist olarak tanımladığı herhangi bir yapı Arabistan tarafından tanınmıyorsa ve biz o terörist yapılar tarafından tehdit ediliyorsak bunun sonucu ne olacak? Bu "terörizm"in tanımını kim yapacak? Kim, neye göre yapacak? Bunun burada belirli bir şekilde ortaya konulmadığını net olarak görüyoruz. Bölgesel olarak bu tanım aynı zamanda bazı şüpheleri de beraberinde getiriyor; o biraz önce endişesini duymuş olduğumuz provokasyon meselesi var ya, bu provokasyon meselesinin, maalesef, burada güçlendirilmiş olduğunu görüyoruz.

Madde 9, istihbarat alanında. Tabii, istihbaratın bütün detaylarının burada yazılmasını falan bekliyor değilim yani istihbaratın ne denli hassas olduğunu hep beraber, sizler de bizler de biliyoruz ancak burada başka bir şey var, diyor ki: "Verilerin korunması, gizliliğe riayet edilmesi, karşılıklı mutabakata varılan güvenli kanallar..." vesaire, bunu söylüyor ama aynı zamanda, akıllara şu geliyor -yine, şeytanın avukatlığı dedim ya- acaba Türkiye'nin, Suudi Arabistan'ın veya Pakistan'ın kendi aralarında veya bu ittifak dışında oluşturmuş oldukları birlikteliklerden elde ettikleri, edecekleri istihbaratlar bu kapsamda kiminle, nasıl paylaşılacak? Bununla ilgili değerlendirmeler yapılmış, sonrasında şunlar söyleniyor, diyor ki: "Kendilerince gizlilik dereceli bilgi ve belgeler taraflar dışındaki bir devlet, şirket ya da kişiyle paylaşılmaz." Böylesine bir güvence altına alınmaya çalışılmış.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

MUSTAFA KAYA (Devamla) - Sonuç olarak tekrar başa dönüp şu değerlendirmeleri yapmak istiyorum: Aynı zamanda, düşüncemizin, bu 5 tane ülkenin... Bendenizin burada 2025 yılı bütçesinde yapmış olduğum teklife tekrar dönerek sözlerimi toparlamak istiyorum. Atılan adım, eğer bu 2 tane ülke, İran ve Mısır da buraya dâhil edilirse bir anlam kazanabilir ve İsrail'in "altıgen ittifak" diye ilan ettiği Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs gibi birlikteliklere karşı bir anlamı olabilir ve İran'dan da yapılan kimi açıklamalar, Pezeşkiyan tarafından yapılan kimi açıklamalar "Bu noktada, Mekke İttifakı'na katılmaya hazırız." cümleleridir.

Değerli arkadaşlar, şunu net olarak görelim: Farklı çıkarlarımız olabilir, farklı hedeflerimiz olabilir ama son tahlilde siyonizmin ana hedefi Türkiye ve İran'ı karşı karşıya getirmektir. Türkiye ve İran'ın karşı karşıya gelmesi demek, bu bölgenin kan revan içinde kalması demektir. Tabii ki bunu istiyorsunuz demiyorum ama bu yola giden yolları temizleyin diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - YENİ YOL Partisi Grubu adına ikinci söz, İstanbul Milletvekili Sayın Hasan Karal'a aittir.

Buyurun. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)

YENİ YOL GRUBU ADINA HASAN KARAL (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan, ülkemizin savunma ve güvenlik politikaları açısından önemli yükümlülükler içeren bir anlaşmayı görüşüyoruz. Geçtiğimiz hafta Dışişleri Komisyonunda da ele aldığımız bu anlaşmaya ilişkin sorularımızı sorduk, çekincelerimizi dile getirdik ve muhalefet şerhimizi de sunduk. Bugün de Türkiye'nin hangi şartlarda, ne tür sorumluluklar üstleneceğine ilişkin değerlendirmelerimizi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, malumlarınız üzere, teklif Dışişleri Komisyonunda hiçbir değişiklik yapılmadan kabul edildi; tali komisyon olan Millî Savunma Komisyonu ise teklifi görüşmeyeceğini yazılı olarak bildirdi. Böylesine önemli askerî taahhütler içeren bir anlaşmanın Millî Savunma Komisyonunda ele alınmamasını ciddi bir eksiklik olarak değerlendiriyoruz. Bugün, asıl mesele, Türkiye'nin hangi şartlarda, ne tür yükümlülükler üstlendiği ve verilen güvencelerin hukuken ne kadar bağlayıcı olduğudur.

Önce üzerinde mutabık olduğumuz noktayı ifade edeyim: Bizler, Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la savunma alanındaki iş birliğini önemsiyoruz. Suudi Arabistan'la askerî eğitimden ortak tatbikatlara, teknoloji geliştirmeden savunma sanayisine kadar uzun yıllara dayanan ilişkilerimiz var. Elbette bu ilişkilerin güçlenmesini destekliyoruz. Bölge ülkelerinin kendi güvenlikleri konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmesini de gerekli ve değerli buluyoruz ancak önümüzdeki anlaşma, mevcut iş birliğinin ötesine geçerek 3 ülke arasında uzun vadeli bir karşılıklı savunma taahhüdü getiriyor. Meclis olarak bu taahhüdün Türkiye'ye hangi sorumlulukları yüklediğini bilmek zorundayız.

Komisyonda Dışişleri Bakan Yardımcısı, anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef almadığını, askerî yardımın otomatik olarak devreye girmeyeceğini ve kararların ülkelerin ortak değerlendirmesiyle alınacağını ifade etti. Türkiye açısından planlanmış bir asker konuşlandırılması bulunmadığını da belirtti. Bu açıklamaları önemsiyoruz; ne var ki bizim onaylayacağımız metin, Bakan Yardımcısının açıklamaları değil anlaşmanın kendisidir.

Özellikle 2'nci maddeye dikkat çekmek istiyorum: Bir ülkeye yapılan silahlı saldırı 3 ülkeye yapılmış sayılıyor ve derhâl yardım öngörülüyor. Peki, bu yardımın kapsamına kim, nasıl karar verecek? Ülkeler arasında görüş ayrılığı çıkarsa ne olacak? Türkiye hangi şartlarda askerî sorumluluk üstlenecek? Bunların açıkça belirlenmesi gerekiyor. Ayrıca, anlaşmadaki tehdit ve tehlikelere ilişkin hükümler Birleşmiş Milletler Şartı'nın çizdiği sınırların dışına da taşımamalıdır. Bir ülkenin kendi çatışmasını tırmandırması, Türkiye'nin peşinen askerî destek vermesi sonucunu doğurmamalıdır.

Değerli milletvekilleri, Dışişleri Bakan Yardımcısı Komisyonda Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurt dışına gönderilmesinde Anayasa’nın 92'nci maddesine uyulacağını ifade etti. Elbette aksi düşünülemez lakin bizim asıl sorduğumuz, bu hükmün uygulamada nasıl işletileceğidir. Anayasa’nın 92'nci maddesi, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası anlaşmaların gerektirdiği hâlleri ayrıca düzenliyor. 2941 sayılı Kanun da belirli şartlarda Millî Savunma Bakanının görüşü alınarak Cumhurbaşkanınca karar verilmesini öngörüyor. Dolayısıyla her asker gönderme işleminde mutlaka ayrı bir Meclis tezkeresi gerektiğini söylemiyoruz ancak hangi görevlerin doğrudan bu anlaşma kapsamında değerlendirileceğinin, hangi durumlarda Meclis iznine başvurulacağının açıkça ortaya konulmasını istiyoruz. Özellikle muharip görevlerde Meclisin karar sürecine katılımını son derece önemli buluyoruz. Askerimizin hangi ülkeye, kaç kişiyle, ne kadar süreyle ve hangi komuta altında gönderileceği; angajman kurallarının ne olacağı ve görevin nasıl sonlandırılacağı önceden belirlenmelidir.

Bir diğer husus da anlaşma henüz yürürlüğe girmeden İstanbul ve Riyad'da komite toplantılarının yapılması ve sekretaryanın oluşturulmasına yönelik adımlar atılmasıdır. Hükûmet, bunların yalnızca hazırlık ve istişare niteliğinde olduğunu, Türkiye açısından herhangi bir askerî, hukuki veya mali yükümlülük doğurmadığını açıkladı. Bu açıklamayı önemsiyoruz, elbette her hazırlık toplantısını Anayasa'ya aykırı görmek doğru olmaz. Buna karşın, 5 Ekimde Suudi Arabistan'a askerî kuvvet ve kabiliyet sağlanması ve konuşlandırılması için alınacağı duyurulan tedbirlerin Türkiye açısından ne anlama geldiği de açıklığa kavuşturulmalıdır.

Değerli milletvekilleri, anlaşmanın bir diğer önemli boyutu da mütekabiliyet esaslı olmasıdır. Suudi Arabistan'ın Yemen kaynaklı güvenlik sorunları, Pakistan'ın Afganistan ve Hindistan'la ilişkileri, Türkiye'nin sınır güvenliği, Ege, Doğu Akdeniz ve Karadeniz'deki öncelikleri birbirinden tamamen farklıdır. Elbette bu farklılıklar savunma iş birliğine engel değildir. Oysa kâğıt üzerinde eşit yükümlülükler üstlenmek uygulamada eşit sorumluluk ve maliyet paylaşımı anlamına da gelmez. Bu nedenle, Türkiye'den talep edilebilecek hava savunması, lojistik ve personel desteği ile ihtiyaç duyduğumuzda diğer ülkelerden alabileceğimiz desteğin gerçekçi biçimde değerlendirilmesi gerekmektedir. Aynı durum savunma sanayisi iş birliği için de geçerlidir. Ortak üretim, teknoloji paylaşımı ve araştırma geliştirme faaliyetleri elbette önemli fırsatlar sunabilir ancak savunma sanayisindeki ticari kazançlar ile devletin üstleneceği askerî maliyetleri birbirinden ayırmak zorundayız. Üretim, bakım, mühimmat ve personel giderlerini kim karşılayacak? Türkiye'nin kendi savunma ihtiyaçları nasıl önceliklendirilecek? Ortak üretimde fikrî mülkiyet hakları ve üçüncü ülkelere ihracat izinleri nasıl düzenlenecek? Komisyonda bu konularda genel açıklamalar yapılmakla birlikte bunların somut projelerde nasıl uygulanacağını da bilmemiz gerekiyor.

Son olarak, anlaşmanın 9'uncu ve 13'üncü maddelerinde düzenlenen istihbarat paylaşımına da dikkat çekmek istiyorum. Gizlilik dereceli bilgilerin korunmasına ilişkin hükümleri yerinde buluyoruz ancak Türkiye'nin paylaştığı bilgilerin üçüncü taraflara aktarılmasının nasıl önleneceği ve bu kurallara uyulup uyulmadığının nasıl denetleneceği de açıkça belirlenmelidir çünkü savunma iş birliğinde güven kadar o güveni koruyacak hukuki ve kurumsal güvenceler de önemlidir.

Değerli milletvekilleri, bu anlaşmayı değerlendirirken Türkiye'nin diplomatik hareket alanını da göz önünde bulundurmalıyız. Türkiye, Yemen'in toprak bütünlüğünü ve sorunların barışçıl yollarla çözülmesini savunuyor. Suudi Arabistan'ın saldırılar karşısındaki meşru müdafaa hakkını da kabul ediyoruz. Gelgelelim, meşru müdafaa hakkı ile başka bir ülkenin iç siyasi düzenine askerî müdahalede bulunmayı birbirinden ayırmak zorundayız. Aynı hassasiyet Pakistan'ın Afganistan'la yaşadığı çatışmalar için de geçerlidir. Hiçbir savunma ittifakı Türkiye'yi bölgesel çatışmaların peşinen tarafı hâline getirmemelidir. Ülkemizin barışa katkı sunma ve ara buluculuk yapma imkânları her şartta korunmalıdır.

Hükûmet anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef almadığını ifade ediyor, metinde de doğrudan hedef gösterilen bir ülke bulunmuyor. Biz ise bu iş birliğinin başta Filistin halkının hakları ve İsrail'in yayılmacı politikaları olmak üzere bölgenin gerçek güvenlik sorunları karşısında daha geniş bir dayanışmaya katkı sağlamasını istiyoruz lakin bunun yolu İslam ülkeleri arasında yeni ayrışmalar ve cepheleşmeler oluşturmaktan geçmemelidir. Anlaşmanın yeni üyelerin katılımına imkân tanımasını da bu açıdan önemsiyoruz. Komisyonda yeni üyelerin katılımıyla çekirdek taraf ayrımının sona ereceği söylendi oysa anlaşmanın bazı maddelerinde bu ayrım korunuyor. Yeni üyelerin hangi yetkilere sahip olacağı netleştirilmelidir.

NATO yükümlülüklerimizin saklı tutulmasını olumlu buluyoruz. Bununla birlikte, NATO dışındaki çatışmalarda Türkiye'nin üstlenebileceği askerî sorumlulukların sınırları da açık olmalıdır. Özellikle ilk on yıl boyunca tek taraflı çekilme imkânı bulunmayan bir anlaşmada Türkiye'nin hangi şartlarda ve ne ölçüde yükümlülük üstleneceği baştan belirlenmelidir.

Değerli milletvekilleri, Hükûmetin açıklamalarını ve anlaşmanın sağlayabileceği faydaları önemsiyoruz. Bununla birlikte Meclisin görevi yalnızca bir anlaşmayı onaylamak değil Türkiye'nin üstleneceği sorumlulukları ve bunların sonuçlarını da sorgulamaktır. Bizler savunma alanındaki iş birliklerinin güçlenmesini destekliyoruz fakat bu iş birliklerinin hukuki sınırlarının, askerî yükümlülüklerinin ve Meclisin denetim yetkisinin açıkça belirlenmesi gerektiğine de inanıyoruz.

Bu konulardaki belirsizlikler giderilmediği için kanun teklifine mevcut hâliyle olumlu yaklaşamadığımızı ifade ediyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına Diyarbakır Milletvekili Sayın Ceylan Akça Cupolo.

Buyurun. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

DEM PARTİ GRUBU ADINA CEYLAN AKÇA CUPOLO (Diyarbakır) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Ben, benden önceki konuşmacıların birinin söylediği bir ifadeye takıldım. Yani aslında çok iyi bir niyetle söyledi: "Şeytanın avukatlığını yapacağım." dedi. Bence bu kürsü, halkın avukatlığını yapacağımız yer ve halkın taleplerini, halkın bir savaşa sürüklenebilme riskini açık açık dile getirmemiz gereken bir yer; o yüzden onunla başlayacağım.

Şimdi, bundan yüz on iki yıl iki ay önce, Ağustos 1914 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ile Almanya bir pakt imzalamıştı. O pakttan tam doksan gün sonra Osmanlı İmparatorluğu girmek istemediği bir savaşın içine çekilmiş ve bugün tarih kitaplarında hepimize dikte edilen o "Almanlar kaybedince biz de kaybetmiş sayıldık." cümlesi hayatımıza girmiş oldu.

Bir başka pakttan bahsedeceğim: Bu da İngiltere ile Polonya arasında yapılan, Ağustos 1939'daki savaş paktı, savunma paktı. İngiltere beş gün sonra Polonya'nın yanında savaşa girdi.

Bir pakttan daha bahsedeceğim: O da İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce, 19 Ekim 1939 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti, İngiltere ve Fransa arasında yapılan başka bir savunma paktıydı ama o dönem o paktı imzalayanlar bir kaçış protokolü koymuşlardı. Yani "Olur da Sovyetlerle karşı karşıya gelirsek buradan bir çıkışımız olsun." demişlerdi ve böyle bir madde bırakmışlardı. Bu sayede Türkiye İkinci Dünya Savaşı'na girmemiş ve 60 milyona yakın insanın öldüğü söylenen o ateş hattından, o savaştan geri durabilmişti.

Ancak Mekke İttifakı'nın bir kaçış protokolü yok, aksine bir mahpusluk durumu var; Türkiye'yi on yıl boyunca kilitleyecek ve bölgeyi on yıl boyunca kilitleyecek. Ve bu kilitlenme durumunu anlatırken ısrarla bir "bölgesel sahiplenmeden" bahsediliyor. Ondan da metinde tam 3 defa bahsediyorlar, kanun teklifinde tam 3 kere "bölgesel sahiplenme" deniyor. Bunu farklı konuşmalarda da ifade ettim: Buna "bölgesel sahiplenme" dememizin imkânı yok. Bu, tamamıyla bir bölgesel taşeronluk yapma. ABD'nin Kasım 2025 yılında yayımladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi dokümanına uygun bir şekilde; bölgesel ihtiyaçlarını, bölgesel partnerlerine taşere ettiği ihtiyaçları sebebiyle Türkiye'nin de bu role talip olması olarak ifade ediyoruz.

Suudi Arabistan yakın zamanda ABD'yle çeşitli yatırım anlaşmaları imzaladı. Bunlardan biri 1 trilyon dolarlık, bir diğeri de 600 milyar dolarlık ve bunların büyükçe bir bölümü yine savunma perspektifli ancak ABD, Suudi Arabistan'a ve bölgedeki partnerlerine vadettiği güvenlik şemsiyesini ne yazık ki açamıyor ve bu şemsiyenin dışında kalan Suudiler ve diğer Körfez ülkeleri başka arayışlara girmiş durumdalar ve ABD'ye "Paramızın karşılığını verin." diyorlar ama Amerika Birleşik Devletleri "Ben füze stokumun yüzde 80'ini zaten İran'a karşı savaşta kullandım, o yüzden ucuz silahım yok. Bunun üretimini yapabilecek bölgesel taşeronlarım var." diyor ve Suudi Arabistan'ı Türkiye'ye havale ediyor.

Şimdi, bu pakta imza koyan yani imzacısı olan Suudi Arabistan ve Pakistan'ın açık cephelerine bakalım. Suudi Arabistan'ın 6 tane açık cephesi var. Yemen'de, İran'da, Irak'ta, Babülmendep'te, Sudan'da ve birçok alanda, oralarda yürüyen, bahsettiğim ülkelerde yürüyen, insani krizi daha da korkunç durumlara getiren bir savaş pratiği var. Bakın, Sudan'da bu yıl içinde El Faşer'de Birleşmiş Milletlerin soykırım olarak nitelediği bir katliam yapıldı ve orada Suudi Arabistan bir tarafa silah veriyor, Birleşik Arap Emirlikleri bir tarafa silah veriyor ve orada Sudanlılar birbirini katlediyorlar. Ve Yemen'de de benzer bir tabloyu görüyoruz. Birleşik Arap Emirlikleri bir tarafa silah veriyor, Suudiler bir tarafı destekliyor; olan yine en yoksul Yemenlilere ve Sudanlılara oluyor. Yemen'de, bakın, 23 milyon insan, insani yardıma aç bir şekilde, mecbur bir şekilde yaşıyor. Yine aynı şekilde Sudan'da 12 milyon insan, insani yardıma aç bir şekilde yaşıyor. Şimdi bu sayılara bakıp "Buraya daha çok bomba gerekli." diyebileniniz var mı? Türkiye halkına bunu anlatabiliyor musunuz? "Mekke Anlaşması'yla buralara daha çok bomba yağacak." diyebiliyor musunuz?

Yine Suudi Arabistan'ın hâlihazırda birçok ülkeden aldığı askerî destekler var; Pakistan'dan 8 bin tane almış geçen sene yapmış olduğu güvenlik anlaşması çerçevesinde. Yine, Suriye'nin nereye koyacağını bilemediği cihatçı askerleri var. Bunların 10 bin ile 20 bin arasının yine onun, Suudi Arabistan'ın adres belirteceği yere gitme ihtimali var. Yine, Körfez İşbirliği Konseyinin bir güvenlik çatısı var yani aslında Suudi Arabistan'ın her tarafı bir güvenlik şemsiyesi açmaya çalışıyor.

Diğer tarafta, Pakistan en despot ülkelerden biri; "terörizm" kavramı o kadar geniş ki insan hakları aktivistleri sürekli olarak bu suçlamayla içeri giriyorlar. Beluçlar, Beluç halkı, sürekli olarak Pakistan tarafından marjinalize ediliyorlar; kaynakları sömürülüyor, aktivistleri içeri atılıyor, siyasi partilerine operasyon çekiliyor ve tam bir sömürge pratiği altında yaşamaya devam ediyorlar. Pakistan'ın burada bir cephesi  var, Keşmir'de  bir cephesi var,  Afganistan'da bir cephesi var, var da var, tam 5 tane cephesi var. Şimdi bu kadar cepheye Türkiye'nin girmeyeceğini gerçekten iddia edebiliyor musunuz, söyleyebiliyor musunuz? Çünkü eğer açarsak anlaşma metninin 5'inci maddesinde “Taraflar bölgesel ve uluslararası istikrar ve güvenliği olumsuz etkileyen terörizmin tüm çeşit ve tezahürleriyle mücadelede operasyonel seviye de dâhil olmak üzere mevcut iş birliğini ve müşterek çabaları güçlendirirler." deniyor. Bu, BM şartının 51'inci maddesine çok da denk gelmiyor, geliyor mu sizce? Nedir BM 51'inci şartı? Meşru müdafaa hakkı. Bu ülkelerin açtığı cephelerin hepsi kendi sınırlarının dışında ve bu cepheleri barışla nihayete erdirmek yerine daha da büyütüp oradaki cepheleri, oradaki insani krizi daha da derinleştirmektedirler. Bunun devlet dışı aktörlere karşı bir pakt olduğunu görmemek için gerçekten de kör olmak gerekiyor.

Türkiye'nin NATO'nun 5'inci maddesine dair sanıyorum en güncel denemesi 27 Şubat 2020 tarihindeydi. O dönemde İdlib'te Türkiye'nin bir üssünde 34 askerin ölümüyle sonuçlanan bir Rus bombardımanı olmuştu. Türkiye o dönem NATO'ya bir çağrı yapmıştı ve 5'inci maddeyle ilgili hemen bir aksiyon almasını istemişti. NATO buranın Türkiye'nin sınırları dışında olduğunu söyleyip girmemişti. Türkiye o dönem pasif agresif bir tavır belirleyerek Avrupa'yla sınırını açıp, mültecileri bir silah gibi kullanıp, yine oraya gönderip onları kendi cephesinde savaşmaya zorlamaya çalışmıştı. Şimdi, burada da benzer bir pasif agresyonun olmayacağının garantisini alabiliyor muyuz? Şimdi, garantisini verseniz de bu pakta karşıyız, bir kere onu netleştirelim. Böylesi savunma paktlarına, bizi daha fazla çatışmaya çekecek bütün savaş anlaşmalarına karşıyız.

Bedir Paktı var tabii bir taraftan da; bunun ne olduğuyla ilgili henüz bir bilgi almış değiliz. Yine, imzalanan ve önümüze servis edilen, noter usulü onaylamamız beklenen bir başka pakt ama bu paktın diğerini besleyeceği veya onu destekleyici nitelikte olduğuna dair ufak ufak söylemler duyuyoruz ve biraz baktığımızda gerçekten de öyle. Az önce bahsettim; ABD'nin füze stoklarının yüzde 80'ini kullanmış olduğunu ve yeni silah üretme ihtiyacı olduğunu gösteren bazı emareler olduğunu söylemiştim. Şimdi, Bedir Paktı'nın ve Mekke Paktı'nın şöyle tariflendiğini gördüm: Bedir paktına Katar fonlamasıyla, Katar'ın parasıyla silah fabrikası ve Mekke paktına da "mihver" demişler ama "mihver" denir mi bilmiyorum, bir mızrak gibi halkların kalbine, yüreğine saplanacak bir paktı birbiriyle desteklediklerini söylüyorlar ve Mekke anlatısı sürerken bize yine "Kutsal mekânların korunması için de bir hassasiyetimiz var; biz bu yüzden Mekke Paktı'nı imzalıyoruz, bu yüzden buraya giriyoruz." diyorlar. Tıpkı Gazze'yle ilgili "Bizim Gazze hassasiyetimiz var, bu yüzden bu Gazze oluşumunun içinde yer alıyoruz." demek gibi. Ancak bize şundan bahsetmiyorlar: Suudi Arabistan ile İsrail'in arka kapı diplomasisiyle istihbarat paylaştığını ve Türkiye'nin istihbarat havuzunun oraya akacağını ve Türkiye'nin, İsrail'in çıkarlarına, İsrail'in soykırımcı politikalarına destek olacak şekilde aksiyon alabileceğini, hareket edebileceğini sağlayan bir rolü olduğunu bir türlü açıklamıyorlar.

Benden önceki konuşmacılar komisyon aşamasına değindiler. Fuat Oktay Komisyonda, Millî Savunma Komisyonuna yazdığını ancak Hulusi Akar'ın -sanıyorum şurada- "Benim burayla bir işim yok, benim yapabileceğim bir şey yok Millî Savunma Komisyonu Başkanı olarak, beni ilgilendiren bir durum yok." diye yazı gönderdiğini söyledi.

FUAT OKTAY (Ankara) - Öyle bir ifademiz yok, ifadenizi düzeltin lütfen.

CEYLAN AKÇA CUPOLO (Devamla) - Millî Savunma Komisyonunu ilgilendiren bir şey olmadığını söyledi, o yüzden Dışişleri Komisyonu...

HULUSİ AKAR (Kayseri) - Terbiyesiz!

CEYLAN AKÇA CUPOLO (Devamla) - Terbiyeyi sizden öğrenecek değilim.

HULUSİ AKAR (Kayseri) - Öğren, öğren işte.

CEYLAN AKÇA CUPOLO (Devamla) - Siz terbiyesizsiniz.

SALİHA SERA KADIGİL (İstanbul) - Bundan daha terbiyeli bir konuşma mı var ya? Sizin yaptığınız terbiyesizlik, o nasıl laf!

HULUSİ AKAR (Kayseri) - Yalan söylüyor!

MAHMUT DİNDAR (Van) - Bir kadına nasıl "terbiyesiz" diyorsun, saygısız herif! Konuşma, terbiyesiz herif! Bir kadına nasıl "terbiyesiz" diyebiliyorsun ya! Ayıp ya!

CEYLAN AKÇA CUPOLO (Devamla) - Peki, bize söyleyin: Silah savunmalarının Dışişleriyle tam olarak nasıl bir alakası var?

BAŞKAN - Hatibi dinleyelim değerli milletvekilleri.

CEYLAN AKÇA CUPOLO (Devamla) - Askerî eğitim, teçhizat, silah satışı, silah üretimi sizin çalışma alanınız değilse kimin alanıdır? Millî Savunma Komisyonu nasıl alıp bunu değerlendirmez?

Bir diğer şey, sürekli olarak yapılan şey artık; araba hep atların önünde gidiyor. Önce görüşmeleri yapıyorlar, Tahran'da toplanıyorlar, istihbarat şeflerini topluyorlar, sekretaryalarını topluyorlar, topluyorlar da topluyorlar; her şeyi yaptıktan sonra Meclise getiriyorlar. Zaten delik deşik olmuş bir Anayasa’nın, sürekli olarak da değişme ihtiyacından bahsettiğimiz Anayasa’nın ruhuna artık Fatiha okuyoruz.

Bu pakt bizim kazanacağımız, halkların kazanacağı bir pakt değil. Biz sürekli olarak Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi olarak barış paktlarına inanıyoruz. Burada bir istatistiği, sürekli olarak paylaştığım bir istatistiği tarif etmek istiyorum. Son seksen yılda yapılan savaşların nasıl sonuçlandığına bakan bir araştırma var ve bu araştırma diyor ki: "Savaşların yüzde 20'si kesin askerî zaferle sonuçlanır, yüzde 20'si barış müzakereleriyle sonuçlanır ve yüzde 60'ı ise soğuk barış olarak devam eder yani çatışmalar asla bitmez, farklı sıcaklıklarda devam edip dururlar. Mekke Paktı'nın bizi yüzde 60'lık o soğuk savaşlara sokmayacağının garantisini verebiliyor musunuz? Gerçekten de masumane bir defans savunma ihtiyacıyla yazıldığını gerçekten iddia edebiliyor musunuz? Birçok uzman gözümüz kapalı veya uyurgezer bir şekilde üçüncü dünya savaşına doğru gittiğimizi söylüyor; Ukrayna'dan, Libya'dan, İran'dan, Gazze'den Sudan'dan, Yemen'den bahsediyorlar ve etrafımızda sürekli olarak büyüyen ateşin dağıldığı, yayıldığı bir çemberin içerisindeyiz. Bu savaşlara gitmenin yolu, tıpkı İkinci Dünya Savaşı'nda yaptıkları gibi birçok paktı imzalayıp, savaşa hazır olup... Yani bir nevi boks öğrendikten sonra o yumrukları kullanmayacağınızın garantisi yok, bu pakt yapıldıktan sonra o savaşın yapılmayacağının garantisi yok. Şimdi bir kez daha Almanlar kaybedince biz kaybetmemiş sayılmamak için, yoksullar kaybedince Suudi Arabistan kazanmasın diye, Yemenli yoksullar ölünce Pakistanlı savaş lordları kazanmasın diye, Beluçlu yoksul çocuklar öldüğünde Pakistanlılar kazanmasın diye, Sudanlı yoksullar öldüğünde Suudiler kazanmasın diye, bölgedeki petrol zenginleri zenginleşince yoksullar ölmesin diye, hegemonlar kazanmasın diye bölgesel ve küresel barışa olan bütün inancımızla bu paktı reddediyoruz. Bir alışkanlık hâline gelen her utanç duyacağınız davranışı gece saatlerine bırakmanızı da eleştirerek bitirmek istiyorum.

Bugün 4 Kasım. 4 Kasım operasyonunu bir gece vakti yapmıştınız. Bu pakt da yine en yoksulların, Türkiye'nin en yoksullarının savaş meydanlarına sürüleceği ve hiç yere ölecekleri ve bazen bir komisyon toplantısında "Bakın, biz Libya'ya da tezkere çıkardık, bir ölen de olmadı." dediklerinde ölümünün haberi yapıldı diye gazetecilerin tutuklandığı, bazı istihbaratçıların, bazı memurların bile bahsinin edilmeyeceği savaşlar çıkmasın diye bu paktlara karşı olduğumuzu söylüyoruz. Gözümüz kapalı bir şekilde savaşa gitmeyi reddediyoruz. Bu kürsüyü halkın barış hakkını, yoksulların barış hakkını savunmak için kullanmaya devam edeceğimizi söylüyorum.

Bütün Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Yeni Parti Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Namık Tan.

Buyurunuz Sayın Tan. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

YENİ PARTİ GRUBU ADINA NAMIK TAN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; iktidar temsilcilerinin ve yandaş medyanın tam üç aydır dillerden düşürmediği Mekke Savunma Anlaşması nihayet karşımıza geldi. Uzun bir süre nedenini anlayamadığımız bir şekilde bizlerden sır gibi saklanan anlaşma, 20 Ekim günü henüz Meclis resmî internet sitesinde yayınlanmadan basına servis edildi. Artık böyle durumlara maalesef şaşırmıyoruz. Uluslararası anlaşmaların asli onay makamı olan Meclise gereken saygıyı göstermeyerek onu hiçe saymanızın kim bilir kaçıncı örneği bu.

Anlaşma üzerine yaptığımız değerlendirmeler, bunun NATO kurucu anlaşmasından ilham alınarak hazırlandığını gösteriyor. NATO Anlaşması'nın 5'inci maddesi çok benzer bir hükümle karşımıza Mekke Anlaşması'nın 2'nci maddesi olarak çıkıyor ve biz, bu anlaşma çerçevesinde müttefiklerimiz olacak Suudi Arabistan ve Pakistan'a yapılmış her türlü saldırıyı kendimize yapılmış kabul ediyoruz.

Aslında bir hususun altını çizmek lazım. Anlaşma maddeleri, sözde Mekke Paktı kapsamında resmî müttefik olarak kabul edeceğimiz ülkelere destek vermemizi hükme bağlıyor fakat bu desteğin nasıl verileceği açıklanmıyor. Örneğin, Suudi Arabistan Krallığı varoluşsal bir tehditle karşı karşıya kalsa dahi, biz, aslında son derece önemsiz birtakım yardımlar yollayarak taahhüdümüzü yerine getirdiğimizi öne sürebiliriz. Lakin, bu muğlaklıkla aldanıp "Kurulacak Mekke İttifakı nasıl olsa bizi büyük yükümlülükler altına sokmaz." şeklinde bir yanılgıya kapılmayın. Birincisi, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın ağır risklerle yüz yüze olduğu durumlarda sizler bu sorumluluklardan öyle kolay kaçamazsınız. Bu ittifakı devam ettirebilmek adına müttefiklerinizin sizden talep ettiklerini sağlamakla yükümlüsünüz. Aksi hâlde, ittifakı fiilen yürütemezsiniz. İkincisi ve daha önemlisi, bu muğlaklık sizin aleyhinize de işleyebilir. Yalnızca siz, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın taleplerini yanıtsız bırakmayabilirsiniz, onlar da ihtiyaç durumunda sizin çağrılarınızı aynı şekilde yanıtsız bırakabilirler.

Anlaşmanın şu meşhur 2'nci maddesi, müttefiklerin birbirlerine sağlayacağı desteğin objektif değerlendirmelerle belirleneceğini iddia ediyor. Belli ki anlaşmanın içinde yer alan istişare kurulları bu işi yapacak. Peki, 3 ortaktan 2'sine göre objektif sayılan bir değerlendirme bizim tarafımızdan kabul görmezse ne olacak? Üstelik diyelim ki arzu ettiğiniz gibi paktı genişlettiniz ve yeni ülkeleri buna üye yaptınız; bu durumda objektif değerlendirme ihtimali daha da zorlaşmayacak mı? Şunu sorabilirsiniz: "NATO kendi anlaşmasındaki maddelerin muğlaklığına rağmen askerî bir ittifakı meydana getirdiyse bunu biz neden yapamayalım?" diyebilirsiniz. Cevaplar basit; öncelikle NATO'nun kurulduğu dönemde ortada akut bir Sovyet tehdidi olduğu tüm katılımcı ülkeler tarafından kabul edilmişti. Yeni çok partili düzene geçen üye ülkeler arasında askerî diktatörlükle yönetilmekte olan Portekiz hariç herkes çok partili demokratik rejimlerle yönetiliyordu. Nitekim Portekiz ve sonradan ittifaka katılacak olan İspanya da zamanla otoriter rejimlerinden sıyrılarak demokratik bir yönetimi ilerleyen yıllarda benimsediler.

Biz de ittifaka çiçeği burnunda bir çok partili demokrasi olarak katılmıştık ve eksikliklerimiz vardı fakat cumhuriyetimizin yetmiş beş yıl önceki kurumsallığı maalesef 2026 yılına kadar sürüklendiğimiz mevcut kronik demokrasi krizine kıyasla katbekat iyiydi.

Denge ve denetleme mekanizmasına sahip demokratik rejimlerin yer aldığı NATO, üyelerinin kurumsallığı ve de hedeflerin ortaklaştırılması sayesinde ayakta kalabildi. Peki, ya biz bu sözde Mekke Paktı için aynı kurumsallıktan bahsedebilir miyiz?

Suudi Arabistan'da otokratik bir monarşi var. Pakistan demokrasisi ise son derece çalkantılı. Üstelik Pakistan ve Suudi Arabistan'ın maruz bulunduğu tehditler ile bize yönelik tehditler ortak değil. Suudi Arabistan İran'la uzun yıllardır mezhep temelli bir bölgesel rekabetin içinde. Peki ya biz? İran bizim düşmanımız mı?

Suudi Arabistan'la iyi ilişkilere her zaman destek veririz değerli arkadaşlar. Türkiye'nin yerli üretici ve yatırımcılarıyla adil şartlarda rekabet edebildikten sonra Suudi yatırımcıların başımızın üzerinde yeri vardır. Bu vesileyle, Suudi Arabistan'la bu yıl yürürlüğe giren güneş enerjisi antlaşmasını da hatırlatmak isterim. AKP Hükûmeti kendi yerli güneş enerjisi yatırımcılarımızı yüzde 70'lere varan vergi yükü altında boğuyor sonra gidip Suudi Arabistan'dan gelen yatırımcılara yüzde sıfır vergi ve alım garantisi sağlayan bir yatırımın önünü açıyor. Suudi yatırımcılar adil şartlarda burada üretim ve ticaret yapacak olsalardı biz bunu memnuniyetle kabul ederdik fakat siz birtakım gizli hesap ve taahhütler karşılığında kendi üreticinizi ezdiren bu anlaşmayı Meclisten geçirdiniz.

Pakistan'a gelecek olursak, bu ülke kurulduğu 1947 yılından bu yana komşusu Hindistan'la bir kıyamet savaşına hazırlık yapıyor. İki ülke birbirlerine karşı nükleer silah kapasitesi geliştirdi. Bugün için aralarında mutlaka bir nükleer çatışma çıkacak diyemeyebiliriz ama her iki devlet de birbirini öncelikli güvenlik tehdidi olarak kabul ediyor. Pakistan ise bizim için çok değerli, aynı çağdaş ve laik ilkeler etrafında kurulmuş iki ülkeyiz. Ulu Önder'imiz Mustafa Kemal Atatürk ve Pakistan'ın kurucu lideri Muhammed Ali Cinnah'ın arasında bu iki lider yüz yüze görüşmemiş olsa dahi herkesin bildiği bir gönül bağı var. Cinnah daha Kurtuluş Savaşı'mızın başlangıç aşamasında, 19 Ocak 1920 günü altında Gandi'nin de imzası olan bir bildiriyle İngilizlerin ülkemizi işgalini protesto etmişti. Pakistan 1947'den bu yana hep dostumuz oldu, uluslararası davalarımızda her zaman bizi destekledi fakat bu Mekke Anlaşması bugün bizim Hindistan'la doğrudan karşı karşıya gelmemize sebep olursa ne olacak? Bunu düşündük mü? Henüz, biz 3 ülke arasında ortak bir amaç ve ülkü birliği kuramamışken sizler bir de Mısır ve İran'la görüşüyorsunuz ve ileride kim bilir hangi ülkelerle görüşeceksiniz? Yani, sözde paktı kurduk da genişlemesi mi eksik kaldı değerli arkadaşlar? Nitekim Mısır'ı davet ettiniz, Kahire yönetimi haftasına kalmadan Yunanistan ve İsrail'le ortaklık anlaşması imzaladı. Bugün İran'la da görüşüyorsunuz ama hepimiz biliyoruz ki İran'ın bu pakta katılması mümkün değil. İran'ın elinde kalan son vekil güç olan Husiler Suudi Arabistan'a bomba yağdırırken İran nasıl Mekke İttifakı'na üye olacak? Bizim izleyebildiğimiz kadarıyla, kendisine karşı ortaya çıkan oluşumlara yakın durmak ve onu kontrolü altında tutmak İran dış politikasının bir geleneği hâline gelmiş bulunuyor. Tam da bu nedenle İran'ın Mekke İttifakı'na böyle bir saikle yaklaştığını düşünüyoruz.

Gelelim asıl acil tehdit olan Husilere. Kendilerini "Ensarullah hareketi" olarak adlandıran bu radikal Şii Arap fraksiyon yirmi iki yıldır Yemen'deki Sünni yönetimle kanlı çatışmalar içerisinde. Peki ya Hükûmetiniz ihtilafın neresinde? Değerli milletvekili arkadaşım Utku Çakırözer Dışişleri Komisyonunda sizin bütün sicilinizi ortaya döktü. Bu kere de ben, Genel Kurulda hatırlatmak istiyorum: Cumhurbaşkanı Erdoğan 2015 yılında Husilerle çatışmaya giren Suudilere lojistik ve istihbarat desteği vermek istediğini açıklıyor. Dört yıl sonra, 2019'da Erdoğan, Suudi Arabistan'a çok daha ağır sözlerle yükleniyor ve bu savaşı onların başlattığını iddia ediyor. Aradan üç yıl geçiyor, 2022 yılında yine Erdoğan, Suudi Arabistan'ın Husilerle ilgili hassasiyetini paylaştığını açıklıyor ve ertesi yıl Husilere karşı bir ortak bildiriye imza atıyor. 2024 yılı Ocak ayında Erdoğan, Suudilerle imzaladığı bildirinin mürekkebi kurumadan İsrail'e saldırdıkları için Husileri övüyor. NATO müttefikimiz İngiltere ve ABD'nin Husilere yönelik saldırılarını kınarcasına "Husiler çok güzel savunmalar yapıyor." diyerek memnuniyetini açıklıyor. Ve şimdi aradan iki yıl geçti. Biz, 2026 yılında kendimizi Husilere karşı bir savunma paktı içerisinde bulunuyoruz. Maşallah, tutarlılıkta tam bir dünya lideri! Bu zikzaklı dış politikaya nasıl güvenelim değerli arkadaşlar? Hadi biz güvendik diyelim, Riyad ve İslamabad size nasıl güvenecek?

Değerli arkadaşlar, çok büyük sözlerle övdüğünüz, dünya tarihini yönlendirecek diye mübalağa ettiğiniz bu Mekke Anlaşması türünün ilk örneği bile değil, ABD'nin güvenlik şemsiyesini Orta Doğu'ya genişletmek amacıyla 1950'lerde kurulan Bağdat Paktı ve sonraki versiyonu CENTO da Mekke İttifakı'na benziyordu. Yukarıda bahsettiğim sebeplerden ötürü dağıldılar. Irak 1958'de Baasçı bir darbe sonrası uluslararası ilişkilerde yönelimini değiştirdi, 1979 İran İslam Devrimi başlayınca İran ayrıldı ve CENTO tamamen dağıldı. Şimdi siz Pakistan ve Suudi Arabistan'da mevcut rejimlerin yirmi otuz yıl boyunca değişmeyeceğine garanti verebiliyor musunuz? Üstelik bu yetmiyor gibi, anlaşmada on yıllık bir katılım zorunluluğu getirmişsiniz. Bu bile tek başına müttefiklerinize yönelik güvensizliğinizi ortaya koyuyor. Müttefiklerinizin bu pakta sadık kalacağına inansanız oturup böyle on yıl zorunlu katılım gibi maddeleri metne ekletmezdiniz. Aslında biz bu on yıl katılım mecburiyetini kimin talep ettiğini biliyoruz. Yoksa bunu size güvensizliğinden ötürü Riyad ve İslamabad mı talep etti?

Bakın, bu anlaşma Meclisten geçmedi ve Türkiye'de henüz yürürlüğe girmedi. Buna rağmen Dışişleri ve Savunma Bakanları ve beraberinde Genelkurmay Başkanıyla Mekke Anlaşması'na dair iki kapsamlı istişare konseyine katıldınız. Aceleniz nedir? Nereye yetişiyorsunuz? Kim bizden ne talep ediyor da siz koştura koştura bu paktı Meclisten geçirmeye çabalıyorsunuz?

Öte yandan, biz, Donald Trump'ın büyük övgülerle andığı, düzenlediği mitinglerde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı seçim malzemesi yapmaya cüret eden Netanyahu'nun bile hakkında tek olumsuz laf etmediği bu paktın İran'ı koruyacağına nasıl inanalım? Böyle bir ittifak ancak ABD'nin ve İsrail'in çıkarlarını korur. Şimdi, gelip de geçtiğimiz hafta Tahran'da MİT Başkanı İbrahim Kalın ile İranlı yetkililer arasındaki görüşmeleri emsal gösterip İran'ın bu sözde pakta yakın olduğunu bize lütfen savunmayın. İran'ın derdi belli, onlar Husileri Mekke İttifakı'nın pençesinden kurtarma peşinde. Ayrıca, madem İran'ı anlaşmaya dâhil etmeye açıksınız, o zaman neden sınır komşumuz Irak'ın Mekke Paktı'na girişine dair en ufak bir görüş dahi bildirmediniz? Tahran'a siyaseten en yakın başkent Bağdat ama Mekke Anlaşması konuşulunca "Irak" adını kullanan yok.

Şimdi, değerli arkadaşlar, kısa bir özetle değerlendirmemizi bitirelim. Sözde Mekke Paktı 3 üye ülkeyi on yıllık bir mecburi taahhüt altına sokuyor. Oysa on yıl sonra bırakın bu 3 ülkeyi, dünyanın hangi durumda olacağı belirsiz. Üstelik Pakistan ve Suudi Arabistan sıcak çatışma tehdidiyle karşı karşıya fakat böyle bir tehdit bizim için söz konusu değil. Suudi Arabistan'ın en kritik noktaları, örneğin Riyad'daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı bile Husi saldırılarına maruz kalıyor. Pakistan ise Afganistan'daki Taliban rejiminin saldırılarına uğruyor. Demek ki bizim bu ittifaktaki asli rolümüz diğer 2 ülkeyi, özellikle Suudi Arabistan'ı korumak. Elbette şimdi, hem Taliban'ı hem Husileri terör örgütü ilan etmek zorundasınız, aksi hâlde, Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın 51'inci maddesine dayanarak askerî müdahalenizi meşru sayamazsınız. Oysa siz Taliban'a laf ettirmiyor, onlar ile Batı arasında köprü kurmak istediğinizi söylüyorsunuz. Aslında herkes her şeyin farkında; seçimler yaklaşıyor, acil finansmana ihtiyacınız var, bu parayı da anlaşılan Suudi Arabistan'dan temin etmek istiyorsunuz ve şu anda Suudi Arabistan'a asker göndermeyeceğiniz konusunda taahhütlerde bulunuyorsunuz, ya ileride bugünkü taahhütlerinizden cayarsanız? Husiler konusunda verdiğim örnekteki gibi siz dış dünyadaki muhataplarınız hakkında her seferinde başka başka konuşurken biz size nasıl güvenelim? 2024 Şubat ayında Ege Denizi'nin 4 katı büyüklüğündeki devasa Somali kara sularını Deniz Kuvvetlerimizin koruması için bir anlaşma imzaladınız ancak üç yıla yaklaştık, anlaşma hâlâ Meclise gelmedi. Oysa, siz bu Meclisten yürürlüğe girmeyen, yasal olmayan bu anlaşma için 2 defa tezkere geçirdiniz. Meclisi çiğnemeniz Anayasa’nın açık ihlalidir ve siz bunun sonuçlarının nereye varacağını biliyorsunuz. Anayasa'yı ihlal eden günü gelince Yüce Divana çıkar. Şimdi bize ait olmayan Suudi-Husi çatışmasına Anayasa'yı hiçe sayarak asker yollamayacağınızdan nasıl emin olacağız?

Değerli arkadaşlar, Mekke mukaddes bir şehirdir lakin bir anlaşma sırf Mekke'de imzalandı diye mukaddes olamaz, hele ki askerimizi yine ucu belirsiz bir maceraya sürüklüyorsa. Mehmetçik'in asli görevi Suudi vatanını değil, kendi vatanımızı korumaktır. Siz askerimizi çıkarlarınız uğruna pazarlık masasına koyamazsınız.

Sözlerime son verirken bu anlaşmaya "hayır" oyu kullanacağını açıklayan DEM PARTİ, İYİ Parti, YENİ YOL ve Türkiye İşçi Partili milletvekili arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Ortaya koyduğumuz bu kadar gerekçeye rağmen hâlâ anlaşmaya "evet" diyecek olanlar kendilerini Cumhur İttifakı'nın resmen üyesi kabul edebilirler. (Yeni Parti ve DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Biz Mehmetçik'in canını Suudi riyali karşılığında pazarlık masasına koyan bu anlaşmaya muhalifiz. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Biz kendi çocuğunu yollamadığı Suudi çöllerine başkalarının çocuklarını yollamak isteyenlere muhalifiz. Biz bu halka yüz yıl sonra yeniden "Yemen Ağıdı" yaktırmaktan hicap duymayanlara muhalifiz.

Hepinize saygılar sunuyorum. (Yeni Parti ve DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Kayseri Milletvekili Sayın Hulusi Akar.

Buyurun Sayın Akar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA HULUSİ AKAR (Kayseri) - Sayın Başkanım, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Benden önceki konuşmacı sayın milletvekilleri konuyla alakalı birçok konuya değindiler, ben de konuyla alakalı düşüncelerimizi, fikirlerimizi sizlere takdim edeceğim.

Hepinizin yakından takip ettiği gibi bölgemizde ve dünyada ciddi gelişmeler olmakta, önemli gelişmeler olmakta, ciddi gerilimler var; bu gerilimler herhangi bir şekilde, herhangi bir zamanda çatışmaya dönüşmekte. Birleşmiş Milletler kayıtlarına göre şu anda dünyada 60 civarında çatışma söz konusu. Bu çatışmaların getirdiği, bu çatışmalardan doğan risk, tehlike ve tehditlerle karşı karşıyayız; bunlara ilaveten ciddi belirsizlikler söz konusu bu gelişmeler çerçevesinde. Ortama hibrit ve vekâlet savaşları hâkim olmakta;  enerji, gıda dâhil ciddi bir mücadele söz konusu, bütün alanlarda bu mücadele yoğun bir şekilde devam etmektedir. Bunlara ilaveten ciddi bir şekilde ortamda, hem bölgemizde hem dünyada bir dezenformasyon,   misenformasyon ve manipülasyonlar söz konusu. Burada "epistemolojik kaos" dedikleri yani bilgi ve belgelerin ortaya çıkarılıp karışık bir fikir ortaya koyduklarına, yolumuzu bulmakta zorlandığımıza dair bazı bilgiler de var, bunun da en güzel örneği -hepinizin hatırlayacağı üzere- kitle imha silahından bahisle Irak'a girildi, Irak tarumar oldu ve sonra da "Yanlış bilgiymiş." dediler, düzelttiler. Ve dolayısıyla, eskilerin tabiriyle "Bade harabül Basra." diyoruz.

Az çok bütün ülkelerde ciddi bir huzursuzluk var, ciddi bir endişe var, ciddi bir arayış var ne olacağı konusunda, gelecekleri konusunda. Bu arayışlar ve incelemeler arasında sadece dışarıdan gelen risk, tehdit ve tehlike değil; aynı zamanda iç düzenlemelerinde de sosyal yapıda da sıkıntı var. Örneğin, bir Avrupa ülkesinde yapılan bir araştırmada gençlerin, özellikle gençlerin yüzde 59'u, yüzde 60'ı silah almayacaklarını, bir savaş çıksa dahi savaşa girmek istemediklerini, ülkelerini korumak  söz konusu dahi olsa istemediklerini ifade ediyorlar. Dolayısıyla, ülkelerin ciddi problemleri söz konusu. Ayrıca, yine Avrupa'da yapılan bir araştırmada, yüzde 25 civarındaki nüfusta, önümüzdeki beş yılda bir sabah çıkacağının kesin olduğuna dair düşünceler var, fikirler var, yaklaşımlar var. Bunun doğal sonucu olarak bütün ülkeler şu veya bu şekilde temaslar, görüşmeler, efendim, karşılıklı toplantılar, iş birliği için, koordinasyon için çalışmalar yapmakta, bunların da birçoğu birtakım ittifaklarla sonuçlanmakta. Tabii, burada şunu da söylemek lazım; bütün bu faaliyetler, bölgemizdeki ve çevremizdeki gelişmelerin hepsi de şu veya bu şekilde Çin'in gölgesinde gerçekleşmekte, Çin artık olaylarda etkin bir aktör olarak kendini tam göstermekte. Burada şunu görmemiz lazım: Bütün ülkeler herhangi bir şekilde dost-düşman ayrımı yapmaksızın bir şekilde birbirleriyle flört etmekte, konuşmakta, görüşmekte. Bu kuantum teorisinin siyasete uygulanmasıyla şunu görüyoruz: Artık eskiden olduğu gibi bir taraf kırmızı, düşman; bir taraf mavi, dost değil; burada artık herkes dost da olabiliyor, düşman da olabiliyor, tarafsız da olabiliyor; dolayısıyla çok kaygan bir ortam var. Bu ortamda Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Birliği, Şanghay İşbirliği, BRICS, G20, G7 gibi bütün topluluklar sorunlara cevap aramakta. Orada tabii çok farklı gelişmeler de ifadeler de olmakta. Teyide muhtaç olmak üzere Rusya Dışişleri Bakanı Sayın Lavrov tarafından "Belki NATO'ya karşı da bir örgüt kurmamız gereklidir." şeklinde bir açıklama söz konusu.

Burada özellikle kuantumdan yapay zekâya kadar teknolojik gelişmelerin bütün bu arz etmeye çalıştığım konularda, alanlarda da ciddi bir etkisi var, kökten temelden buradaki faaliyetleri etkilemektedir. Siber tehdit artık başlı başına bir tehdit olmak şeklinde ortaya çıktı. Sizin de hatırlayacağız üzere, çağrı cihazlarında, sıcak soğuk konusunda, evlere, iş yerlerine, buzdolaplarına müdahale edecek şekilde, elektrik ve suların kesilmesi veya açılması şeklinde ve hava ve kara trafiğini etkilemesi şeklinde, birçok şekilde siber saldırılara maruz kaldığımızı görüyoruz.

Geldiğimiz noktada şunu görüyoruz: İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya konulan birtakım kurallar var ve ortaya çıkan, yapılan kurum ve kuruluşlar var. Bunların hepsinin Birleşmiş Milletler dâhil, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere ciddi bir şekilde "entropi" dedikleri dağılma ve bozulmaya maruz kaldıklarını görüyoruz ve işlevlerini ciddi şekilde kaybettiklerini görüyoruz ve dolayısıyla dünya çok kutuplu olmaya doğru ilerlemekte. İşte, bu noktada Sayın Cumhurbaşkanımızın Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda olmak üzere -başta orada başladı- her yerde, her zaman söylediği şey gerçekten dünya 5'ten büyük, bunu görmemiz lazım, bunu anlamamız lazım, buna göre de millî ve genel tedbirlerimizi almamız lazım. Yeni bir dünya düzeni mümkün mü? Evet, mümkün.

Şimdi, bu konuda biraz önce sayın konuşmacıların da ifade ettikleri gibi, evet, bir üçüncü dünya savaşından bahsediliyor, üçüncü  dünya savaşının ayak seslerinden bahsediliyor. Bu gerçek çünkü bunu tahmin etmek veya kestirmek mümkün değil, başlangıçtan itibaren bu konuda bir şey söylememiz gerçekten mümkün değil.

Biz meseleye biraz daha yakından baktığımızda buradaki gördüklerimizi, bazı somut adımları da şu şekilde özetleyebiliriz: Ekonomik, siyasi, savunma, güvenlik ve diğer alanlarda gerçekten bütün ülkelerde bir iş birliği arayışı var. Herkes bir ve beraber olmak istiyor, bir şekilde birbirlerine yaklaşıyorlar.

Bu manada bunu özetlemek gerekirse, Mekke Anlaşması'na gelinceye kadar Cumhuriyet Dönemi'nde, Atatürk zamanında, 1934'te Balkan, 1937'de Sadabat Paktı şeklinde -bu daha sonra 1941'de kapatıldı-  bir şekilde Doğu'ya karşı, Batı'ya karşı gelecek tehdit ve tehlikelere karşı tedbir alma gayretiyle bu kuruluşlar gerçekleştirilmiştir. Daha sonra, bizim yaptığımız şu kısa araştırmada, 2020'den bugüne kadar gerçekten onlarca anlaşma, sözleşme ve girişim var. Bunları kısaca dikkatlerinize sunmak istiyorum, bunları zaman nedeniyle fazla uzatmadan. Filipinler'den, Japonya'dan, Avustralya'dan başlayıp Amerika'ya kadar, Avusturya'dan İngiltere'ye kadar Avrupa ülkeleri dâhil, Güney Kıbrıs dâhil, İsrail dâhil, Yunanistan dâhil, bütün ülkeler bir şekilde anlaşma ve sözleşmeler yapmaktalar. 2013'te Çinlilerin başlattığı Kuşak ve Yol çalışması, 2023'te buna karşılık Hindistan'dan başlayan bir IMEC projesi var, bu gerçekleşti ve buna benzer İbrahim Anlaşmaları söz konusu; Avusturya, İngiltere ve Amerika'yla beraber güvenlik paktı; bizim Romanya, Bulgaristan'la beraber yaptığımız bir Karadeniz Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu anlaşması, sözleşmesi; diğer taraftan da Almanya, Fransa, İngiltere, Kore, Japonya sık sık anlaşmalar yapmaya çalıştılar, yaptılar, başarılı olamadılar; tank yapmak için, uçak yapmak için birleştiler dağıldılar, birleştiler dağıldılar. En son Lüksemburg dahi Kanada'yla görüşmek suretiyle birtakım uluslararası girişimlere başladılar ve bu çalışmaları sürdürüyorlar, birlik ve beraberlik sağlamak için  "Savunma Güvenlik Bankası" adı altında takriben 134-135 milyar dolarlık bir banka kurdular, kurmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla herkes bir şey yapmaya çalışıyor.

Bu konuda en son söyleyebileceğimiz şey -biliyorsunuz bilmiyorsunuz, biliniyor bilinmiyor- bu Vatikan ile Anglikan Kilisesi, Londra ile Vatikan beş yüz seneden beri konuşmuyor. En son Kral Charles iktidara geldikten sonra bu barış da sağlandı.

Dolayısıyla, ülkeler arasında, taraflar arasında ciddi bir ittifaklaşma, bir anlaşma, sözleşme söz konusu. Bunun için bizim de kendi kendimizi korumak bakımından, kendi hak ve menfaatlerimizi, egemenliğimizi, bağımsızlığımızı tahkim etmek bakımından bu tür anlaşmaların artık mecburiyet olduğunu görüyoruz.

2013'te başlayan, 2013'te başladıktan sonra Libya'daki krizden dolayı kesintiye uğrayan bir süreçte, daha sonra 2019'da imzalanan bir deniz yetki alanı anlaşmamız var.  Tripoli-Bingazi meselesi "Bu olur mu olmaz mı, geçerli mi geçersiz mi?" derken sonunda Libya Temsilciler Meclisi bunu da onaylamış bulunuyor ve dolayısıyla bu, Türkiye için ciddi bir kazanım Yunanistan'a karşı Ege'de aldığımız bir pozisyon itibarıyla.

Şimdi, Mekke Ortak Savunma Anlaşması. Bu anlaşma yapıldığında... İşte biraz önce teferruatlı bir şekilde konuşuldu, görüşüldü. Bu gerçekten bir dayanışma ve caydırıcılık meselesi. Askerî iş birliği anlaşmaları zaten mevcut, bizim hem Pakistan'la hem Suudi Arabistan'la askerî iş birliği anlaşmalarımız var. Bu anlaşmayla bu ilişkiler biraz daha geliştiriliyor. Geçmişten aldığımız tecrübeler ışığında, ihtiyaçlar ışığında bu anlaşma gündeme geldi. Bu anlaşma -yine sayın konuşmacıların da ifade ettiği gibi- hiçbir şekilde NATO'ya alternatif vesaire değil; bu tamamlayıcı bir birliktelik ve hiçbir ülkeye de karşı değil, bunu taraflar tekrar tekrar ifade ettiler, ifade etmeye devam ediyorlar. Şu anda herhangi bir askerimiz yurt dışında olmadığı gibi bundan sonra da herhangi bir şekilde olması gerekirse bu da mutlaka Meclisin iznine tabi olacak, burada herhangi bir sorun yok. Biz bu ilişkilerin kurumsallaşmasına gayret gösteriyoruz. Ayrıca, bu anlaşmada ortaya çıkan birliktelikte diğer ülkelerden de taraflardan da herhangi bir istek, arzu olursa bunların da buraya katılabileceğini fakat onların katılımının da yine Meclisin iznine tabi olduğunu dikkatlerinize sunmak istiyorum.

Bununla alakalı olmamakla beraber bir diğer faaliyetimiz, Bedir Anlaşması gerçekleşti. Bu da Türkiye-Katar-Endonezya-Pakistan arasında yapılan savunma sanayisi konusunda ortak üretimi, teknik eğitimi, araştırma ve geliştirmeyi hedefleyen bir anlaşma. Burada Türkiye bunları yapmakla sanayisini ve kapasitesini geliştirme gayreti içinde; iş birliğini, koordinasyonunu geliştirme çabası içinde. Dolayısıyla buradaki mesele, biraz önce anlattığım çerçeve içinde, uluslararası ortam içinde bizim bir yere varmaya çalıştığımız, kendimizi güçlendirmeye çalıştığımız; Birinci Dünya Savaşı öncesindeki, İkinci Dünya Savaşı öncesindeki herhangi bir şekilde yalnızlık olmaması bakımından yapılan gayretlerin bir sonucu bu. Burada, biz yapılan bu çalışmalarda, inşallah, ülkemizin hak ve menfaatlerini korumak ve kollamak için adım atıyoruz.

Şimdi, dünyada ve bölgemizde bunlar olurken Türkiye ne yapıyor? Biz Türkiye'de büyük, terörsüz, güçlü Türkiye'nin inşa ve ihyasını amaç edindik. Bizim iki bin beş yüz yıllık büyük Türk hakanlığı tarihimiz var. Biz kültürümüz, tarihimiz, nüfusumuz, ordumuz, gençliğimiz ve her şeyiyle büyük bir Türkiye'den bahsediyoruz. Ülkemizin bekası için, ülkemizin, halkımızın refahı için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bununla ilgili de yapılması gereken en önemli şey, iç cephe dediğimiz hadise. Burada değerler sisteminin... Millî ve manevi değerlerimizle beraber yapılacak bir eğitimle millî birlik ve beraberliğimizi sağlamak ve gençliğimize olabildiğince yatırım yapmak. Gençliğe eğitim yatırımı yapmak suretiyle... Biraz önceki bahsettiğim 159 falanca ülkedeki gençler savaş istemiyorlar, ülkesini korumak istemiyorlar. O durumlara düşmemek için bugünlerden tedbir almak mecburiyetimiz var.

Bizim önümüzdeki engellerden biri terördü.  Çok şükür, terörle mücadele konusunda, terörsüz Türkiye konusunda 1 Ekimde Sayın Devlet Bahçeli'nin burada attığı adımla ciddi gelişmeler oldu. Bu gelişmelere bağlı olarak örgütün feshi ve silahların bırakılması konusunda mutabakat sağlandı. Bunun çok önemli olduğunu değerlendiriyoruz ve biz zaten esasen şunu söylüyoruz: Türkler, Kürtler, Zazalar, Araplar, Çerkezler biz biriz, beraberiz; 86 milyonda bir ayrım gayrım yok diyoruz, bunu inanarak söylüyoruz. (AK PARTİ ve MHP sıralarından alkışlar) Dolayısıyla, bunun gelişmesi bakımından Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun raporu doğrultusunda 10 Ağustosta çerçeve kanun çıktı. Bizim temennimiz, dileğimiz, gayretimiz ve çalışmamız da bu yasanın pratiğinin gerçekleşmesi için çalışmaların yapılması; bunun da yoğun bir şekilde yapıldığını büyük bir memnuniyetle gördük, görüyoruz.

Bizim burada söyleyeceğimiz şey şu: Terörsüz Türkiye'yi gerçekleştirmek gerçekten bizim için çok kolay çünkü biz, yüzyıllarca, kimsenin etnik, dinî, mezhepsel kimliğine bakmadan yan yana yaşamayı becermiş ve bu şekilde ilimle, akılla 7 iklim 3 kıtada at koşturmuş, adaleti, birliği, beraberliği, huzuru, istikrarı sağlamış bir milletten bahsediyoruz. Dolayısıyla, biz sömürgeci değiliz, biz emperyalist değiliz. Bizim sarayımızın kapısında "Yâ vâliyete külli mazlûmîn" yazıyor, bütün mazlumların sığınağı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Dolayısıyla, bizim insani değerlerimiz çok ileri, çok yüksek. Osmanlı'dan sonra 30 devlet çıkmış, hiçbiri Türkçe konuşmuyor. Bununla alakalı küçük bir anekdot var, vakit biraz sınırlı, hemen onu da ifade edeyim ben. Sayın Cumhurbaşkanımız Tunus'ta gazetecilerle bir basın toplantısı yaparken Tunuslu bir gazeteci Cumhurbaşkanımızı ve Türkiye'yi suçlayıcı bir soru sordu "Siz değerlerimizi sömürdünüz, bize şunu yaptınız, bize bunu yaptınız." vesaire dedi. Cumhurbaşkanımız çok basit bir cevap verdi: "Eğer biz sizi sömürseydik siz bu soruyu bana Fransızca değil Türkçe sorardınız."  (AK PARTİ sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Dolayısıyla, Türkiye'nin durumu bu.

Savunma sanayisinde gerçekten düne kadar paramız oldu, alamadığımız silah, araç gereç, malzeme vardı; Mehmetçik'e veremiyorduk, piyade tüfeğinin dahi patenti yabancılara aitti. Şu anda, Allah'a çok şükür, Kara Kuvvetlerimizin, Deniz Kuvvetlerimizin, Hava Kuvvetlerimizin ihtiyaçları neyse bunlarla ilgili araç gereç, silah, mühimmat, bunların hepsini sağlayabiliyor ve bağımsızlığımızı tahkim ediyoruz, egemenliğimizi tahkim ediyoruz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Tabii, bu geldiğimiz noktada tank yapılıyor artık, seri üretiliyor tank. Hani "Olur, olmaz." diye diye tartışılıyordu eskiden, yapılıyor şimdi. HÜRKUŞ uçuyor ve KAAN da geliyor, yolda, geliyor.

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - O yüzden mi bebek katilini villaya çıkarıyorsunuz? Savaş mı kaybettik?

SAYIN BAYAR ÖZSOY (Kayseri) - Dinle, dinle; dinlemesini öğren!

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Sana mı söylüyorum? Sen dinle!

SAYIN BAYAR ÖZSOY (Kayseri) - Dinlemesini öğren!

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Konuşma!

SAYIN BAYAR ÖZSOY (Kayseri) - Dinle, dinle!

HULUSİ AKAR (Devamla) - Bunların devamı var, ötesi var, bunlar yeterli demiyoruz.

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Villaya çıkardın mı, sen onu söyle.

SAYIN BAYAR ÖZSOY (Kayseri) - Dinle, konuşma lan, dinle!

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Sana mı söyleyeceğiz bir de! Terbiyesizlik etme!

SAYIN BAYAR ÖZSOY (Kayseri) - Adam gibi dinle!

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Dinlemiyorum, ne yapacaksın?

HULUSİ AKAR (Devamla) - Bunların devamı da yüksek teknolojiye dayalı, ileri teknolojiye dayalı...

BAŞKAN - Müsaade edin, müsaade edin... Hatibi dinleyelim.

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Ne yapacaksın?

BAŞKAN - Sayın Türkoğlu...

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Ne yapacaksın? Villaya çıkardın mı diyorum.

SAYIN BAYAR ÖZSOY (Kayseri) - Hadi bağır, bağır, bağır; dinleme, bağır hadi!

BAŞKAN - Yahu, niye bağırıyorsunuz arkadaş!

CAVİT ARI (Antalya) - Sayın Başkanım, burası bağırıyor.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Akar.

HULUSİ AKAR (Devamla) - Önümüzde çetin bir yol var, inşallah, bunu da hep beraber çalışmak suretiyle başaracağız; bundan da kimsenin şüphesi olmasın.

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Cevap verecek!

HULUSİ AKAR (Devamla) - Evet, Ege'de, Doğu Akdeniz'de hakkımızı hukukumuzu koruduk, koruyoruz.

Kıbrıs'ta geldiğimiz nokta -efendim, biraz hızlanıyoruz- egemen, eşit ve uluslararası eşit statüde 2 devletten bahsediyoruz.

Bu arada, bir konuyu daha dikkatlerinize sunmak istiyorum, bir malumat olarak: 1974'te yapılan Kıbrıs Barış Harekâtı 1960 Anlaşmaları çerçevesinde, Garanti ve İttifak Anlaşmaları çerçevesinde, Zürih ve Londra Anlaşmaları çerçevesinde Atina İstinaf Mahkemesi tarafından uluslararası hukuka uygun bulundu; bunun da kullanılmasını dikkatlerinize sunuyorum, sene 1979.

Azerbaycan bizim kardeşimiz, ebedî kardeşimiz; biz iki devlet, tek milletiz. Efendim, bunun da gerçekleşmesi kırk dört günlük harekâtla oldu; birliğimizi, beraberliğimizi orada gösterdik. Azerbaycan'ın lideri Cenap Prezident İlham Aliyev "Yeter artık." dedi otuz yıllık işgalden sonra. Sayın Cumhurbaşkanımız da "Azerbaycan yalnız değil." dedi. Allah'a çok şükür, kırk dört günde, yapılan operasyon sonucunda Azerbaycan'ın 3 renkli şanlı bayrağı şu anda Karabağ'da özgürce dalgalanmakta. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Dolayısıyla, rahmetli Haydar Aliyev'in de "iki devlet, tek millet." dediği somut olarak ortaya çıktı.

Bizim sadece bu ülkelerle değil, aynı zamanda, Libya başta olmak üzere Kosova, Bosna Hersek, Somali, Sudan'la iş birliğimiz var, bunlarla beraber çalışıyoruz. Biz, gerçekten, artık, uluslararası ortamda özne hâline gelmiş bir devletiz. Efendim, 3 kıta bizim için etki alanı, bütün dünyada ilgi alanı hâline dönüşmüş durumda; bunlar için çalışıyoruz. Dostumuz, kardeşimiz, müttefikimiz her kim varsa onlarla ilgili yapılması gerekenlerin hepsini yaptık, yapmayı sürdürüyoruz.

Orta Doğu'daki en büyük kritik sorun İsrail sorunu, bunu görüyoruz.  İsrail, ister "etnik temizlik" deyin ister "soykırım" deyin 27 binden, 37 binden, 70 binden fazla insanı, çoluğu çocuğu katletti, etnik temizlik ve soykırım oldu. Bu insanlarla alakalı, senatörlerle, Fransız senatörlerle konuşurken "Bunlar kuru kuru rakamlar oluyor, bunlar anlaşılmıyor Sayın Senatör. Sizin torununuz var mı?" dedim. "Var." dedi. "Gözlerinizi kapatın, o torundan 20 binini öldürdüler." dedim. Adamın gözünden yaş geldi, ağlamaya başladı Fransız Senatör buradaki komisyon toplantısı sırasında. Dolayısıyla biz de diyoruz ki: Bir an önce Filistin'de ve Lübnan'da tam ateşkesin gerçekleşmesi, acil insani yardım ve sağlık desteğinin sağlanması ve herkesin boykota katılması lazım ki İsrail biraz ders alsın. İsrail mutlaka hesap verecek adalet önünde, hukuk önünde; ister yerel mahkemelerinde, kendi mahkemelerinde isterse uluslararası mahkemelerde mutlaka hesap verecek.

İran'a yapılan faaliyetlere, Amerika'yla birlikte İsrail'in yaptığı faaliyetlere de yine bu harplerin tasnifi konusunda baktığımızda, bu tam anlamıyla bir "unjust war", haksız bir savaş, nedeni olmayan bir savaş. Dolayısıyla, bu savaşın da bir an önce bitmesi için, orada da bir ateşkes sağlanması için Türkiye olarak her türlü girişimde bulunuyoruz ve Türkiye olarak ister kolaylaştırıcı ister ara bulucu rolünde, çalışmalarda bize ne düşerse bunları yapmaya hazır olduğumuzu belirtiyoruz.

Bunun dışında, Montrö'yü çiğnetmedik. Bu Montrö konusunda olabildiğince yapılması gereken ne varsa, savaş ilk çıktığı andan itibaren hem Rusya'yı sokmadık hem de diğer ülkelerin Karadeniz'e girmesini önledik ve dolayısıyla Karadeniz'in stratejik bir rekabet alanına dönüşmesini de engellemiş olduk. Şimdi, oradan 34 milyon tahılın da naklini, malum, biliyorsunuz... Daha dün, evvelki gün de yapılan çalışmalarla 2 Dışişleri Bakanı, Türkiye ve Amerika Dışişleri Bakanı görüşmek suretiyle yeniden orada bir tahıl nakli olabilecek mi, ona çalışılıyor.

Biz şunu söylüyoruz son söz olarak, diyoruz ki: Binlerce yıllık tarihimizden... Olaya dar olarak bakmayalım, geniş bakalım diyorum. Binlerce yıllık tarihimizden süzülüp gelen millî, manevi değerlerimiz çerçevesinde, asil milletimizin sevgisi, güveni ve duasını aldığımız ilhamla, seçkin ve saygın kültür ve medeniyete sahip olduğumuzun bilinciyle, aklın ve bilimin ışığında, modern bir anayasayla, yasalar çerçevesinde, ülkemizin -86 milyon hiçbir ayrım yapmaksızın- bekası ve refahı için terörsüz, büyük ve güçlü Türkiye için çalışmaya devam ediyoruz Türkiye Yüzyılı'nda. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Durmak yok, koşmaya devam! Biz 86 milyon bir ve beraber olduğumuz zaman bizim aşamayacağımız engel, yapamayacağımız görev yok, buna inanmamız lazım; tarih buna tanık. Diyoruz ki: Bir zamanlar bizden millet... Hem nasıl bir milletmişiz, gelmişiz dünyaya, millet nedir öğretmişiz. (AK PARTİ sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN -  Buyurun, tamamlayın.

HULUSİ AKAR (Devamla) -  Cin şişeden çıktı, artık durmak yok, geri adım yok. Başaracağız, Allah'ın izniyle, milletimizin sevgisi, güveni ve duasıyla inşallah başaracağız, koşmaya devam ediyoruz.

Ecdadımızı, şanlı geçmişimizi hürmetle ve rahmetle selamlıyoruz. Sultan Alparslan'dan Atatürk'e ve bugüne kadar, bin yıldır bize vatan olan bu topraklarda bugünlere gelmemizde emeği geçen her kim varsa  herkesi saygı ve şükranla yâd ediyorum. Ebediyete intikal eden aziz şehitlerimizi bir kez daha rahmet ve minnetle yâd ediyor, hayatta olan gazilerimize, şehit ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum.

Ve son söz, bizim sloganımız: Bu memleket bizim, bu millet bizim, bu tarih bizim, bu bayrak bizim, onu yükseltmek de hepimizin görevi.

Saygılar sunuyorum. (AK PARTİ ve MHP sıralarından alkışlar)

TAHSİN OCAKLI (Rize) - Sayın Bakanım, anlaşmanın Türkiye'nin bağımsızlığıyla, egemenliğiyle ilgilisi ne? Bu cümleleri kurdunuz, anlayamadık.

HULUSİ AKAR (Kayseri) - Söz alıp konuşun.

BAŞKAN - Ya, boş ver, tamam.

Bir dakika,  şimdi Murat Bey'e söz vereceğim kardeşim.

Gruplar adına yapılan konuşmalar tamamlanmıştır.

Teklifin tümü üzerinde şahsı adına ilk olarak Ankara Milletvekili Sayın Murat Emir konuşacaktır.

Buyurun Sayın Emir. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

MURAT EMİR (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Hulusi Akar'ın önemli bir komutan ve iyi bir asker olduğunu bilirdik, buna bir kez daha tanık olduk. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Mekke Anlaşması'nın nasıl bir ihanet olduğunu fark etmiş, burada yirmi dakika her şeyden bahsetti, bir tek Mekke Anlaşması'ndan bahsetmedi; kenarından geçti, kenarından geçti çünkü Mekke Anlaşması'nın tutulacak hiçbir yeri yok arkadaşlar, o da fark etmiş. Teşekkür ederiz Sayın Akar. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, bitmiş, tükenmiş bir siyasi iktidar ekonomisi dibe vurmuş, derin bir krizdeki ülkeyi yönetirken ve adaleti yerle bir olmuş, adaleti sopa gibi kullanan, demokrasisini katletmiş, kendi seçilmişlerine, kendi demokrasisine darbe yapmış, Anayasa'sını her defasında çiğneyen bir siyasi iktidar, hele de bir fon soygunuyla artık duvara iyice dayandığını, kaçacak yeri kalmadığını, bir yerlerden mutlaka para bulması gerektiğini fark edince işte bu anlaşma önümüze geldi. Derin bir meşruiyet krizleri var ve ancak ve ancak 86 milyondan alamadıkları, bu topraklarda bulamayacakları meşruiyeti Amerika'da arıyorlar, Trump'tan arıyorlar. İşte, Trump'tan meşruiyet almak adına, Trump bunların sırtını sıvazlasın diye Mehmetçik'i Yemen çöllerine göndermek için bu anlaşmayı getirdiler, bu anlaşmanın arka planı budur. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Hiç kimse bize "Efendim, aktör oluyoruz." "Efendim, oralardaki boşluğu biz dolduracağız." "Efendim, Türkiye Yüzyılı..." palavralarını yutturamaz, öyle bir şey yok.

Değerli arkadaşlar, ülkeler elbette ki büyüdükçe askerî kabiliyetlerini de artırırlar ve bunu da zaman zaman ihraç ederler, biz de Türkiye'nin bu kabiliyetlerini ihraç etmesinden gurur duyarız ama burada yapılan başka bir şey; siz Yemen'e Arabistan lehine, siz İsrail lehine, siz Amerika'nın taşeronluğu adına Türk askerini yolluyorsunuz, Türk askerinin mübarek kanını çöllere dökmek üzere oylama yapacaksınız birazdan; bunu kabul etmiyoruz. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, adamlar her şeyi söylüyorlar, açık açık söylüyorlar, açık açık diyorlar ki: "Bizim artık Orta Doğu'da işimiz yok." Bir yük paylaşımı stratejileri var "Artık bizim burada taşıdığımız yükü bizim kullanacağımız ülkeler taşısın." diyorlar ve oradan hemen Türkiye Cumhuriyeti atlıyor, "Evet, biz varız." diyor, sıranın başında Türkiye Cumhuriyeti. Bakın, Mısır girecekti, Mısır girmedi, Mısır sizden akıllı çıktı. "Efendim, biz orada olalım." "Olmayın." diyen yok ki. Mesela, Yunanistan, Suudi Arabistan'a Patriot gönderiyor; siz de gönderin, zaten yapıyorsunuz, yapılmalı da veya değerli arkadaşlar, mesela, İngiltere Eurofighter gönderiyor Suudi Arabistan'a "Husilerle savaşsın." diye; siz de yapın, varsa kabiliyetiniz ama oraya Mehmetçik'i göndermeyin! Elinizde sadece Mehmetçik var, dünyanın neresinde kriz olursa "Mehmetçik'i gönderelim." El âlem otursun, onların taşeronluğunu yapalım; biz buna asla razı değiliz. Büyük bir vebal altındasınız, büyük bir günaha gireceksiniz, önümüzdeki yıllarda orada sıcak çatışmalara Türk askeri girdiği zaman, her birinin vebali her birinizin boynunda olacak; bunu bilerek oylarınızı kullanın. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

 Değerli arkadaşlar, 17 Ağustosta Trump'a soruyorlar, "Mekke Anlaşması'nı nasıl buldunuz?" diyorlar. Diyor ki: "Mekke Anlaşması'ndan çok memnunum, ülkeler artık yükümüzü paylaşıyor." İşte, benim anlattıklarımı Trump söylemiş, bunları ben uydurmadım. Aynı şekilde 13 Ekimde Trump'a diyorlar ki: "Türkleri sahaya sürecek misiniz?" Arkadaşlar "Türkleri sahaya sürecek misiniz?"  sorusuna Trump şöyle diyor: "Bunu yapabilirim, evet, Erdoğan'ın kendisinden ne istersem yapacağını düşünüyorum." Siz düşünüyor musunuz? Siz düşünüyor musunuz arkadaşlar, buna izin verecek misiniz? Trump isteyecek, Erdoğan kabul edecek, siz de parmak kaldıracaksınız. Biz buna milletimiz adına itiraz ediyoruz. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Hem de ne Trump, hem de ne Trump; bitmiş, tükenmiş topal ördek, en son NATO'da geldi, F-35ler geliyordu, CAATSA yaptırımları kalkıyordu, Senatoda, Kongrede güçlüyken bile bunları yapamadı, yapmadı. Şimdi, bundan sonra nasıl yapacak? Trump ne zaman size bir kelime söylese Türkiye'de yerinizde duramıyorsunuz, havalanıyorsunuz "Dünya lideri." diyorsunuz ama dünya lideri yapa yapa Mısır'ın yapmadığını, başka ülkelerin yapmadığını, neredeyse Suriye'nin yapmadığını, Irak'ın yapmadığını, Mısır'ın kaçtığını dünya lideri yapıyor çünkü arkadaşlar, kimse bu ölçüde kendi devletine ihanet etmiyor. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

Şimdi, değerli arkadaşlar, sadece ülkenize mi ihanet ediyorsunuz? Hayır, Filistin davasına da ihanet var burada. Şimdi, meydanlarda, alanlarda "Ey, Netanyahu..." Tamam, güzel, Filistin'e destek mitingleri, Gazze'ye gözyaşları, tamam, güzel ama siz İsrail'in ayağının altındaki dikenleri temizleyen değil misiniz? Bakın, siz gözyaşı döker gibi göründünüz o katliamlar yapılırken, arkadan ticarete devam ettiniz, çimento yolladınız, çelik tel yolladınız, petrol yolladınız, her türlü mühimmatı yolladınız; önce reddettiniz, sonra kabul ettiniz, sonra konşimentolarını değiştirip yokmuş gibi yapıp ticarete devam ettiniz ama şimdi yok etmek üzere asker ve teknik destek yollayacağınız Husiler var ya, Husiler Tel Aviv'e füze gönderen tek güçtü biliyor musunuz? Biliyorsunuz. İşte o nedenle yolluyorsunuz. Amacınız İsrail'i rahatlatmak. "Efendim, biz İsrail'e karşı pakt kurduk." İsrail'e karşı pakt kurduysanız burada Irak niye yok? Suriye niye yok? En büyük düşmanları onlar. Çünkü siz aslında Türkiye'de sanki İsrail karşıtıymış gibi yapıyorsunuz ama tüm politikalarınız Netanyahu'nun politikaları çünkü Trump ile Netanyahu ortak çalışıyorlar, siz de bütün talimatları Trump'tan alıyorsunuz, bu kadar basit. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

 EJDER AÇIKKAPI (Elâzığ) - Hepsi yalan ve iftira.

MURAT EMİR (Devamla) - Gelir konuşursun, hangi sözüm yanlışsa; hangi sözüm yanlışsa gelir konuşursun.

Değerli arkadaşlar, bakın, Sayın Namık Tan bahsetti, Erdoğan'ın Husilerle ilgili ve Yemen'le ilgili görüşlerinde büyük bir dalgalanma var; bazen beğeniyor bazen beğenmiyor, bazen Suudi Arabistan'ın yanında bazen Husilerin yanında. Neye göre şekilleniyor Erdoğan'ın duyguları ve düşünceleri? O günkü konjonktüre göre. Eğer o gün Suudi Arabistan'la hatları bağlamışsa, ticaret yapılıyorsa, oradan dolar gelme ihtimali varsa oradaki Husilere karşı en ağır sözleri söylüyor 2015'te, sonra Kaşıkçı davası meselesi çıkıyor, Suudi Arabistan'la sorunlar başlıyor,  bu kez Husileri takdir ediyor, "Orada ilk bombayı kim attı bir bakın bakayım? Suudi Arabistan attı." diyor. Ondan sonra dönüyor, tekrar "Yukarıdan talimat geldi, Husileri oradan temizlemek lazım. Oradaki Babülmendep'i açmak lazım, Kızıldeniz'den petrol sevkiyatını rahatlatmak lazım; İsrail'i, Amerika'yı rahatlatmak lazım." O zaman, işte tekrar eski dostunu keşfediyor, eski dostu Suudi Arabistan Kralı.

Dolayısıyla Erdoğan'ın duygularıyla, Erdoğan'ın günlük menfaatleriyle böylesine bir diplomatik söze girilemez. Öyle bir anlaşma ki değerli arkadaşlar, on yıl çıkış yasağı var. Ya, sizin şurada bir yılınız kaldı, en fazla bir yılınız kaldı. Siz gidicisiniz, siz böyle bir anlaşma yapamazsınız. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Şimdi, parmaklar kalkacak, inecek, "Bu anlaşmayı kabul ettik." diyeceksiniz. Türkiye Cumhuriyeti, kalan dokuz yıl boyunca bu saçma sapan, bu ihanet seviyesindeki anlaşmadan çıkamayacak. Böyle bir anlaşma var mı? NATO böyle bir anlaşma mı arkadaşlar? Buna benzer bir anlaşma örneği var mı; gelir söylersiniz. Sadece bu bile, ne kadar ezik olduğunuzun, ne kadar mahcup olduğunuzun ve ne kadar Amerika'nın talimatlarından bir milim ayrılamayacağınızın açık göstergesi, sadece bu bile. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, mahcubiyet o kadar büyük ki 5 Ekimde toplanıyorlar, bildiri yayınlıyorlar. Bildirinin tarafları Suudi Arabistan, aynı şekilde Pakistan ve Türkiye. Suudi Arabistan resmî internet sitesine o bildiriyi koyuyor, Pakistan koyuyor çünkü onlar ciddi devletler. Bakın kiminle kıyasladığıma dikkat edin, Suudi Arabistan ve Pakistan. Ama bizim devletimiz Türkiye Cumhuriyeti, Sayın Hulusi Akar'ın dediği gibi Alparslan'dan beri bin yıldır devletiz değil mi Anadolu'da? Ama o bildiriyi Dışişleri Bakanlığı sitesine koyacak kadar cesaretiniz yok, koymamışsınız. İşte bildiri, elimizde, elimizde olması lazım veya. Bulalım, evet, burada, bakın, bakın burada. İngilizcesini koymuşsunuz ama Türkçesi yok. Diyorsunuz ki: "Sayın Bakanımız buraya katıldı." ve içeriğine baktığınızda niye Türkçesinin konulmadığı da açıkça ortaya çıkıyor. Umarım bunlara cevap verirsiniz. Altıncı paragrafta açıkça tarafların "..."[2] diyor. Yani bu şu demek değerli arkadaşlar: Gerektiğinde oraya askerî güç sevkiyatını derhâl yapmak konusunda taahhüt altına girmişsiniz. "Askerî kuvvetlerin krallığa hızla konuşlandırılması." diyorsunuz, Türkçesi bu. Bunu yazamadığınız için de Türkçesini yazmıyorsunuz. Ama bu anlaşmanın metninin bir yerinde de var ki "Eğer tercümeyle ilgili bir sıkıntı çıkarsa İngilizce metin geçerlidir." diyor. Yani burada "Biz rahatız, merak etmeyin; biz şunlarla bunlarla görüştük, Türk askeri oraya gitmeyecek." diyenleri buradan eğer kulak veriyorlarsa bir kez daha uyarmak isteriz: Gerçek metin buradadır, aradaki anlaşmalar buradadır ve Türkiye Cumhuriyeti maalesef oraya gerektiğinde askerî kuvvetler göndermeyi de kabul etmiştir.

Bir mesele daha var; şimdi, Ensarullah yani Husilerin asıl organize oldukları güç; Amerika buna "terör örgütü" diyor, yine Suudi Arabistan buna "terör örgütü" diyor, biz henüz demiyoruz, Birleşmiş Milletler de Ensarullah'ı terör örgütü listesine almamış ve bu anlaşmanın metninde de okuyoruz ki terör örgütlerine karşı ortak mücadele ve ortak müdahale sözü de veriyoruz. Dolayısıyla bu siyasi iktidar arkadaşlar, eğer bir idari kararla Ensarullah'a "Evet, bu terörist örgüttür." derse işte o zaman bu anlaşmanın gereği olarak yine Yemen çöllerine Türk askerini de Türk askerî varlığını da derhâl gönderme ve oradaki mücadeleye fiilen sokma yetkisi alıyorlar. "Bu yoktur, ikna olduk; öyle değil, böyle değil..." Bunların hepsi safsata.

Açıkça değerli arkadaşlar, bakınız, neresinden baksanız dökülen, neresinden baksanız ihanet dolu, neresinden baksanız gitmekte olan ve Türkiye'nin kendileri yüzünden ağırlaşan sorunları altında ezilen bir siyasi iktidarın son çırpınışlarının ürünü olan bir anlaşma, bize göre ihanet seviyesinde bir anlaşma ve bu anlaşmayı değerli arkadaşlar, Anayasa'yı hiçe sayarak üç ay boyunca Meclise getirmediler.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

MURAT EMİR (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bir sayfa var, o sayfanın içinde ne olduğu belli değil, içeriği belli değil, kapsamı belli değil, kimin, hangi taahhütleri verdiği belli değil ve bunun üzerinden bakanlar toplantı yaptı, biraz önce benim bahsettiğim 5 Ekim Riyad Toplantısı yapıldı, bunun bildirgesi yayımlandı, buna göre taahhütlere girildi, buna göre Genelkurmay Başkanları gitti, Dışişleri Bakanları geldi, Savunma Bakanları geldi, övündüğünüz bu heyet İran'a gitti, orada görüşmeler yaptı; aslına bakarsanız hepsinde Anayasa çiğnendi.

Şimdi, ben buradan kimi iktidar sözcülerinin yeri geldikçe, kendilerince biraz da o sıkışmışlıklarını aşmak adına, biraz da gündem değiştirmek adına, biraz da demokratmış gibi görünmek adına...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MURAT EMİR (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN - İlave vermiyorum.

MURAT EMİR (Devamla) - Bitiriyorum Başkanım.

Selamlama yapayım. 

Tamam Sayın Başkanım.

Biz devam ederiz sonra. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Şahsı adına ikinci konuşmacı Ankara Milletvekili Sayın Fuat Oktay.

Buyurun Sayın Oktay. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

FUAT OKTAY (Ankara) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi üzerine söz almış bulunmaktayım. Sözlerimin başında Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dünya genelinde rekabet ve belirsizlikler tırmanırken Türkiye, millî menfaatlerini gözeten, bağımsız bir dış politika yürütmektedir. İsrail'in Filistin'deki saldırganlığı, yayılmacı politikaları ve işgalleri hepinizin, hepimizin malumu. Hürmüz ve Aden Körfezlerindeki gerilimler küresel ekonomiyi ve enerji hatlarını sarsmakta. Aynı zamanda Rusya-Ukrayna savaşıyla Kafkaslar, Balkanlar ve Kuzey Afrika'daki istikrarsızlıklar bölgesel güvenliğimizi doğrudan etkilemektedir. Türkiye "Savaşın kazananı, adil bir barışın kaybedeni olmaz." inancıyla tüm diplomatik imkânlarını seferber etmektedir. Krizlerin dış müdahaleyle değil, bölge ülkelerinin ortak sorumluluğuyla çözülmesi için öncü rol oynamaktadır. Bugün görüştüğümüz Mekke Anlaşması da bu iradenin somut bir adımıdır. Vekâlet savaşlarının ağır bedeller ödettiği coğrafyamızda sorunlara bizzat bölge içerisinden çözümler üretilmesi kritik önem taşımaktadır. Bu doğrultuda Mekke Anlaşması stratejik diyaloğu, karşılıklı güveni ve birlikte çalışma kültürünü büyüterek Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51'inci maddesinde değinilen kolektif savunma esasına dayalı, Orta Doğu'da kolektif bir caydırıcılık kalkanı inşa etmeyi hedeflemektedir.

Kapsam itibarıyla ortak savunma ve caydırıcılık, uluslararası güvenlik konularında düzenli istişareler, savunma, savunma sanayisi ve güvenlik alanlarında yakın iş birliği, tarafların silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğinin artırılması ve terörle mücadelenin güçlendirilmesi hedeflenmektedir. Genel gerekçede de ifade edildiği üzere bu anlaşma üçüncü ülkelere karşı bir bloklaşma ya da saldırı ittifakı değildir. Tam aksine, dışlayıcı bir güvenlik mimarisi önermeyen, bölgesel barış vizyonunu paylaşan tüm aktörlerin katılımına açık, istikrar odaklı ve coğrafyamızı tahkim eden kıymetli bir adımdır.

Anlaşmaya ilişkin birçok soru ve endişeler dile getirildi, bunlardan da bazılarına değinmek istiyorum. Özellikle Sayın Murat Emir böyle bazı ithamlarla kürsüye gelip de, hani büyük büyük iddialarla gelince böyle pürdikkat dinledim ki, herhâlde dedim, anlaşmanın tüm detaylarını muhteşem okudu, hâkim...

AŞKIN GENÇ (Kayseri) - Hâkim.

FUAT OKTAY (Devamla) -  ...ve tek tek cevap verecek, konuşacak, ben de faydalanacağım, bizler de faydalanacağız diye ama anladım ki anlaşmayı bile tam okumamışsınız. İnternetten aldığınız bilgilerle ne yazık ki...

TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Vermediniz ki.

FUAT OKTAY (Devamla) - ...yine itham ettiğiniz konuyu aynı çerçevede burada gündeme getirerek de bir çelişkiye de imza atmış oldunuz.

Dile getirilen bir endişe, ülkemizin bu anlaşmayla kontrolsüz süreçlere sürüklenmesi konusu. Mekke Anlaşması, taraflardan birine saldırı yapılması durumunda kapsamlı bir istişare ve objektif değerlendirme mekanizmasının işletilmesini ve kararların fikir birliğiyle yani ortak kararla alınmasını şart koşmaktadır. Bu doğrultuda, ülkemizin kendi iradesi dışında kontrolsüz bir sürecin içine çekilmesi söz konusu değildir. Anlaşma metnini tekrar tekrar okuyun lütfen. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetlerinin çatışmalara katılmak üzere yurt dışına gönderilmesi, ancak Anayasa'mızın 92'nci maddesi uyarınca Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilecek tezkerelerle mümkün olabilecektir.

Diğer bir eleştiri, anlaşmanın 7 Ağustos 2026'da imzalanmasına ve henüz Meclis onay süreci tamamlanmamış olmasına rağmen anlaşmayla ilgili toplantılar yapılması. Hepinizin malumu olduğu üzere uygun bulma tekliflerinin onay yetkisi münhasıran Türkiye Büyük Millet Meclisindedir. Anayasa'mızın 90'ıncı maddesi son derece açıktır: Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslararası anlaşmaları onaylaması bir kanunla uygun bulunmasına bağlıdır. Biz de bugün tam olarak bu anayasal zorunluluğu yerine getirmek üzere buradayız, bu anlaşmayı değerlendiriyoruz, görüşüyoruz. Meclisimizin iradesi haricinde hiçbir uluslararası metin iç hukukumuzda nihai bağlayıcılık kazanamaz, bu hususta kimsenin tereddüdü olmasın.

Uluslararası anlaşmaların imzalanması ile iç onay süreci arasındaki dönemde uluslararası hukukun getirdiği bazı mekanizmalar mevcuttur. Örneğin 1969 tarihli Viyana Sözleşmesi Madde 24/4, devletlerin bir anlaşmayı imzaladıktan sonra metin resmen yürürlüğe girinceye kadar geçen dönemde bazı hazırlık çalışmalarına imza tarihinden itibaren katılmalarına imkân tanımaktadır. Bu, uluslararası bir metin. İstanbul'daki toplantılar ve Riyad'daki hazırlıklar istişare ve hazırlık mahiyetinde olup hiçbir mali ve askerî yükümlülük altına girilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti devleti bu hazırlık aşamasında hukuki, mali ya da askerî angajman altına sokulmamıştır. Dolayısıyla, burada bir yetki gasbı değil diplomasinin gerektirdiği bir hazırlık süreci vardır. Yasama yılının ekim ayında başlamasıyla da yine anlaşma Meclisimize ulaşmıştır.

Bir diğer eleştiri konusu da Türkiye'nin NATO üyeliği üzerineydi. Mekke Anlaşması'nın NATO yükümlülüklerimizle çelişebileceği gündeme getirilmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dış politikada çeşitlilik ve katmanlı stratejik ortaklık bir zaaf değil, tam aksine küresel sistemin kaotik yapısına karşı en büyük güvencedir. Mekke Paktı, NATO'ya alternatif bir ittifak değildir. Anlaşmanın 12'nci maddesi açıktır; Mekke Anlaşması Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalardan ve ittifaklardan doğan tüm hak ve yükümlülüklerini tamamen saklı tutmaktadır. Esas itibarıyla Mekke Anlaşması, ülkemizin güvenliğini tamamlayıcı nitelikte bölgesel bir güvenlik halkasıdır. Mekke İttifakı'nın 360 derecelik güvenlik anlayışımızla, terörizmle mücadeleyle ve bölge istikrarıyla tam uyumlu olduğu ortadadır. Bölgesinde sorumluluk üstlenen bir Türkiye profili tüm ülkelerce de bölge ülkeleri başta olmak üzere memnuniyetle karşılanmaktadır.

Keza bazı vekillerimiz ortak bir terör tanımının olmamasına yönelik eleştirilerde bulunmuşlardır. Malumunuz olduğu üzere, herkesin üzerinde mutabık kaldığı terör tanımlamasına sahip uluslararası, çok taraflı bir uluslararası anlaşma benim bildiğim kadarıyla bugün mevcut değildir. NATO'da da bu böyledir, böyle bir tanım NATO'nun kurucu antlaşmasında da yer almamaktadır. Mekke Anlaşması kapsamında teröre yönelik yapılacak her türlü destek, danışmalarla durum ve ihtiyaç tespiti yapılması ertesinde ve taraflar arasında sağlanacak mutabakatla belirlenecektir yani bir oydaşma gerekiyor hemen hemen her konuda.

Konuşmacılar tarafından, yine hatipler tarafından yöneltilen eleştirilerde dile getirilen bir diğer husus da bölgesel hassasiyetlerdir; "İran bu duruma ne diyecek? Diğer ülkeler, bölge ülkeleri ne diyecek?" hususları, soruları veya endişeleri.

İran İslam Cumhuriyeti, bölge sorunlarına bölge içinden çözüm bulunması ilkesini desteklediğini ve Mekke Anlaşması'na karşı olmadığını resmî ve gayriresmî kanallardan beyan etmiştir. Bu pakt kimseye karşı kurulmuş bir pakt değildir ve aynı barış ve iş birliği vizyonunu paylaşan tüm bölge ülkelerine de açıktır.

Anlaşmanın 16'ncı maddesinde yer alan ve tarafların ilk on yıl boyunca bu pakttan ayrılamayacağını öngören hüküm de eleştirilmekte, aslında Komisyonda da bunu çok açık şekilde tartıştık tüm detaylarıyla. Stratejik güvenlik paktlarının, küresel ve bölgesel istikrarı hedefleyen yapıların etkili olabilmek çerçevesinde belirli bir süreklilik arz etmeleri önemlidir, örnekler ortadadır. NATO'nun kurucu antlaşmasının 13'üncü maddesine göre ittifaktan ayrılmak isteyen bir üye ülke için en az yirmi yıl şart koşulmuştur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun tamamlayın.

FUAT OKTAY (Devamla) - Kurucu antlaşma 13'üncü madde, ittifaktan ayrılmak isteyen bir üye ülke için en az yirmi yıl şart koşulmuştur ve keza Montrö Boğazlar Sözleşmesi asgari yürürlülük süresini başlangıçta yirmi yıl olarak belirlemiştir. Öte yandan, Mekke Anlaşması tüm kararların oydaşmayla alınmasını öngörmektedir. Bu çerçevede, on yıl öncesinde de Türkiye'nin rızası olmadan hiçbir kararın alınması ve uygulanması mümkün değildir.

Sayın Başkan, değerli vekiller; tarih bize göstermiştir ki "Hazır ol cenge eğer ister isen sulhu salah." Gazi Atatürk de Balkan Antantı ve Sadabat Paktı'yla neredeyse yüz yıl önce bölge sorunlarına bölge içinden çözüm aramıştır. Bugün de en güçlü, en donanımlı ve en kararlı şekilde bölgemize sahip çıkmaktayız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

FUAT OKTAY (Devamla) - Mekke Ortak Savunma Anlaşması bölgemize barışı, huzuru, kalıcı istikrarı ve öngörülebilirliği getirmek için atılmış hayati bir adımdır. Hukuki temelleri sağlam, diplomatik gerekçeleri berrak, anayasal denetimleri tam olan bu stratejik metni yüce Meclisimizin uygun bulması ülkemizin uluslararası alandaki elini önemli ölçüde güçlendirecektir.

Bu duygularla anlaşmanın aziz milletimizin, dost ve kardeş ülkelerin geleceği için hayırlı olmasını diliyor, yüce Meclisimizi en derin saygılarımla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MURAT EMİR (Ankara) - Sayın Başkanım, Sayın Hatip bana sataşmıştır.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Emir.

 

 

MURAT EMİR (Ankara) - Bir defa, Sayın Oktay'ın benim ismimi de vererek üstenci -en kibar kelime bu- bir tutumla konuşmasını sıkışmışlığına ve çaresizliğine verdiğimi ifade etmeliyim. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Biz burada anlaşmayla ilgili bir sürü tezi ortaya koyduk; bunlarla ilgili somut, açık, tatmin edici hiçbir cevap verememiştir. Belki çok söylemeyebilirdik ama mesela, NATO'dan Fransa'nın 16'ncı yılda çıktığını biliyor olması gereken konumda oturan bir kişidir kendisi. Montrö'yle kıyasladı; Montrö, bir antlaşma, tabii ki Montrö'nün süresi çok daha uzun olacak.

Burada bir "Birlikte birbirimizi savunalım." anlaşması yapılıyor. Eğer biz birlikte birbirimizi savunmaya karar vermişsek o zaman o tehdidin tanımlanmış olması gerekir. "Hangi tehdide karşı biz bu anlaşmayı yapıyoruz?" sorusunun cevabı ne? Husiler. "Biz ona karşı değiliz, buna karşı değiliz." Kime karşısınız, kime karşı kuruyorsunuz bunu? Açıkça ortada.

Bakın, Somali'yle anlaşma yaptınız, hâlâ Meclise getirmediniz, 2 kere tezkere getirdiniz; 2 kere buradan tezkere götürdünüz. Elbette ki bu anlaşma geçerse bunun devamında da tekrar istişare edeceksiniz ama biz sizin zaten istişare kabiliyetinize güvenmiyoruz; siz istişare etmiyorsunuz, siz, Trump ne söylerse, İsrail'in çıkarları neredeyse onu buraya getiriyorsunuz. O nedenle size inanmıyoruz. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) O nedenle bu anlaşmanın bunun yolunu açacağını söylüyoruz.

Dolayısıyla, değerli arkadaşlar, bu anlaşma Türkiye Cumhuriyeti'ni orada savaşan bir ülkeye destek olmak üzere angajmana soktuğu için savaşa ortak etmektir. Oylarınızla Husilerle savaşacak mıyız savaşmayacak mıyız buna karar vereceksiniz. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sayın Başkanım, cevap verebilir miyim?

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, teklifin tümü üzerindeki görüşmelere devam edilmesine dair bir önerge vardır, okutup oylarınıza sunacağım.

Buyurun.

4/11/2026

Türkiye Büyük Millet Meclisi Divan Başkanlığına

İç Tüzük madde 72 gereğince görüşmelerin devamını talep ederiz.

 

 

 

Necmettin Çalışkan

 

 

Hatay

    

BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum...

 

III. - Y O K L A M A

(Yeni Parti sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

MURAT EMİR (Ankara) - Yoklama istiyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN - Önergeyi oylamadan evvel yoklama talebi vardır.

Sayın Emir, Sayın Ocaklı, Sayın Genç, Sayın Tan, Sayın Taşkın, Sayın Güneşhan, Sayın Arslan, Sayın Dinçer, Sayın Bulut, Sayın Yanıkömeroğlu, Sayın Ersever, Sayın Çakırözer, Sayın Arı, Sayın Yavuzyılmaz, Sayın Taşkın, Sayın Pala, Sayın Öztürk, Sayın Karakoz, Sayın Rızvanoğlu, Sayın Kâya Ösen, Sayın İlhan.

Yoklama için üç dakika süre veriyorum.

Yoklama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN - Toplantı yeter sayısı vardır.

 

 

BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

Şimdi teklifin tümü üzerinde yirmi dakika süreyle soru ve cevap işlemlerini gerçekleştireceğiz.

Sayın Esen...

ELİF ESEN (İstanbul) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Bakan Yardımcısı yardım yükümlülüğünün ancak açık talep ve 3 ülkenin ortak değerlendirmesiyle işleyeceğini ifade etmiştir. Talep şartı anlaşmanın hangi hükmünde yer almaktadır? Objektif değerlendirme hangi organ tarafından hangi ölçütlere göre ve ne kadar sürede yapılacaktır? Bu süreç 2'nci maddedeki derhâl yardım yükümlülüğüyle nasıl bağdaştırılacaktır?

Yine, bir başka sorum; 5'inci madde 2'nci maddedeki değerlendirme şartına bağlanmamıştır ve taraflar arasında ortak bir terör örgütleri listesi bulunmamaktadır. Bir tarafın terör örgütü olarak nitelendirdiği Türkiye'nin ise bu şekilde nitelendirmediği bir yapıya karşı operasyonel iş birliği talep edilmesi hâlinde Türkiye hangi ölçüte göre karar verecektir?

Bir diğer sorum, Bakan Yardımcısı oylaşma sağlanmaması...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Türkeş Taş, buyurun.

AYYÜCE TÜRKEŞ TAŞ (Adana) - Mekke Anlaşması'nın Türkiye'ye getireceği askerî ve mali yükümlülükler hesaplanmış mıdır? Bu yükümlülüklerin 2027 yılı Millî Savunma Bakanlığı bütçesine olası etkileri nelerdir?

BAŞKAN - Sayın Özdağ...

SELÇUK ÖZDAĞ (Muğla) - Hükûmet, Komisyonda dile getirilen güvenceleri; talep şartı, ortak değerlendirme ve 1'inci maddenin yalnızca silahlı saldırı hâlinde işleyeceğini onay belgesiyle birlikte diğer taraflara bir yorum beyanı olarak bildirecek midir? Bildirmeyecekse bu güvencelerin Suudi Arabistan ve Pakistan nezdinde bağlayıcılığı nedir?

Bakanlık yetkilisi bu aşamada Yemen'e yönelik bir planlama bulunmadığını ifade etmiştir ancak sorumuz planlamaya değil kapsama ilişkindir. Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları, Pakistan-Afganistan çatışmaları ve Hindistan-Pakistan gerilimi 2'nci madde kapsamında mıdır? Anlaşmanın yürürlüğe girmesinden önce başlamış çatışmalar kapsam dışında mıdır?

3'üncü sorum; Bakanlık yetkilisi, yeni ülkelerin katılımının mutlaka Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulacağını ifade etmiştir oysa Anlaşmanın 8'inci maddesine göre katılımı Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi onaylamaktadır. Bu taahhüt hangi hukuki araçla güvence altına alınacaktır? Aynı güvence 15'inci madde uyarınca yapılacak tadiller için de geçerli midir?

BAŞKAN - Sayın Kılıç...

ŞERAFETTİN KILIÇ (Antalya) - 8'inci madde uyarınca müzakere edilecek uygulama anlaşmaları ve protokoller Türkiye Büyük Millet Meclisinin uygun bulmasına sunulacak mıdır yoksa Anayasa’nın 90'ıncı maddesindeki uygulama anlaşmaları istisnasına dayanılarak Meclise sunulmadan mı yürürlüğe konulacaktır?

Bakan Yardımcısı, yürürlük öncesi faaliyetleri Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesi'nin 24'üncü maddesinin (4)'üncü fıkrasına dayandırmıştır ancak Türkiye bu sözleşmeye taraf değildir ve söz konusu hüküm yalnızca usule ilişkin meseleleri kapsamaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Çalışkan...

NECMETTİN ÇALIŞKAN (Hatay) - Sayın Başkan, sunulan anlaşmaya göre herhangi bir saldırı karşısında ortak tepki verileceği söyleniyor. Peki, terör saldırısı da bu Anlaşmanın çerçevesi içerisinde midir? Ülkelerin birbirinden farklı terör tanımı olduğunda bu durum nasıl çözülecektir?

Bu arada bu Anlaşmanın Meclise birkaç adım sonra, üç ay sonra gelmesinin özel bir sebebi var mıdır? Fon krizinin arasına sıkıştırılma özel bir plan çerçevesinde midir; bilgi dışında mı gerçekleşmiştir?

Ayrıca, Anlaşmadaki gizlilik dereceli bilgilerin üçüncü ülkelerle paylaşımı yasaklanıyor ancak çok uluslu yapıları kapsamadığı anlaşılıyor. Bu konuda herhangi bir teminat alınmış mıdır? Şayet İsrail'in bölgesel koordinasyonu üzerine...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Türkoğlu...

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Teşekkür ediyorum.

2'nci maddede deniliyor ki: "Taraflardan birine yönelik silahlı saldırı bütün taraflara yapılmış sayılacak." Yani Suudi Arabistan bir çatışmaya girerse Türkiye ne yapacak? Son derece açık bir soru.

LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Seni göndereceğiz Sayın Selçuk Türkoğlu.

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Seyirci mi kalacak, asker mi gönderecek, silah mı verecek, lojistik destek mi sağlayacak; hangi şartlarda, kimin kararıyla ve hangi yetkiyle? Bunların hiçbirine yeterince açık cevap verilmediği hâlde bu yasa teklifi nasıl Meclise getirildi?

Pakistanlı bir üst düzey asker bu Anlaşmanın kamuoyuna açıklanmayacak savunma taahhütleri içerdiğini söylüyor. Bu konuya açıklık getirecek misiniz?

BAŞKAN - Sayın Akça Cupolo...

CEYLAN AKÇA CUPOLO (Diyarbakır) - Başkanım, Türkiye'nin Mekke Paktı'na girmesiyle birlikte dâhil olabileceği potansiyel cepheler nelerdir?

BAŞKAN - Sayın Uçar...

ZÜLKÜF UÇAR (Van) - Başkan, ben çıkış yapmıştım.

BAŞKAN - Peki.

Sayın Bayhan...

İSKENDER BAYHAN (İstanbul) - Bu Anlaşma başlangıç aşamasındayken madem savunma anlaşmasıydı neden sadece 3 ülke arasında imzalanıyor?

Trump'ın bu Anlaşmaya bu kadar açık destek vermesini nasıl yorumluyorsunuz?

Ve Anlaşmanın on yıl süreyle yapılmasına ilişkin bunu kaçınılmaz bir zorunluluk gibi ifade ettiniz oysa bu tip anlaşmaları on yıl süreyle yapmak her türlü istikrarsızlığı doğurma ihtimali, riski taşırken halka böyle bir anlaşmayı on yıllık yapmayı nasıl izah edeceksiniz?

BAŞKAN - Sayın Uysal Aslan...

NEVROZ UYSAL ASLAN (Şırnak) - Teşekkürler.

6 Şubat depremi sonrası "Deprem değil rant, deprem değil binalar öldürür." dedik. 35 canımızın yitirildiği Rana Apartmanı için iddianame üç yıl sekiz ay sonra bu hafta itibarıyla hazırlandı ancak duruşması 15 Şubat 2027'de. Kamu görevlileri hakkında istenen soruşturma izni ise hâlen bekletiliyor. Bu bekleyiş depremde yakınlarını kaybeden ailelerin adalete ulaşırken karşılaştığı engellerin acı bir örneği.

Eksik soruşturma ve iddianameler, verilmeyen soruşturma izinleri, iyi hâl indirimleri, geciken bilirkişi raporları, ertelenen duruşmalar ve olası kast mı taksir mi tartışmaları içerisinde yargılamalar sürüyor.

Aileler yaslarının yanında adalete ulaşmanın yükünü taşıyor. Adalet peşindeki aileler yitirdikleri canların hesabını sormaktan vazgeçmiyor; cezasızlık değil adalet istiyorlar.

BAŞKAN - Sayın Kırkpınar...

HÜSMEN KIRKPINAR (İzmir) - Getirdiğiniz kanun teklifi bugün ya da muhtemelen yarın Parlamentodan onaylanarak geçecek gibi görünüyor. Bu on yıllık süreyle ilgili neyi, nasıl hesapladınız ki bir önümüzdeki on yıl daha iktidarda kalacağınızı mı düşünüyorsunuz? Kaldı ki bu on yıl içinde eğer ittifaktan ayrılacaksa üç ay öncesinden bilgi verilmesi isteniyor, talep edilmesi isteniyor. Gerçekten, siz, bugün muhalefetin tamamının, Cumhur İttifakı dışındaki muhalefetin tamamının "hayır" oyu vereceği bir ittifakla ilgili, getirdiğiniz yasayla ilgili "hayır"ı gördükten sonra ne düşünüyorsunuz? Neyin hesabını nasıl yaptınız?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Sayın Dindar...

MAHMUT DİNDAR (Van) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Van'da ve bölge illerinde kış başladı; yetersiz doğal gaz altyapısı nedeniyle 21'inci yüzyılda halkımızın barınma, ısınma sorunu sürüyor.

Van'ın birçok ilçesinde ve mahallesinde altyapı adil kurulmamış, yan yana ev, sokak ve mahallelerin birinde doğal gaz varken diğerinde yoktur; Aksa'nın bu uygulaması ayırımcılık yaratmaktadır. Sorumluluk şirkete ve iktidara aittir.

Açıklanan odun ve kömür fiyatları yoksul, işsiz, asgari ücretli ve emekliler için karşılanamaz düzeydedir. Doğal gaz altyapısını yıllardır geliştirmeyen iktidar ucuz ve kirli kömür dağıtıyor; halk sağlığına ve doğaya zarar verirken yoksulluğu da istismar ediyor. Önceki yıllarda dağıtılan kömürlerde taş karıştırıldığı ve yolsuzluk yapıldığı iddiaları gündeme gelmiştir.

Van'da doğal gaz altyapısı geliştirilmeli, kömür dağıtımı mutlaka denetlenmelidir.

BAŞKAN - Şimdi, Komisyona söz veriyorum.

Buyurun.

DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI FUAT OKTAY (Ankara)  - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Aslında konuşmamda da bazı konulara değindim, cevap verdim. Burada aldığım notlar çerçevesinde yine değinmeye çalışacağım.

Madde 2'yle ilgili bir soru vardı, "Objektif değerlendirme neye göre yapılıyor, yapılacak?" şeklinde. Zaten taraflar bir araya geliyor ve yine aslında ondan da önce bir komisyon var -tarafların bir araya gelmesinden önce- Stratejik Siyasi ve Savunma Komisyonu diye, bu usul ve esasları da belirleyecek Komisyon birçok konuyla ilgili. Ama her konuya göre değerlendirme kriterleri de farklı olabileceği için taraflar bir araya geldiğinde yine bu objektif kriterleri kendileri belirleyebilir, artırabilir, azaltabilir ama oydaşmayla. Dolayısıyla, onun sonucunda, bu değerlendirme sonucunda yani  ilgili maddede de burada değerlendirme yapılıyor muhtemel alınabilecek eylemlerle ilgili. İllaki bunu askerî anlamda düşünmemek lazım; istihbari paylaşım bunun parçası olabilir veya tecrübe paylaşımı bunun parçası olabilir veya aynı zamanda ekip, ekipman paylaşımı da bunun parçası olabilir veya savunmaya dair doğrudan sahada da aynı şekilde bir cevap verme şeklinde  paylaşım olabilir askerî boyutta da. Dolayısıyla, bunlar değerlendirildikten sonra, yine ilgili maddesi boyutunca da karar alındıktan sonra uygulamaya geçiliyor.

"Ortak terör örgütü tanımıyla ilgili yine 5'inci madde..." diye ifade ettiniz. Ben de konuşmamda ifade etmiştim, bu tür uluslararası paktların hemen hemen hiçbirinde ortak bir terör örgütü tanımı veya ortak bir terör örgütü listesi noktasında böyle bir şey... NATO'da da bir ülkenin tanıdığı terör örgütünü diğer ülke tanımayabilmekte. Dolayısıyla, burada da yine oydaşmaya dayalı, karşılıklı değerlendirmeye dayalı, anlaşmaya dayalı bir yaklaşım söz konusu.

Yine, mevcut savaşlar da bu sürecin kapsamı mıdır? E, zaten anlaşma imzalandığı, burada yürürlüğe girdiği andan itibaren, üç tarafta da ratifikasyonu yapıldıktan sonra her türlü tehdit değerlendirmeye tabidir.

Viyana Sözleşmesi'ne taraf olmadığımız ifade edildi, zaten ben de taraf olduğumuz şeklinde bir ifadede bulunmadım. 1960 Viyana Sözleşmesi aslında teamül hukukunu derlediği, bu anlamda bunun genel kabul gördüğüyle alakalıdır ve teamül hukuku bütün ülkeler açısından da bağlayıcı boyuta gidecek kadar da aslında ortak değerlendirilebilecek bir hüküm; onun için ben Viyana Sözleşmesi'ne atıfta bulundum.

Yine, Fransa'yla ilgili bir konu gündeme getirildi. "Ya, on yıl diyorsunuz ama..." Bu on yıl konusu da son sorularda vardı, yine buna da cevap verdiğimi düşünüyorum. Bir kez daha tekrarlamak istiyorum: On yıl konusu, on yıl... Stratejik bir anlaşmadan bahsediyoruz, ciddi altyapının oluşturulması gereken mekanizmaların oluşturulması gerektiği bir anlaşmadan bahsediyoruz. Dolayısıyla, yarın çıkılacak bir anlaşma için hiçbir ülkenin bu anlamda masaya oturması veya bir pakta üye olması söz konusu olamaz. Dolayısıyla, bununla ilgili örnekleri de yine NATO ve Montrö'den sadece örnek olarak vermiştim. NATO'nun 16'ncı yılında çıkan Fransa örnek gösterildi. Aslında, Fransa NATO'nun 16'ncı yılında NATO'dan çıkmadı, sadece askerî kanadından, askerî kanadının komuta yapısından çıkmıştır Fransa. Dolayısıyla bu süreç içerisinde yine ittifakın içerisinde kalmaya da devam etmiştir ki sonrasında zaten yine askeri komuta yapısına da döndüğünü görüyoruz.

Şunu tekrardan ben hatırlatmak isterim: On yıl olayı, illaki bugün imzaladık ve on yıl boyunca istemediğimiz, arzu etmediğimiz farklı iktidarların, farklı siyasi partilerin, aynı görüşte olmayan iktidarların olduğu dönemde de mutlak şekilde bağlıyor. "Siz nasıl geleceğe dönük on yıllık, yirmi yıllık bir anlaşmaya imza atabilirsiniz" konusu bence gerçekçilikten çok uzak. Hükûmetler zaten devleti temsilen ülkenin bugünü ve geleceğiyle ilgili karar alır. Bugün ta cumhuriyetin ilk yıllarında atılan imzaların arkasında duruyoruz biz; 20'lerde, 30'larda, 40'larda, 50'lerde, 60'larda, 70'lerde, 80'lerde, 90'larda, 2000'lerde. Dolayısıyla, devlette süreklilik hâkimdir, kimin iktidarda olup olmaması söz konusu değil. Dolayısıyla, bir anlaşmanın Meclis tarafından da onaylanıyor olması milletin bu anlaşmayı onayladığı anlamına gelir ki "Bugün böyle, yarın da farklı bir yaklaşım sergilenecektir, dolayısıyla uzun vadeli bir şey yapamazsınız." argümanı gerçekçi değil çünkü Meclis, milletin tüm farklı segmentini kendi çatısı altında buluşturan bir mabet. Dolayısıyla, on yıl süre içerisinde de herhangi bir konuda oydaşma sağlanamazsa herhangi bir üyenin, dolayısıyla Türkiye'nin arzu etmediği bir konunun uygulamaya alınması asla ve asla mümkün değildir. Ben bunu bir kez daha ifade etmek istiyorum.

CEYLAN AKÇA CUPOLO (Diyarbakır) - TDK'da "oydaşma" diye bir kelime yok, tam olarak ne anlama geliyor?

DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI FUAT OKTAY (Ankara) - Gizlilik konusuyla ilgili endişeler, sorular vardı. Bilgilerin başkalarıyla paylaşımı konusu... "Bu nasıl önlenecek? Bunun ilgili tedbirler alındı mı?" Unutmayalım ki NATO'nun, yine, üyelerinden birisi de Yunanistan. Yunanistan'la ilgili yaşadığımız sorunları yani sizler belki bizden daha iyi biliyorsunuz. Türkiye'nin burada çok ciddi bir tecrübesi vardır. Hangi konuların paylaşılacağı, paylaşılamayacağı veya paylaşılan konuların arzu edilmeyen taraflara bir şekilde sızdırılmaması; sızdırıldığı takdirde, uluslararası hukuk çerçevesinde ve ikili ilişkiler boyutunda neler yapılacağıyla alakalı çok ciddi tecrübeye dayanan bir birikimi vardır Türkiye'nin. Dolayısıyla, burada da herhangi bir endişeye mahal yok.

"Suud çöllerine mi asker göndereceğiz?" veya pazarlık konuları... Yani böyle bir pazarlık söz konusu değil, bir anlaşma var. Objektif kriterler çerçevesinde, şeffaf bir şekilde değerlendirilecek; herkes bilgisini, belgesini paylaşacak. Ona göre değerlendirme yapılıp yine oydaşmayla da karar alınacak bir süreçten bahsediyoruz. Dolayısıyla, bugün anlaşma onaylandığı takdirde Suud çöllerine Türk askerini, Mehmetçik'i gönderiyoruz; böyle bir uygulama da söz konusu değil, böyle bir şey de yok. Dün, hatırlarsanız, aynı konuları, aynı tartışmaları, birçok eleştirileri Suriye konusunda da hep beraber dinlemiştik ama burada da böyle olmadığını gördük. Aynı şeyi Libya boyutunda burada dinledik, bu tartışmalar ortaya çıktı ve Libya boyutunda da orta vadede -uzun vadeyi bile beklemeden- aslında Türkiye'nin millî çıkarları çerçevesinde sonuçlandığını ve gelişmeler olduğunu hemen gördük, yine hep birlikte şahit olduk. Dolayısıyla bunun da... Tabii ki arzu ettiğimiz budur. Bu çerçevede Türkiye'nin millî çıkarlarına ve bölgenin istikrarına, refaha ve kalkınmasına katkı vereceği arzusuyla bu anlaşmayı yapıyoruz zaten.

Onun ötesinde "Madem savunma anlaşması idi, neden 3 ülke masada..." Yani 13 ülke de olsa o zaman aynı soru "Neden 13 ülke masada?" diye sorulabilirdi. Dolayısıyla, bir yerden başlanacak ama dediğimiz gibi, bu bir savunma anlaşması, saldırı anlaşması değil; bunu da izah ediyoruz. Bununla ilgili de isteyen, arzu eden diğer ülkelerin katılımına da açık olduğunu her fırsatta ifade ediyoruz, ifade etmeye de devam edeceğiz.

Bunun dışında da "Bu anlaşma kapsamında sağlanacak desteğin maliyetini kim, nasıl karşılayacak?" şeklinde bir sorunun olduğu da Bakan Yardımcımızın ilettiği notta. Zaten aslında burada da ilk etapta bir komisyon var biliyorsunuz, Stratejik Siyasi ve Savunma Komisyonu; bununla ilgili Genel Sekreterlik var. Bunun ilk boyutu da Mekke'de olacak ve bunun giderlerini belirli bir süre Suudi Arabistan karşılayacağını ifade etti, sonraki boyut yine bu değerlendirmeler ve alınacak kararlar çerçevesinde gerçekleşecektir. Dolayısıyla, nasıl olacağıyla alakalı yine usul ve esaslar netleşecektir ama sonuçta şuraya geliyor: İstemediğimiz bir uygulamanın gerek Hükûmet nezdinde, iktidar nezdinde gerekse Meclis boyutunda mümkün olmayacağını yine hep birlikte göreceğiz.

Ben, tekrar tüm sorular için teşekkür ediyorum. Ümit ediyorum, benim aldığım notlar kadarıyla cevapladım; cevaplamadığımız konu varsa da yine, arkadaşlarımız da notlarını aldılar, yazılı olarak da hepsini de cevaplarız.

Tekrar teşekkür ediyorum Değerli Başkanım.

BAŞKAN - Teklifin tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

1'inci maddeyi okutuyorum:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ, PAKİSTAN İSLAM CUMHURİYETİ VE SUUDİ ARABİSTAN KRALLIĞI ARASINDA ORTAK SAVUNMA İÇİN MEKKE ANLAŞMASININ ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TEKLİFİ

MADDE 1- (1) 7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke'de imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşması”nın onaylanması uygun bulunmuştur.

BAŞKAN - 1'inci madde üzerinde YENİ YOL Partisi Grubu adına Muğla Milletvekili Sayın Selçuk Özdağ.

Buyurun Sayın Özdağ. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)

YENİ YOL GRUBU ADINA SELÇUK ÖZDAĞ (Muğla) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan arasında adı Mekke Anlaşması olan bir anlaşmayı görüşüyoruz. Biraz sonra burada oylanacak ve geçecek bu anlaşma ama biz tarihe konuşacağız, biz milletimize konuşacağız ve biz geleceğe konuşacağız arkadaşlar. Adalet ve Kalkınma Partililere ve bu anlaşmaya "evet" oyu vereceklere. buradan sesleniyorum şimdi sizlere; sizleri tedai ettireceğim hafızalarınızı geriye doğru. 7 Ekim 2023, ne oldu? Hamas orada topraklarını korumak adına bir saldırıda bulundu. Kime karşı?İsrail'e karşı ve İsrail 1967'den bu yana hatta 1948'den bu yana Nekbe'den, yani büyük felaketten itibaren o topraklarda gelişmeye başladı, yayılmaya başladılar. Mısır'da, Lübnan'da, Suriye'de veyahut da başka yerlerde Filistin'de ve Gazze'de topraklarını genişlettiler ve 7 Ekim 2023 tarihinden sonra da burada bir saldırı gerçekleştirdiler Gazze'ye karşı. Peki, siz hükûmettiniz, böyle bir anlaşmayı niye yapıyorsunuz? Efendim, "Türkiye'nin çok ciddi şekilde güvenliğe ihtiyacı vardır." dedi burada biraz önceki iktidarın konuşmacaları. Peki, güvenliğe ihtiyacımız var da bu güvenliği kime karşı yapacağız? İsrail'i en büyük tehlike olarak görmüyor musunuz? En büyük tehlike olarak görüyorsunuz. O zaman İsrail Gazze'ye saldırırken, İsrail Lübnan'a saldırırken, İsrail Golan Tepeleri'ni işgal edip ve sizin iktidarınızda buraları ilhak ederken siz ne yaptınız? Siz sesinizi çıkarmadınız, çıkarıyormuş gibi yaptınız. Ve biz burada size bas bas bağırdık: "Gelin, kamuoyunu ayağa kaldıralım." dedik. Kamuoyu ayağa kalkmak istediği zaman "Filistin'in yanındayız! Gazze'nin yanındayız!" dediği zaman onları susturdunuz, ya gözaltına aldınız veyahut da tutukladınız, onlara gösteri yapma hakkı tanımadınız. Ve kim yaptı? Siz yaptınız. Kimlerle beraber? Sayın Cumhurbaşkanının oğluyla beraber. Avrupa'da gösteriler yapıldı, hükûmetlerine çağrıda bulundu o halklar: "Niye oraya -Filistin'e- yardım etmiyorsunuz? Neden İsrail'e ambargo uygulamıyorsunuz?" dedi. Siz niye miting yaptınız, neden miting yaptınız? Madem o kadar güçlüydünüz bunlarla ilgili niye susturamadınız? Susturamazsınız! Neden? Çünkü burada sizin teknolojiniz ve bilgi toplumu olma özelliğiniz zayıf. Peki, bunlarla mücadele etmede ne dediniz biraz önce? "Hep beraber olalım." dediniz değil mi. Hep beraber oluyor musunuz? Nerede hep beraber oluyorsunuz sizler? Hiçbir yerde beraber olmuyorsunuz. Varsa yoksa tek parti, varsa yoksa kendi partiniz ve kendi yandaşlarınız. Bir arkadaşımız burada dedi ki: "Siz ticaret yapıyorsunuz." "Yapmıyoruz." dediniz. Sonra dediniz ki: "Yapıyoruz." "Nereye yapıyorsunuz?" "Biz Filistin'e yapıyoruz." "Nereye yapıyorsunuz?" "Filistin'in limanları yok, İsrail'in, limanları üzerinden Filistin'e yardım yapıyoruz." dediniz, değil mi. Yok, değildi; vallahi de billahi de Filistin'e hiç yardım etmediniz, Gazze'ye hiç yardım etmediniz ama yardım etmeyerek İsrail'e yardım ettiniz.

SELAMİ ALTINOK (Erzurum) - Yapma ama ya! Yapma ama ya!

SELÇUK ÖZDAĞ (Devamla) - Neye "Yapma!" diyorsun ya? Sen ne karışıyorsun? Sen gelir burada konuşursun. Ben bunları söylüyorum. Belge, belge söylüyorum sana. Ardından bak, sana söyleyeyim. Senin Ulaştırma Altyapı Bakanın ne dedi?

SELAMİ ALTINOK (Erzurum) - Gerçeği konuşmuyorsun.

SELÇUK ÖZDAĞ (Devamla) - Bak, sen Bakanlık yaptın, bak sen Genel Müdürlük yaptın, Valilik yaptın. Ne dedi? Söyle bakayım ne dedi bana. Söyle ne dedi? Ulaştırma Bakanı ne dedi? "Biz buraya 1 milyon 900 bin ton yardım, iaşe gönderdik." dedi ve oradan da gazeteciler sordular, "Ulaştırma Bakanı, ne yardımı bu? Nevilerini söyle." dediler. "Onu Ticaret Bakanına sorun." dediler. O günden beri Ticaret Bakanına soruyoruz "Buraya ne gitti? İsrail'e ne gönderdiniz?" diyerek. Niye söylemiyor? Neden açık değilsiniz, şeffaf değilsiniz.

Bakın, size bir şey söyleyeyim arkadaşlar. Bu anlaşmalar kim için yapılıyor biliyor musunuz? Bu antlaşmalar Çin için yapılıyor, Çin, Çin; Çin'e "dur" demek için yapıyor. Kim? Amerika Birleşik Devletleri. İki kutuplu dünya oluşturmak istemiyorlar, tek kutuplu dünya... İngiltere'yle, İsrail'le, Yahudi, siyonist lobileriyle beraber bir tek kutuplu dünya ama o iki kutuplu dünya mutlaka oluşacak. Bu iki kutuplu oluşurken de bir yandan siz diyeceksiniz ki: "Efendim, Çin, Rusya, İran, Türkiye anlaşmalar yapalım." Bir yandan diyeceksiniz ki: "Yok, yapmayalım, NATO'yla olalım; yok, Amerika'yla olalım." Ya, bu antlaşmadan kim memnun? Bu anlaşma niye yapılıyor biliyor musunuz? Hamas'ı öldürdünüz, Hamas bitti. Bir daha bu topraklarda, Orta Doğu'da yani Hindistan'dan itibaren başlayarak oralardan İran'da Husilerle beraber devam eden, öbür tarafta Hamas'la, Gazze'yle, Somaliland'le... Öbür tarafta kiminle beraber? Suriye'yle. Öbür tarafta ve Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'yle beraber buralarda bir toprak... Yani güvenliği sağlayacaklar. Hamas bitti, Hizbullah'ı da bitirdiler, PKK da silahları bıraktı. Kim kaldı? Husiler kaldı arkadaşlar. Husileri halledemediler. İran destekliyor Husileri. Ya, siz Husilerle ilgili neler söylediniz, neler söylediniz, neler neler! Ben sizin dış politika ayıplarınızı, defolarınızı anlatsam sabah olur, sabah ve sizin çifte standartlarınızı, bazen de üç yüzlü davranışlarınızı, bazen çok yüzlü davranışlarınızı anlatsam sabah olur, vallahi sabah olur, billahi. Versinler zaman, sabaha kadar konuşayım sizinle beraber.

Değerli arkadaşlar, şimdi, bu anlaşma Husilere karşı yapılmaktadır. Husiler kimdir? Husiler, İsrail'e karşıdır; Husiler, Filistin'in yanındadır, sizin olamadığınızdan çok çok fazla Filistin'in yanındadır. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar) Sizin desteklediğiniz İsrail'e karşı "Biz, İsrail'e karşıyız. Elimizdeki sapan taşlarıyla da olsa, füzelerle de olsa biz İsrail'e karşıyız." diyor. Niye bu anlaşmayı yapıyorsunuz biliyor musunuz? Şimdi, Husileri size havale ettiler, Husileri. 550 milyar dolar dış borcu olan ve aynı zamanda 1 trilyon dolarlık fon rezaletiyle beraber soygunun yapıldığı bir yerde, maaşları bile zor ödediğiniz bir iklimde siz bu anlaşmaya "evet" diyeceksiniz. Zorunluluk bu, bir mecburiyet bu anlaşma ve siz diyeceksiniz ki: "Evet, imzalıyoruz." ve bunu da bize yutturacaksınız, efendim, savunma anlaşmasıymış. Hani savunmayı gelin Filistin'le ilgili yapalım. Hani ne oldu bu Kudüs anlaşması? Nerede o devletler, Türkiye nerede? Söyleyin bana, Allah aşkına söyleyin. Hâlâ Gazze'yi işgal ediyorlar, hâlâ bombalıyorlar ve ne yaptılar biliyor musunuz? Golan Tepeleri'ni sizin iktidarınızda işgal ettiler, yetmedi, ilhak ettiler, ilhak; aynen Ege Denizi'ndeki 18 adayı işgal edip ardından da ilhak ettikleri gibi arkadaşlar. Şimdi kalkmışsınız siz burada Meclis varmış efendim, ne Meclisi ya! Sizin çoğunluğunuz var ve bu çoğunlukla beraber ne diyorsunuz? Gelen her anlaşmaya "evet" diyorsunuz. Bu anlaşmalardaki tehlikeyi siz de görüyorsunuz, görmüyor musunuz? Vallahi görüyorsunuz, billahi görüyorsunuz ama Allah kahretsin ki Türkiye'de bu Siyasi Partiler Kanunu çok kötü bir kanun, lider sultalığının olduğu bir yer Türkiye ve o lider sultaları ne derse onu yapıyoruz; hep beraber, bizim de kusurumuz var yani Türkiye'de muhalefet, iktidar hep beraber gerçek bir demokrasi inşa edemedik. Şimdi, siz hukuk devleti değilsiniz, siz demokratik bir devlet de değilsiniz, siz aynı zamanda gelir dağılımında adaleti sağlamış olan bir ekonomiye de sahip değilsiniz, zaten dış politikada da savrulan bir yapınız var; ondan sonra diyeceksiniz ki: "Biz özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı sağlayacağız." Evet, Bedir anlaşmanız -Endonezya'yla, Katar'la, Pakistan'la beraberce yapmış olduğunuz- doğru; öyle bir anlaşmayı da burada yapın. Savunma anlaşması değil de gelin, teknoloji anlaşması yapın, bilgi anlaşması yapın, bunu yapın, ben size "Eyvallah." diyeceğim ama kalkıp burada Husileri susturmak adına Amerika'nın yapamadığını... Daha önce 2'ye böldü Suudi Arabistan orayı, 400 bine yakın insan öldü, hâlâ savaşıyorlar o insanlar, onlarla görüşüyoruz. Sana Hükûmetiyle de görüşüyoruz, onlara diyoruz: "Neler oluyor orada? Biz İsrail'e karşıyız, biz Filistin'in yanındayız." Siz diyebildiniz mi "Filistin'in yanındayız." diyerek? Hangi yardımı gönderdiniz? Siz "İran'ın yardımının yanındayız." bile diyemediniz. Efendim, İran bu anlaşmaya "Evet." diyormuş. İran bu anlaşmaya "Evet." derken ne dedi, biliyor musunuz? "Ben de gireyim bu anlaşmaya." dedi, "Ben de olayım." dedi. Niye İran yok? Neden İran yok? Türkiye İran'la beraber olursa daha büyük olmaz mı? Olur. İyi ki Amerika'ya direndiler, iyi ki orada Amerika Birleşik Devletleri'ni yendiler. Eğer yenmeseydiler var ya, size daha çok bu projelerle, siyasi projelerle geleceklerdi; Türkiye'ye geleceklerdi, siz zarar görecektiniz ama sizinle beraber Türkiye zarar görmüş olacaktı. O nedenle, kalkıp siz Tom Barrack'ın dediklerini yapamazsınız. Siz kalkıp burada... Amerika Birleşik Devletleri'nin bir büyükelçisi kalkmış, Orta Doğu'da ulus devletler olmayacakmış; bundan sonra ne olacakmış? Osmanlı Milletler Cemiyeti olacakmış. Cevap verebildiniz mi? Şimdi kalkmışsınız, diyorsunuz ki: "Biz Türkiye'nin güvenliği için, özgürlüğü için Pakistan'la anlaşma yapıyoruz." Pakistan'ın kendine hayrı yok be, bir nükleer silahı var. Suudi Arabistan... Suudi Arabistan'ın problemi nedir? Suudi Arabistan'ın problemi Husilerdir ve Husilere karşı Suudi Arabistan'ın petrodolarlarını kullanmak istiyorlar, hem Pakistan'a karşı hem de Türkiye'ye karşı kullanmak istiyorlar. Biz taşeron muyuz? Biz bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti devletiyiz; peki, o bağımsızlığa göre hareket edelim. Gelin, Türkiye'yi demokratik Türkiye yapın, hukuk devleti yapın; vallahi eğitimde fırsat eşitliği yapın, gelir dağılımında adaleti yapın, şeffaf bir Türkiye yapın, Sayıştayın olduğu bir Türkiye yapın, iç denetimlerin olduğu, yargının bağımsız olduğu bir Türkiye yapın ne Pakistan'a ihtiyacınız kalır ne Suudi Arabistan'a ihtiyacınız kalır ne Amerika Birleşik Devletleri'ne ihtiyacınız kalır; bu 86 milyon burayı zengin yapar, bilgi toplumu ve teknoloji toplumu yapar. Ama yapamazsınız, parti taassubunuz ve ardından da kendi kendinizi kandırdığınız hikâyelerle beraber "dünya liderliği" "Dünya 5'ten büyüktür"... Biz de biliyoruz dünyanın 5'ten büyük olduğunu! Çin'den büyük mü dünya? Hani büyükse neredesiniz? Çin'den büyük değilse Amerika'dan mı büyük, kimden büyük? Amerika ile Çin var. Amerika'nın yanında İsrail, İngiltere var ve Türkiye... Efendim "Dünya 5'ten büyük." Ya, 5'ten büyük olmak için Türkiye'yi Japonya yapacaksınız, Türkiye'yi Almanya yapacaksınız; ya, bırak Türkiye'yi Almanya ve Japonya yapmayı, Türkiye'yi İtalya yapacaksınız. Yaptınız mı? Ya, daha yeni Romanya'dan geldim ve Türkiye'nin para biriminden 10 misli daha değerli parası var.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

SELÇUK ÖZDAĞ (Devamla) - Beş sene önce bunlar komünist bir rejimle yönetiliyorlardı, Avrupa Birliğine girdiler. Siz Avrupa Birliğine girmek  mi istediniz, çıkmak mı istediniz; Amerika'yla mı flört etmek istediniz, Rusya'yla mı beraber olmak istediniz, Çin'le mi beraber olmak istediniz; kiminle beraber olmak istediniz siz Allah aşkına, söyler misiniz? Bir tek muhalefetle beraber olmadınız, bir tek muhalefete kötü muamele yaptınız. Bize ensar ve muhacir muamelesi bile yapmadınız. Suriye'den gelenlere "Onlar muhacir, biz ensarız." dediniz. Ya, bu muhalefetin... Bunlar, işte, Türkiye Cumhuriyeti devletini kurdular; bunların dedeleri, bunların babaları kurdular. Bize niye başka bir muamele yapıyorsunuz? Niye, saray sadece sizin mi, Külliye sadece sizin mi? Cumhurbaşkanı bu konuları bizlerle konuşamaz mı? Meclise getiriyorsunuz bu anlaşmaları, Mecliste onaylatacağız... Gün olur, harman olur; bakın, keser döner sap döner bir gün bu tarafta oturursunuz, bir gün bu tarafta oturursunuz, inşallah, Türkiye gerçekten Avrupa Birliğine girer, onun için çalışır. Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri olsaydı eğer Amerika buraya yanaşırdı, Çin buraya yanaşırdı, Rusya buraya yanaşırdı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SELÇUK ÖZDAĞ (Devamla) - Bu anlaşmaya ret oyu veriyoruz çünkü Türkiye'nin geleceğini düşünüyoruz ve sizi Tanrı'ya havale ediyorum, millete havale ediyorum, Allah'a havale ediyorum. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - İYİ Parti Grubu adına Balıkesir Milletvekili Sayın Turhan Çömez.

Buyurun Sayın Çömez. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

İYİ PARTİ GRUBU ADINA TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Geçen temmuz ayında NATO toplantısının ardından Trump bir söz söyledi "Türkiye bize çok sadık oldu." dedi, Türkiye'nin sadakatinden bahsetti. Biriniz, bir taneniz çıkıp da "Ne sadakatiymiş o?" demediniz, Trump'ın sadakatini onayladınız. Sonra dedi ki Trump, yine aynı toplantının arkasından "Ben istedim, Türkiye savaşa girmedi." Türkiye'nin savaşa girme yetkisini kim vermiştir Trump'a? Ağzınızı dahi açmadınız, sesinizi dahi çıkartmadınız sanki bağımsız bir ülke değilmiş gibi, sanki burası bir müstemlekeymiş gibi. Yine ardından Trump "Erdoğan benim için her şeyi yaptı." dedi, yine aynı toplantının arkasından bunları söyledi. NATO sonuç bildirgesinde denildi ki "Biz İran'ın nükleer kapasitesine itiraz ediyoruz, Hürmüz Boğazı'nın temizlenmesi lazım." Hemen bizimkiler atladılar "Biz yardımcı oluruz, temizleriz Hürmüz Boğazı'nı." Amerika istedi ya, hem Sayın Erdoğan hem Dışişleri Bakanı Sayın Fidan "Hürmüz Boğazı'nı temizlemeye talibiz." dediler. Peki, niye bunları söylüyorum? Çünkü bütün bunlar bu akşam görüştüğümüz Mekke Anlaşması'nın zeminini oluşturuyor, ruhunu oluşturuyor, biraz sonra anlatacağım tek tek.

Şimdi biraz geriye gidelim, hep beraber geriye gidelim. Sayın Erdoğan'ın 2010 yılında yaptığı bir konuşma, diyor ki Sayın Erdoğan Suudi Arabistan'a "On binlerce insanı Yemen'de öldürmediniz mi siz? Ey Suudi Arabistan bunun hesabını ver." Şimdi soruyorum AK PARTİ'li milletvekillerine: "Ey Suudi Arabistan bunun hesabını ver." derken nasıl olur da siz Yemenli Müslümanları katledecek olan Suudi Arabistan'ın saldırılarının yanında olacaksınız? Bunu söyleyen sizsiniz.

Aynı sözle, aynı anlayışta, yine, Sayın Çavuşoğlu "Hayır, Yemen'i mahvettiniz." diyor Suudi Arabistan'a "Bombardıman, kuşatma; binlerce insanı öldürdünüz. Allah sizden bunun hesabını soracak." Allah sizden de bunun hesabını soracak. Eğer Suudi Arabistan'la beraber olur gider Yemenlileri katlederseniz, oradaki Müslümanları katlederseniz Allah sizden de bunun hesabını soracak. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

Yine, o dönemde birçok yandaş gazete "Katlediyorsunuz." diye Suudi Arabistan'a eleştiriler yöneltti. Az önce konuşuldu, İsrail'e itiraz eden, tavır koyan bölgedeki yegâne ülkedir Yemen. Buyurun, milyonlarcası, on binlercesi döküldü meydanlara Yemen'de, Sana'da İsrail'e itiraz etmek için ve siz bu insanların üzerine bomba yağdıracak olan Suudi Arabistan'la beraber olacaksınız.

Suudlar konuşuyor, diyor ki: "Yemenliler eğer biraz daha ileriye giderlerse İsrail'in Eylat şehrini bile vuracaklar." Demek ki bu kapasiteye ulaşmış Yemenliler.

Geçtiğimiz günlerde Netanyahu Amerika aracılığıyla bir haber gönderdi Suudi Arabistan'a, dedi ki: "Size yardımcı olalım, Husileri beraber öldürelim." Ardından Trump hemen bir açıklama yaptı, dedi ki: "Suudi Arabistan İsrail'in yardımını kabul etsin." Şimdi, o zaman eğer bu yardımı kabul ederse arkasında Trump'ın olduğu bu projede siz nasıl olacak da Suudi Arabistan'la beraber olup İsrail'in propagandasına veya projelerine alet olacaksınız?

Yine, bakın, Trump'ın en yakın çalışma arkadaşlarından Joe Wilson açıkça ifade etti, "Savunma paktı, Trump'ın bir başarısıdır." dedi. Bunu söylüyor, biriniz itiraz etmediniz. "Bu anlaşma Trump'ın başarısıdır." diye Trump'ın Kongre üyeleri açıkça söylüyor.

Yine, bir başka ifade, 17 Ağustos 2026, Trump'ın kendi sosyal medya hesabından yayınlandı, diyor ki: "Çok mutluyum, o kadar mutluyum ki 'wow' yapıyor -aynen burada ifadesi böyle- çok iyi yaptılar. Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan beraber oldular. Tebrik ediyorum sizi, çok büyük cesaret gösterdiniz."

Hani siz Müslümanlar bir araya gelmiştiniz? Hani bir araya gelmiştiniz? Trump'ın bu methiyesine muhatap olmak için mi yaptınız bütün bunları? Yanı sıra yine Trump'a sordular, dediler ki: "Eğer böyle bir yardım için siz Türkiye'den talepte bulunursanız, Suudi Arabistan'ın yanında olsun, Yemen'e saldırsın diye Türkiye'den talepte bulunursanız ne yapacak Türkiye?" "Erdoğan benim dostumdur, kırmaz, gönderir askerlerini." dedi. İfadesi burada. "Gönderir askerlerini bizim askerlerimizin yanına." dedi.

Şimdi, bütün bunlara baktığımız zaman bu, bir Sünni hattıdır, Sünni paktıdır ve bunun arkasında İsrail vardır, bunun arkasında Amerika vardır ve İran'a karşı Amerika'nın başarısızlığı neticesinde ortaya konulmuş yeni bir plandır.

Birçok kere söylendi ama Dışişleri Komisyonunun Sayın Başkanı buradayken kendisine... Gerçi yok, diğer arkadaşlar belki cevap verebilir; sorular soracağım, şu anda bu gece cevaplanmamış birçok soru var. Bunlardan bir tanesi: Suudi Arabistan İsrail'le normalleşmeye çalışıyor, Birleşik Arap Emirlikleri İsrail'le İbrahim Anlaşmalarını imzaladı. Yarın Suudi Arabistan İsrail'le İbrahim Antlaşması'nı imzalarsa ne yapacaksınız? Siz de aynı şekilde İbrahim Anlaşması'na imza mı atacaksınız? İsrail'in Orta Doğu güvenliği için Suudlarla beraber mi olacaksınız? Cevap yok, belli ki bunu hesaba katmamışsınız. Yine aynı şekilde, İran ve Suudi Arabistan arasında bir çatışma çıkarsa bu pakt gereği biz de komşumuz İran'la savaşmak zorunda kalacağız. Bunu istiyor musunuz? Buna gerek var mı? Dört asırdır savaşmadığımız komşu ülkeyle savaşa mı gireceksiniz Araplar için? Yine, Suudi Arabistan Husilerle bir çatışmaya girerse ne olacak? Yemen çöllerine mi göndereceksiniz Anadolu aslanlarını? Yemene mi göndereceksiniz Suudları, Arapları korumak için? Pakistan Afganistan'la savaş hâlinde. Peki, yarın "Afganistan'la ben savaştayım." derse, yardım isterse Pakistan'a da mı göndereceksiniz Türk askerleri? Peki, Türkiye'de 600 bin kaçak Afgan var, bunlar sizin için tehlike olmayacak mı? Belli ki bunların hiçbirisini hesap etmemişsiniz. Yanı sıra, NATO'nun kapsamadığı hangi güvenlik açığını bu pakt kapsayacak? NATO'nun 5'inci maddesi son derece açık, yıllardan beri NATO'ya yaptığımız harcamalar belli, yaptığımız fedakârlıklar belli; NATO'nun yapmadığı, sağlamadığı hangi güvenlik açığını siz bununla kapatacaksınız? Peki, niye bugüne kadar İsrail'e karşı oturup böyle bir anlaşma, böyle bir pakt oluşturmadınız? Neden yapmadınız bunu? Yapmadınız çünkü bu paktın arkasında hem İsrail var hem de Amerika var.

Başka şey, bakın, Irak'ta Haşdi Şabi var -İran'ın bir anlamda uzantısı, Suudi Arabistan'ın düşmanı- tam da sınırımızın ötesinde. Peki, yarın "Haşdi Şabi terör örgütüdür." derse siz de onlarla savaşacak mısınız ve sınırı aşıp Irak'ta bir savaşa mı gireceksiniz? Bütün bunların tek tek cevabının verilmesi lazım ama hiçbirinin cevabını vermiyorsunuz. Güvenin bize, merak etmeyin.

Şimdi, az önce konuşuldu, teyiden bir daha söylemekte fayda var: Daha Mecliste görüşülmemiş, Mecliste konuşulmamış, onaylanmamış, kalkmışsınız,  toplantılar yapmışsınız; önce 31 Ağustosta İstanbul'da, ondan sonra da 5 Ekimde Riyad'da toplantı yapmışsınız. Allah aşkına, Anayasa'yı ihlal ederek, yasaları ihlal ederek, Mecliste onaylanmamış bir anlaşmayı varmış gibi kabul ederek bu toplantıları nasıl yaparsınız, burada kararları nasıl alırsınız? Burada alınmış kararlarda çok önemli cümleler var, az önce Sayın Emir ifade etti, İngilizce koymuşsunuz ama tercüme ettiğinizde dehşete düşüyorsunuz. "Hemen gereğini yapacaksınız." diyor, bunun altına imza atmışsınız "Hemen askerlerinizi göndereceksiniz." diye altına imza atmışsınız ve deniyor ki "Asker gönderilmeyecek." Doğru değil, gerçekleri saptırıyorsunuz. "military force" diyor burada "askeri güç" diyor, altına imza atmışsınız. Aynen NATO'da olduğu gibi askerlerin başka bir sınır ötesi ülkeye gönderilmesi için buradan izin dahi almadan kalkıp göndereceksiniz, işte altına imza attığınız anlaşmanın detayı burada. Dolayısıyla bütün bunları yaparken gerçekleri milletin gözünün önünden kaçırarak adım attınız.

Sayın Fuat Oktay'a Komisyonda sorulmuş "Siz Millî Savunma Komisyonundan görüş aldınız mı?" Aynen kendi ifadesi, deniyor ki "Millî Savunma Komisyonuna resmî bir yazı yazdık ama bu konuda bir çalışma yapmadıklarını, ellerinde bir rapor olmadıklarını söylediler." Komisyon notlarından bunu çıkardım. Allah aşkına, asker göndereceğiniz bir anlaşmada Millî Savunma Komisyonu tali komisyon olarak görev almaz mı? O Komisyondan bir rapor, bir görüş alınmaz mı? "Görüşe gerek yok." denmiş. Bakın, devleti bu şekilde yönetmeyin; Allah aşkına, bu millete bu anlayışı reva görmeyin.

Şimdi, madde 5, deniyor ki "Teröre karşı da beraber mücadele edilecek." Pakistan Keşmir'de bazı gruplar terör örgütü kabul ediliyor. Yine Pakistan'da Beluçların bir kısmı terör örgütü olarak kabul ediliyor. Irak'ta Haşdi Şabi, Husiler, Hizbullah, Müslüman Kardeşler, PKK-PYD/YPG, FETÖ; hangisi terör örgütü, hangisi değil, neye göre? Neye göre biliyor musunuz? Amerika'ya ve İsrail'e göre çünkü Orta Doğu'da Amerika istediğini yapamadı, İran'a istediğini yapamadı ve nihayetinde "Orta Doğu'da bir jandarma bulalım." dedi, kendi ittifaklarını, kendi müttefikleri burada dizayn etti ve İran'a karşı bir Sünni hat kurmak için böyle bir adımı attı; biz bu adıma İYİ Parti olarak asla onay vermeyeceğiz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Bitiriyorum Sayın Başkanım.

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Değerli arkadaşlar, tam yirmi üç yıl önce şu koltuklarda oturuyordum; 1 Mart tezkeresi buraya geldi, iktidar partisinden bazı milletvekili arkadaşlarımızla hep beraber o 1 Mart tezkeresine "Hayır." dedik. 1 Mart tezkeresine "Hayır." diyen vatansever, yurtsever, uzağı gören bu ülkenin evlatları o zamanlar hakir görüldü. O zaman bu kürsüye çıkan AKP'nin temsilcileri kıyameti kopardılar "Şunu yapacağız, bunu yapacağız." dediler ama o Gazi Meclis o gün itiraz etti ve yıllar sonra hem Sayın Erdoğan hem Sayın Gül "İyi ki o 1 Mart tezkeresi geçmemiş." dedi. Buradan AK PARTİ'li bütün milletvekillerine, iktidarı destekleyen bütün milletvekillerine samimi olarak sesleniyorum: Bu yanlış bir anlaşmadır, arkasında İsrail vardır, arkasında Amerika vardır; bugün buna onay verirseniz tarih sizi sorgulayacaktır.

Teşekkür ederim. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Oğuz Kaan Salıcı.

Buyurun Sayın Salıcı. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA OĞUZ KAAN SALICI (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün ara seçimler nedeniyle tüm dünyanın gündemi Amerika Birleşik Devletleri. Size Amerika'yla ilgili bazı gerçekleri hatırlatarak başlamak istiyorum.

Amerika İkinci Dünya Savaşı biterken Birleşmiş Milletlerin kurulmasında ve savaş sonrası uluslararası hukuk düzeninin şekillenmesinde belirleyici rol oynayan bir ülkeydi. Sahip olduğu güçle uluslararası hukukun korunması ve ortak güvenlik düzeninin gelişmesine hizmet edebilirdi ama bunu yapmadı, dünyanın dört bir yanına savaşlar ihraç etmeyi tercih etti. Kore'de, Vietnam'da, Kamboçya'da, Libya'da, Panama'da, Bolivya'da, Irak'ta, Afganistan'da, Suriye'de, İran'da, başka ulusların, başka kültürlerin yaşadığı coğrafyalara -size göre ister meşru ister gayrimeşru- o ya da bu gerekçeyle müdahale etti. Bu müdahalelerin hiçbirinde ama hiçbirinde kendi topraklarına yönelik bir saldırıya karşılık vermiyordu. Bazen rejim değiştirmeyi, bazen komünizmi durdurmayı, bazen demokrasi götürmeyi, bazen terörle mücadeleyi bahane etti ve Amerika'nın 2025 yılında yayınladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi dünya siyasetinde uzun süredir yaşanan tarihsel dönüşümün açık bir ifadesi oldu. O belgede diyor ki: "Amerika Birleşik Devletleri kendi egemenliğini hiçbir özür dileme ihtiyacı duymadan koruyacaktır. Bu, egemenliğinin ulus ötesi ve uluslararası kuruluşlar tarafından aşındırılmasını önlemeyi de kapsar." Bu ne demek? Özetle diyor ki: "Ortak kurallarla yönetilen bir dünya fikrinden uzaklaşıyoruz." Aynı belgede Avrupa'nın kendi savunması için daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini de vurguluyor. Amerika'nın Avrupa'da konuşlu yaklaşık 80 bin askeri var, önümüzdeki günlerde 25 bin Amerikan askerinin Avrupa'dan çekileceği konuşuluyor. Birkaç yıldır Avrupa başkentleri ortak savunma programlarına 100 milyarlarca avroluk kaynak ayırıyorlar fakat o belgede bizi çok yakından ilgilendiren başka bir ifade daha var. Diyor ki belgede: "Orta Doğu'nun hem uzun vadeli planlamada hem de günlük uygulamada Amerikan dış politikasına hâkim olduğu günler neyse ki geride kalmıştır." "Neyse ki" de geçiyor belgede yani özetle "Orta Doğu Amerikan çıkarları açısından öncelikli değil, bölgeden ayrılıyorum ben." diyor.

Değerli arkadaşlar, hatırlayalım, Amerika geçen ay, 30 Eylülde Irak'taki son birliklerini de  bölgeden çekti. İşte, Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı böyle bir bağlamda konuşuyoruz. AKP'nin yirmi dört yıllık iktidarını bilen, zikzaklarına güvenmeyen vatandaşlarımız doğal olarak şunu soruyor: Emperyalizmin oyununa mı geliyorsunuz? Amerika Birleşik Devletleri'nin jandarması olmayı mı kabul ediyoruz? Bugün burada başka konuşmacılar da bunlardan bahsettiler.

Ben, müsaadenizle, burada, antiemperyalizmi parti programına işleyen, kökleri emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşı'mıza uzanan Cumhuriyet Halk Partisinin bir milletvekili olarak konuşuyorum. Bizim Adalet ve Kalkınma Partisinin pişirdiği bir anlaşmayı onaylamaya niyetimiz yok ama Türkiye Cumhuriyeti'nin çıkarlarını koruyacak bölgesel bir güvenlik mimarisinin ilk adımına da "evet" dememiz gerekiyor arkadaşlar. Amerika Birleşik Devletleri açıkça diyor ki: "Ben bölgeden çekiliyorum." Bu bölge nasıl bir düzen tutacak? Bunu konuşmadan sadece kendi siyasi saiklerimizle bazı değerlendirmeler yaparsak korkarım ki eksik yapmış oluruz.

Amerika'nın geri çekilme beyanından memnun musunuz, değil misiniz? Ben memnunum. Amerika'nın bölgeyi terk ediyor olmasından ben büyük memnuniyet duyuyorum. Bu dönüşüm yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin oluşumunu da kaçınılmaz kılıyor. Elbette, Amerika, Orta Doğu'dan yarın çekilmeyecektir; Amerikan üsleri, donanması, diplomatik ve ekonomik etkisi varlığını sürdürüyor, Amerika, bölgenin enerji kaynaklarıyla, deniz geçişleriyle ve güç dengeleriyle yakından ilgileniyor. Hatta belki bugün seçimi kaybedenler, Amerika'da seçimi kaybedenler dış politikada daha da hırçınlaşacaklar ama bir şey çok net arkadaşlar, bence olaya biraz oradan bakalım. Bölgenin bütün güvenlik sorunlarının Amerika tarafından çözüleceği varsayımı artık dünyada daha fazla sorgulanıyor. Dolayısıyla, masamızdaki soru şu: Orta Doğu'nun güvenliğini kim sağlayacak? Pekin mi, Washington mu, Moskova mı, yoksa bu coğrafyada yaşayan ulusların kendi devletleri, kendi kurumları ve kendi diplomatik mekanizmaları mı? Kim sağlayacak? Hatırlayalım, 2020 yılında Cumhuriyet Halk Partisi bir kurultay yaptı ve orada Orta Doğu barış ve iş birliği teşkilatına dair bölümü yani böyle bir teşkilat kurulması, "OBİT" isminde bir teşkilat kurulmasını kurultay kararıyla kabul etti. Kim vardı OBİT'te? İran vardı, Irak vardı, Suriye vardı, Türkiye vardı. Niye? Emperyal güçleri burada yaptığı işlerden uzak tutup bölge ülkeleri kendi sorunlarını kendileri tartışılabilsin diye. Gerçekleşti mi? Evet, gerçekleşmedi çünkü Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının böyle bir şey yapmaya niyeti yoktu ama bugün başka bir iş yapılıyor. Bunu günlük değerlendirmelerden, günlük rutinden, günlük hassasiyetlerden biraz ayrılarak değerlendirmekte fayda var. Bu kadim coğrafyada güvenliğin dışarıdan sağlanabileceği düşüncesi de artık aşılmalıdır. Emperyalizm ve yayılmacılığın hiçbir türlüsü bölgemizde sağlıklı sonuçlar doğurmamıştır, doğurmayacaktır ve bu konuda bir yanılgıya düşmemek şarttır. Amacımız dış güçlerin yerini bölgesel hegemonların ve yıkıcı güç rekabetlerinin alması değildir, tek bir amacımız vardır; o da ortak coğrafyayı paylaşan komşuların barış ve saldırmazlık anlayışı içinde bir arada yaşayabilmesini tesis etmektir. İşte, Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı biz bu çerçevede değerlendiriyoruz. Anlaşmayı AKP iktidarının dış politikasına verilecek bir onay olarak görmüyoruz, onların dış politikasına onay verilecek bir tarafı kalmış değil. Facia bir süreç yürütüyorlar. İlk defa yürütmüyorlar, yirmi beş yıldır yürütüyorlar. Anlaşmayı hazırlayan biz değiliz, biz daha kalabalığız, iktidar sıraları boş. Adalet ve Kalkınma Partisi yapmış olduğu işe değer vermeyen bir siyasete dönüşmüş durumda maalesef. Geçmişteki hataları unutmuyoruz, süren hataları dile getiriyoruz, yurttaşlarımızın endişelerini duyuyoruz. Biz bugün başka topraklara asker gönderilmesini onaylamıyoruz arkadaşlar. Bu anlaşma bir asker gönderme anlaşması değil, bir tezkere değil. Peki, bu endişe nereden kaynaklanıyor? Husiler ya da Ensarullah'la Suudi Arabistan arasındaki çatışmalardan kaynaklanıyor.

Değerli arkadaşlar, 2022'den 2026'ya kadar Yemen'de ateşkes vardı yani Suudi Arabistan'la Yemen arasında ateşkes vardı. Çatışma yeniden ne zaman başladı? 13 Temmuz 2026'da yani birkaç ay önce. Mekke Savunma Anlaşması ilk ne zaman duyuruldu? 7 Ağustos 2026'da. Arada kaç gün var? Yirmi beş gün var. Soru basit: Anlaşmayı Husiler nedeniyle Suudi Arabistan'ı koruma anlaşması olarak görüyor isek anlaşmanın gerçekten yirmi beş günde hazırlandığını düşünüyor olmamız lazım. Bu anlaşmanın en az iki yıllık bir hazırlık aşaması var, bunu dikkatli bir şekilde basın taraması yapan arkadaşlar -iktidardan ya da muhalefetten- rahatlıkla görebilirler. Ayrıca, biz bu konuyu Dışişleri Komisyonunda Dışişleri Bakan Yardımcısı Sayın Levent Gümrükçü'yle de tartıştık, ben de Komisyon üyesi değerli milletvekilleri de benzer şekilde çekincelerimizi dile getirdik, "Türk askeri Yemen'e veya Suudi Arabistan'a gönderilecek mi?" diye sorduk. Yapılan açıklamalar ortada, Mekke Anlaşması çerçevesi içinde hiçbir konuşlandırma hazırlığının söz konusu olmadığı açıklıkla ifade edildi. Biz Gazi Meclisin anayasal yetkilerinden vazgeçmiyoruz, Türkiye'nin başka ülkelerin savaşlarına otomatik biçimde katılmasını kabul etmiyoruz. Eğer bu bir asker gönderme anlaşması olsa bizim oyumuz "ret" olurdu arkadaşlar, bu bir asker gönderme anlaşması değil.

Ayrıca, Mekke İttifakı'nın başka bölge ülkelerinin katılımıyla genişlemesini de doğru buluyoruz. Dışişleri Bakan Yardımcısının kendi ifadesi "Bu ittifakı sadece üç ülke olarak tuttuğumuz takdirde Orta Doğu'da çözümlerin değil sorunun bir parçası olma riskiyle dahi karşılaşabiliriz." Biz de bu endişeyi aynen paylaşıyoruz. Bu bağlamda "İran'a karşı bir ittifak mı oluşturuluyor?" yönünde sorular olduğunu da görüyoruz. Gereken açıklamayı anlaşma duyurulduktan üç gün sonra yani 10 Ağustos tarihinde İran yaptı. 10 Ağustosta İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü "Bu anlaşmanın İran'a karşı olduğuna dair endişe duymamız için bir neden bulunmuyor." dedi yani İran anlaşmayı kendisine karşı olarak konumlandırmıyor. Çok ifade edildi, Hindistan ve İsrail anlaşma konusunda nötr. Benzer şekilde, bu coğrafyada anlaşmaya doğrudan karşı olduğunu beyan eden bir ülke yok, bu bir savunma anlaşması olarak görülüyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, toparlayın.

OĞUZ KAAN SALICI (Devamla) - Bölgemizde Amerika'sız yeni bir güvenlik mimarisi kurulmasından İran'ın rahatsız olacağını düşünmek zaten tuhaf olurdu.

Değerli milletvekilleri, dünyada ağır bir silahlanma yarışı var. Sürem azaldığı için onlara girmiyorum ama şunu söyleyeyim: Bizim ölçümüz belli, bizim ölçümüz Adalet ve Kalkınma Partisinin dış politikasına payanda olmak değil, öyle millî mutabakat hükûmeti falan kurmak da değil; biz Adalet ve Kalkınma Partisinin döküldüğünü görüyoruz ama Türkiye'nin çıkarları ile Adalet ve Kalkınma Partisinin durumunu ayrıştırmak zorundayız. Biz dış politika anlayışımızı Adalet ve Kalkınma Partisine endekslemiyoruz, sonuna kadar muhalifiz ama Mekke Anlaşması'nın Türkiye için olumlu sonuçlar doğuracak bir güvenlik mimarisi anlaşması olduğunu düşünüyoruz.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına Antalya Milletvekili Sayın Hakkı Saruhan Oluç.

Buyurun Sayın Oluç. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

DEM PARTİ GRUBU ADINA HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; öncelikle partimizin ilkesel bir duruşunu ifade etmek istiyorum. Biz DEM PARTİ olarak halkların geleceğini, belirsiz askerî taahhütlere bağlayan yaklaşımlar karşısında demokratik iradeyi, toplumsal dayanışmayı ve sorunların müzakereyle, diyalogla ve diplomasiyle çözümünü esas alan bölgesel iş birliklerini savunuyoruz. Mekke Anlaşması'na yönelik muhalefetimiz bölgesel ilişkilerin askerî yükümlülükler üzerinden kurulmasına ve bu yükümlülüklerin halklara yönelik sonuçlarının yeterli güvencelere bağlanmamasına dayanmaktadır, öncelikle bu ilkesel duruşu ifade etmiş olayım. Burada, esas itibariyle Türkiye'yi istikrarsızlıktan, çatışmalardan ve çoklu krizlerden uzak tutacak tek uzun soluklu strateji tarafının diyalog ve barıştan yana olduğunu ilan etmelidir. Toplum Suudi Arabistan'la, Pakistan'la, ABD'yle  ya da başka bir bölge gücüyle savaşlara dahil olmak yerine savaşları durduracak barış mekanizmalarına öncülük eden bir ülke ve devlet istemektedir. AK PARTİ iktidarı da bu toplumsal talebe uygun davranarak hareket etmek zorundadır ama bu anlaşma böyle bir anlaşma değildir. Şimdi, Sayın Fuat Oktay biraz evvel konuşurken bugünkü küresel dünyada yaşanan çoklu krizlerden söz etti ve çoklu seçeneklerin önemli olduğundan bahsetti, örnekler verdi bunu anlatırken de. Size sadece bir tane örneği hatırlatacağım Sayın Oktay, o da S-400 krizidir. NATO üyesi bir ülke Rusya'nın füzelerini almak üzere harekete geçti ve bu politika, işte, bu "çoklu politika" dediğiniz, "çoklu seçenek" dediğiniz bu politika sonunda duvara tosladı ve hâlâ S-400 krizi çözülemedi, Türkiye NATO üyesi olmaya devam etti, yükümlülüklerini yerine getirmek zorunda olduğu açıkça hatırlatıldı, o yükümlülüklerin içindekilerden bir tanesi de S-400'lerin Türkiye'de konuşlandırılmamasıdır. Onun için, her anda çoklu seçeneği gündeme getirerek bir dış politika kurmaya çalışmak doğru değildir. Daha yeni yaşadık S-400 krizini, başka örnekleri de var. Bunu sadece hatırlatmak istedim.

Şimdi, bakın, Orta Doğu bölgesi dar olarak ama daha geniş olarak baktığımızda, Pakistan'dan Suudi Arabistan'a kadar, Kuzey Afrika'ya kadar son derece hareketli, canlı ve aynı zamanda ateş çemberi olan bir bölgedir. Burada küresel güçlerin, bölgesel güçlerin cirit attığı, at oynattığı bir bölgeden söz ediyor ve burada çoklu çıkarlar vardır, çoklu çelişkiler vardır ve çatışma konuları vardır. Bunları biliyorsunuz ve bunları her gün yaşıyoruz aslında. Yani bakın, Pakistan'a karşı Hindistan'ı stratejik partner olarak gören İsrail ve kısmen Amerika Birleşik Devletleri var. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ni zorunlu müttefik gören Suudi Arabistan var. İran'ı karşısına almak istemeyen ama ABD'nin güvenlik mimarisine bağlı Türkiye gibi yüzlerce çelişkinin içinde bulunan bir ülke var. Şimdi, buralardan baktığımız zaman, bu "Mekke Ortak Savunma Anlaşması" adı verilen anlaşma hayata geçirildiğinde bu çelişkilerin hepsini tetikleyebilecek ve gerilimleri arttırabilecek bir potansiyel var. Bunu görmezden gelmek doğru değildir. Bu, çelişkilerin tetiklenmesi bizim irademizin dışındaki başka devletlerin ve güçlerin iradesiyle olabilir. Bu son derece riskli bir adımdır, bunu da söylemiş olalım. Yani çoklu çıkarlar vardır, çoklu çatışma konuları vardır. Şimdi, bakın, bu açıdan değerlendirdiğimizde, bugün, daha yeni, Amerika Birleşik Devletleri'nde seçimler oldu ve yepyeni bir tablo ortaya çıktı. Öyle değil mi? Trump'un karşı karşıya kaldığı durum ve Trump'un yakın müttefiklerinin karşı karşıya kaldığı durumdan bahsediyorum. Şimdi, Amerika Birleşik Devletleri'nin hızlı bir şekilde Orta Doğu'da hayata geçirdiği bu keskin dönüşümün sürekliliği büyük bir soru işaretiyle karşı karşıyadır. Yani önümüzdeki yıllarda bu yönetimin bu politikaları devam mı edecektir yoksa başka politikalarla karşı karşıya mı kalınacaktır? Bu belirsizdir ve bu son derece ciddi bir sorundur. Bu tartışma yeni başlamış olan bir tartışmadır ve Türkiye bu tartışmaya hazırlıklı değildir görüldüğü kadarıyla.

Şimdi, bir başka değinmek istediğim konu Mekke Anlaşması'nın gündeme gelmesiyle birlikte dünyanın çeşitli ülkelerinde ve bölgelerinde buna ilişkin tepkiler ve tartışmalar ortaya çıktı, çok doğal. Mesela Amerika'da yapılan tartışmalara baktığımız zaman, çeşitli dergilerde yazılan makalelere, söylenen sözlere baktığımız zaman ilginç sözler işitiliyor, mesela ABD öncülüğündeki bugüne kadarki Ortadoğu düzeni sona eriyor, Mekke Anlaşması bunun kanıtı sözlerinden sonra, 70'lerden itibaren ABD'nin Ortadoğu'da  öncülük ettiği güvenlik mimarisinin çöktüğü ve buna karşı NATO'daki 5'inci maddeyi esas alan yeni bir Müslüman NATO'su kurulduğunu söyleyenler var. Böyle mi gerçekten, böyle bir Amerika Birleşik Devletleri stratejisi üzerine mi şekilleniyor Mekke Anlaşması? Bunun tartışılması gerekiyor. ABD'de bu tartışmalar olurken Arap ülkelerine baktığınız zaman Arap ülkeleri bu konuda bölünmüş bir tavır içindeler; bir kısmı Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin politikalarının arkasına takılmış vaziyette, bir kısmı ise bu tür adımların aslında gerilimleri ve çatışmaları ciddi şekilde tetikleyebileceği tehlikesine işaret ederek tartışmalar yapıyorlar. Avrupa Birliği bütün bu olan bitenlerin nereye varacağına dair bir tartışmayı sürdürüyor. Yani şunu söylemek istiyorum ki bu adımların, bu üzerinde çok fazla düşünülmeden atılmış olan adımların sonucu küresel güçlerle yapılacak çeşitli tartışmalarda, çeşitli karşı karşıya gelişlerde ciddi sorunlar yaratacaktır. Şunu özellikle vurgulamak istiyoruz: Şimdi biz -biraz evvel de söyledim- salt savaş karşıtlığıyla bu tür askerî anlaşmalara itiraz etmiyoruz, bu işin bir yanı. Aynı zamanda vekil savaşlarının parçası olmayı da reddetmemiz gerekiyor. Özellikle Suriye'de başlayan iç savaşın ve Orta Doğu'da bu kadar yıldır süren ve çok ağır sonuçları olan, Türkiye'yi de çok ciddi biçimde etkilemiş sonuçları olan iç savaştaki vekâlet savaşlarının ne kadar ciddi sorunlar yarattığını hep birlikte yaşadık ve gördük. Dolayısıyla Türkiye herhangi bir vekâlet savaşının parçası olmamalıdır, bunu reddediyoruz. Bunun altını özellikle çiziyoruz.

Şimdi yani bu tür şeylerde caydırıcı amaçlı yapıldığı bu tür anlaşmaların söylenir biliyorsunuz. Ama öyle bir dünyada yaşıyoruz ki bugün, caydırıcı amaçlı diye tanımlanan birçok anlaşma bugün dünyayı bir savaştan başka bir savaşa sürükleyen, bölgesel savaşlara sürükleyen ölüm araçlarına dönüşmüş vaziyette. Yani bunun çok ciddi bir sorun olduğunu görüyoruz ve bir kez daha vurgulayalım ki Türkiye'nin uzun soluklu sahip olması gereken strateji esas itibari diplomasi, diyalog ve barıştan yana olduğunu ilan ederek savaşları durduracak bir diplomasi hamlesini sürdürmek doğrultusunda olmalıdır.

Bir de son olarak bir şeyi daha vurgulamak istiyorum zamanım azaldığı için. Son derece dinamik olan bir bölgeden söz ettik, Orta Doğu, ateş çemberi olan bir bölgeden söz ettik. Gelişmeler çok hızlı yaşanabilmektedir, bunu hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla uzun süreli bağlayıcı anlaşmaların riskli olduğu bir bölgeden söz ediyoruz.

Bir de taraflara baktığımız zaman, yani demokrat olmayan taraflarla karşı karşıyayız; bunun farkındasınız değil mi? Bir tarafta Pakistan; Beluç halkına yönelik her türlü baskıyı sürdüren, baskı politikalarını sürdüren bir ülkeden söz ediyoruz. Keşmir sorununun çözümsüzlüğü ortada ve Hindistan'la dönemsel olarak sıcak çatışmaya dönüşen gerilimler var Pakistan açısından baktığımızda. Suudi Arabistan'ı anlatmama gerek yok, bir monarşik yapı ve geleceğinin ne olacağı belli olmayan bir yapı. Kendi toplumlarında demokratik hakları ve hukuki güvenceleri güçlendirmeyen yönetimlerin askerî güçlerini birleştirmesi, yan yana getirmesi bölgesel barışın güvencesi olarak değerlendirilemez. Bunu yaşayacağız, hep birlikte göreceğiz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

O nedenle de bu anlaşmanın karşısında oy kullanacağız. Bölgesel istikrarı yaratmayacak bir anlaşma olduğunu gördüğümüz için "hayır" oyu vereceğiz.

Sizin iddianız Mekke İttifakı'nın bölgede istikrar sağlayıcı bir güç olması doğrultusundadır; bu bir ihtimal, bu bir senaryo ama aynı şekilde bunun karşısında olan senaryolar ve ihtimaller de var ve esas tehlikeli olan şey, bunun karşısında olan senaryoların ve ihtimallerin gerçek olması durumunda Türkiye'nin karşı karşıya kalacağı sorunlardır ve bunlara dikkat çekmeye çalıştım.

Dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. (DEM Parti ve Yeni Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Yeni Parti Grubu adına, Eskişehir Milletvekili Sayın Utku Çakırözer.

Buyurun Sayın Çakırözer. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

YENİ PARTİ GRUBU ADINA UTKU ÇAKIRÖZER (Eskişehir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konumuz anlaşmaya geçmeden önce bir büyük hukuksuzluğa dikkat çekmek istiyorum. İki aydır konuşuyoruz, 100 milyarlarca liralık fon soygununun hesabını kendi arkadaşlarından, vurgunu yapanlardan sormayan bu iktidar bugün ilk davayı gazetecilere açmış. Bu vurgunu açığa çıkaran, sorgulayan Şaban Sevinç için, Mustafa Balcı için, İsmail Saymaz için, Murat Ağırel için on beş yıl, on sekiz yıl hapis cezaları istenmesi skandaldır, rezalettir. Bu gazeteciler ne yaptı size? Yaptığınız vurgunların, milletin mağduriyetinin hesabını sormak, gerçeği belgelemek ne zamandır suç oldu? Gazeteci tutuklayarak, gözdağı vererek soygunlarınızı, vurgunlarınızı örtemezsiniz. Bu gazeteciler  ve tüm tutuklu gazeteciler derhâl serbest kalmalıdır.

Mekke Anlaşması'na gelince, biz Yeni Parti olarak ülkemizin tüm ülkelerle savunma dâhil iş birliğini geliştirmesinden yanayız. Nitekim, 92 ülkeyle çerçeve, 66 ülkeyle askerî eğitim ve 35 ülkeyle askerî, mali iş birliği anlaşmalarımız var. Ancak askerî iş birliğiyle burada karşımıza getirilen kolektif savunma taahhüdü aynı şey değildir.

Anlaşmanın içeriğine geçmeden Meclisimizin saygınlığının korunmasının hepimiz için öncelik olduğunu vurgulamak isterim. Bu anlaşma 7 Ağustosta imzalandı ama daha biz Komisyonda, Genel Kurulda, burada tartışmadan, karar vermeden icra alanında adımlar atıldı, genel sekreter atandı, bakanlar ve komutanlar İstanbul'da, Riyad'da toplandı hatta sonrasında Suudi Arabistan'a derhâl askerî yardım kararı alındı hatta Hava Kuvvetlerimizin havadan yakıt ikmal uçakları, havadan ihbar ve kontrol uçaklarımızın şimdiden Suudi Arabistan'da göreve başladığı söylenmektedir. Soruyoruz hangi yetkiyle? Çünkü bunun hukuki zemini yoktur ne daha önce yapılan ikili anlaşmalar bu harekât görevlerini kapsamaktadır ne de bu anlaşma bu hâliyle bu yetkiyi vermektedir. Tüm bunların meşru zemini yoktur, kanuni değildir. Anayasa'ya göre anlaşmaya onay makamı yüce Meclisimizdir. Millet iradesinin temsilcisi olan bu Meclisi kimse yok sayamaz. Ama bunu daha önce de yaptınız, 1 Mart tezkeresinde. O gün AK PARTİ'nin çoğunluğu vardı ama bu Meclis onurlu bir tavır ortaya koyarak Türkiye'yi Irak'ın işgaliyle ortak etmedi. Millet iradesinin ne demek olduğunu hem size hem de tüm dünyaya gösterdi. Yüce Meclisimizin aynı direnişini, aynı onurlu tutumu bugün göstermeyeceğini nereden biliyorsunuz? Bu Meclis ve tüm milletvekillerinin iradesi sarayda verilmiş kararlerin tescil yeri değildir.

Ayrıca, böylesine önemli ve bağlayıcı askerî bir anlaşmanın Meclisimizin Millî Savunma Komisyonunda görüşme ihtiyacı dahi duyulmaması ulusal güvenliğimiz açısından esef vericidir.

Sayın milletvekilleri, bu anlaşmayla 3 ülke arasında bir savunma paktı kuruluyor. "Birine yapılan saldırıya karşı 3 ülke derhâl yanıt verecek." deniyor ama sorun bu 3 ülkenin güvenlik risklerinin, tehdit algılamalarının bambaşka olması. Pakistan için öncelik Afganistan'daki Taliban'dır, Hindistan'dır. Suudi Arabistan için ise tehdit Yemen'deki Husiler'dir, İran'dır, Körfez'deki rekabettir. Türkiye ise bambaşka güvenlik önceliklerine sahiptir ama şimdi bu önceliklerimizle örtüşmeyen krizlerde siyasi, askerî ve ekonomik sorumluluk üstlenmek durumundayız. Özellikle de Suudi Arabistan'ın Yemen'deki Husilerle arasındaki çatışmaya taraf olmaktayız. Savaştaki bir ülkeyle "sana saldıran bana saldırmıştır" anlaşması yapmak ülkemizi doğrudan savaşa sokmak anlamı taşır. Eğer dediğiniz gibi bu pakt ortak bir tehdide karşı değilse, o zaman biz neden böyle riskli bir kolektif savunma yükümlülüğü üstlenmekteyiz?

Yine soruyoruz: Türkiye, 2023'te Husilerin saldırılarına karşı oluşturulan çok uluslu deniz gücüne girmedi. Bölgesel çatışmaya doğrudan taraf olmamak için bu kararı aldık. Peki, şimdi ne değişti de bu kez doğrudan sorumluluk altına giriyoruz? Çünkü arkadaşlar, bu iktidarın düşüncesi şu: Biz, Suudi hanedanını ve altyapı tesislerini askerimizle, İHA'mızla, uçağımızla koruyalım; bunun karşılığında, fon soygunuyla çökerttiğimiz ekonomimize Suudi finansmanı aksın hem de savunma sanayisi şirketlerimize ortak edelim.

Değerli arkadaşlar, ülkemize doğrudan yabancı sermaye gelmesini, savunma sanayimizin iş birlikleri yaparak gelişmesini burada istemeyen kimse yoktur ama bunlar olsun diye Yemen çöllerinde bir Mehmetçik'imizin dahi tırnağına zarar gelecekse biz buna karşıyız. Bakın, Husiler şimdiden bu paktı ve üyelerini tehdit olarak görmekte. Somali'deki El Şebab terör örgütüyle ilişkileri de düşünüldüğünde ortada hem deniz ticaretimiz açısından hem de o bölgede zaten var olan askerî varlıklarımız açısından da ciddi riskler oluşmakta. Hâl böyleyken, Türkiye başka ülkelerin stratejik hesapları uğruna çatışmalara sürüklenmemelidir. Her şeyi tartışabiliriz, konuşabiliriz ama millî güvenliğimiz, stratejik özerkliğimiz, karar alma bağımsızlığımız ve Türk askerî personelinin güvenliği tartışmaya kapalıdır.

Değerli arkadaşlarım, önümüzde süresiz bir anlaşma var. Yürürlüğe girişten ancak on yıl sonra çıkmak mümkün. Yani bugün siz imzalıyorsunuz ama sizden sonra gelecek tüm hükûmetlerin iradesini ipotek altına alıyorsunuz. Bu kabul edilemez. "Gel bunu başka anlaşmada yapalım." desek kaçarsınız. Mesela, milyonlarca kadının yaşam hakkını güvence altına alan İstanbul Sözleşmesi için bırakın on yıllık taahhüt vermeyi bir gün dahi tahammül edemeyen anlayış, bugün Suudi hanedanının güvenliği için ülkemizi süresiz risk altına rahatlıkla sokabilmektedir. İşte bizim itirazımız tam olarak bu çarpık zihniyetedir.

Değerli arkadaşlar, işin bir de tutarlılık tarafı var. Bu iktidarın başındaki Sayın Erdoğan'ın ve Hükûmetinin Suudi Arabistan ve Husilere ilişkin politikası bir rüzgârgülü gibi sürekli bir yönden başka yöne savrulmakta. Sayın Tan az önce tek tek anlattı: 2015 yılında Erdoğan, Suudi Arabistan'ın Yemen'e müdahalesini destekliyor ve istihbarat, lojistik destek sözü veriyor. Dört yıl sonra aynı Erdoğan: "Suudi Arabistan aynaya baksın, Yemen'i bu hâle kimler getirdi? Siz önce bunun hesabını verin." diyor. Sonra 2022'de, bu sefer yine Suudi Arabistan'ın hassasiyetlerini paylaşıyor ve hatta Husilere karşı ortak bildiri imzalıyor ve bugün de işte bu anlaşmayla Suudi Arabistan'ın güvenliğine soyunuyor. O zaman bu iktidarın hangi sözüne güvenip de Mehmetçik'imizi Yemen çöllerine göndereceğiz? Asıl meselemiz bu. Sizin için bugün böyle, yarın öyle demek kolay ama bu dönüşlerin bedelini hem manevi hem de maddi olarak bu millet ödüyorsa itirazımız bunadır.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye Cumhuriyeti'nin güvenlik politikası başkalarının planları ve ihtiyaçları üzerinden şekillendirilemez. Bu ittifak, Trump'ın bölgemize dair planlarının bir parçasıdır, bir neticesidir ve Trump'ın tüm planları gibi Türkiye'nin de bölgemizin de İslam dünyasının da güvenliğini koruyamayacaktır. Daha önce Trump'ın, yine İsrail'le birlikte kurduğu, Filistin'i yok saydıkları Gazze Barış Kurulu'na sorgusuz sualsiz atladığınız gibi, şimdi de yine bir Trump planının gönüllü taşeronu olmaktasınız. İşte, bu yüzdendir ki o Trump büyük bir pişkinlikle "Mükemmel anlaşma, ben söylersem Erdoğan Yemen'e asker gönderir." diyebilecek cesareti buluyor ve siz bu rezalet karşısında ağzınızı dahi açamıyorsunuz. Bakın, Amerikalılar, Teksaslılar bile Trump'ın ne olduğunu anladı, peşini bıraktı ama siz inatla hâlâ onun kuyruğuna takılmaktan vazgeçmiyorsunuz. Biz ise yanlışa yanlış demek zorundayız. Ne işi var Mehmetçik'in Yemen çöllerinde demek zorundayız. Ülkemizin çatışmalara doğrudan taraf hâline gelmesine, Türk askerî unsurlarının, ticari gemilerimizin Suudi Arabistan'da ve Somali'de hedefe konmasına, millî savunma kapasitemizin zayıflamasına, bölge ülkeleriyle ilişkilerimizin bozulmasına, ülkemizin uzun vadeli askerî ve ekonomik yükler üstlenmesine neden olabilecek bu anlaşmaya Yeni Parti olarak onay vermeyeceğiz. Dostluk bir milletin iradesini devre dışı bırakarak kurulmaz, güvenlik başkalarının savaşını üstlenerek sağlanmaz. Türkiye'nin asıl gücü kendi sınırlarını, kendi halkının güvenliğini, refahını nasıl koruduğuyla ölçülür ve hiç şüpheniz olmasın, bu ülke gerçek bir demokrasi ve hukuk devletine kavuştuğunda, herkes hukuk güvencesi altında nefes aldığında, kimseye diyet ödemek, askerimizi gereksiz riske atmak zorunda kalmadan ülkemize yatırım da buluruz, savunma sanayimizi de geliştirebiliriz.

Yüce Meclisimizi saygıyla selamlıyorum.(Yeni Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Bursa Milletvekili Sayın Refik Özen.

Buyurun Sayın Özen.(AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA REFİK ÖZEN (Bursa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşması'nın 1'inci maddesi üzerinde AK PARTİ Grubumuz adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle Gazi Meclisimizi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dünya, son yıllarda çok ciddi bir güvenlik ve istikrar sınavından geçmektedir. Uluslararası sistemin kuralları aşınmakta, güç dengeleri değişmekte, bölgesel çatışmaları derinleşmekte, terör örgütleri ve vekâlet savaşları ülkelerin egemenliğini tehdit etmektedir. Gazze'de yaşanan insanlık dramı, Amerika-İran Savaşı, Irak'taki güvenlik sorunları, Kızıldeniz'deki gelişmeler, Rusya-Ukrayna Savaşı ve bölgemizin farklı noktalarında ortaya çıkan gerilimler bize önemli bir gerçeği göstermektedir, güvenlik artık hiçbir ülkenin tek başına sağlayabileceği bir mesele değildir. Bugünün dünyasında güçlü olmak kadar güvenilir ortaklara sahip olmak, kendi savunma kapasitesini geliştirmek kadar dost ve kardeş ülkelerle ortak hareket edebilmek de büyük önem taşımaktadır. Bugün, üzerinde görüştüğümüz bu anlaşma yalnızca 3 ülke arasında imzalanmış bir askerî iş birliği metni değildir. Aynı zamanda, tarihî bağlarımızın, ortak medeniyet değerlerimizin ve bölgesel sorumluluk anlayışımızın stratejik bir zemine taşınmasıdır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan farklı coğrafyalarda yer alsalar da ortak tarihî havzaya, güçlü toplumsal bağlara ve birbirini tamamlayan stratejik imkânlara sahip olan 3 devlettir. Bu 3 ülkenin sahip olduğu imkanların ortak bir güvenlik ve iş birliği anlayışı içerisinde buluşturulması sadece taraf ülkelerin değil, bütün bölgemizin geleceği açısından önemlidir. Türkiye olarak bizim anlayışımız nettir: Güçlü olmak, savaş istemek değildir. Güçlü olmak, barışı koruyabilecek imkâna sahip olmaktır. Caydırıcılık, çatışmayı büyütmenin değil, çatışmayı önlemenin araçlarından biridir. Bizler, Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı bu anlayış çerçevesinde değerlendirmekteyiz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin dış politika yaklaşımı da gayet açıktır: Egemenliğe saygı, toprak bütünlüğünün korunması, uluslararası hukuka bağlılık, diyalog ve diplomasidir. Mekke Anlaşması da herhangi bir ülkeyi hedef alan dışlayıcı ve saldırgan bir bloklaşma girişimi değildir. Tam tersine, bölgesel sahiplenme anlayışıyla bölgemizin sorunlarına yine bölge ülkelerinin katkısıyla çözüm üretilmesini amaçlayan savunma odaklı bir iş birliğidir. Mekke Anlaşması'nın en önemli yönlerinden biri, kolektif caydırıcılık anlayışını esas almasıdır. Bu anlaşmayla taraflar birbirlerinin bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin korunması amacıyla iş birliği yapmayı ve bu doğrultuda Birleşmiş Milletler Şartı'ndan kaynaklanan savunma haklarının kullanılmasında her bir taraf kendi anayasal yükümlülükleri, millî mevzuatı ve yetkili makamlarının kararları çerçevesinde askerî imkân ve yeteneklerin konuşlandırılması da dâhil olmak üzere, uygun görecekleri tedbirlerle birbirlerine destek olmayı taahhüt etmektedirler. Anlaşmanın kolektif savunma hükmünün tatbik edilmesi kendiliğinden işlemeyecek, bu husus, yapılacak istişareler neticesinde mutabakatla alınacak kararlara dayalı olacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu anlaşmayı değerlendirirken, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye'nin son yıllarda yürüttüğü dış politika vizyonunu doğru okumamız gerekir. Türkiye, artık yalnızca gelişmeleri takip eden, başkalarının aldığı kararların sonuçlarına katlanan bir ülke değildir. Türkiye, masada olan, sahada olan, gerektiğinde sorumluluk üstlenen ve kendi güvenlik mimarisini, kendi millî menfaatleri doğrultusunda şekillendiren bir ülkedir. Savunma sanayisinde elde ettiğimiz başarılar, diplomatik girişimlerimiz, bölgesel krizlerde üstlendiğimiz roller ve dost ülkelerle geliştirdiğimiz stratejik ilişkiler, bu yaklaşımın somut göstergeleridir. Bugün Türkiye, kendi savunma ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde dost ve müttefik ülkelerin savunma kapasitelerine de katkı sağlayabilen bir konuma ulaşmıştır. Üzerinde görüştüğümüz Mekke Anlaşması'nın savunma sanayi alanında ortaya koyduğu iş birliği perspektifi, bu birikimin dost ve kardeş ülkelerle paylaşılması bakımından da büyük fırsatlar barındırmaktadır. Bu iş birliği, aynı zamanda ülkelerimizin ekonomik ve teknolojik kapasitelerine de katkı sağlayacaktır. Bu anlaşmanın hayata geçirilmesiyle birlikte, ortak güvenlik değerlendirmelerinin yapılması, askerî koordinasyonun geliştirilmesi, savunma sanayi projelerinin artırılması ve terörle mücadelede iş birliğinin güçlendirilmesi de mümkün olacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu duygu ve düşüncelerle Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın 3 ülke arasındaki ilişkileri daha ileri bir seviyeye taşıması, bölgemizde güvenlik, istikrar ve barışın güçlenmesine katkı sunması temennisiyle ülkemiz, milletimiz ve kardeş ülkeler için hayırlara vesile olmasını diliyor, Gazi Meclisimiz ve aziz milletimize en derin saygılarımı sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Gruplar adına yapılan konuşmalar tamamlanmıştır.

1'inci madde üzerinde şahsı adına ilk olarak İstanbul Milletvekili Sayın İskender Bayhan konuşacak. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)

İSKENDER BAYHAN (İstanbul) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan. Genel Kurulu geç saatte de olsa selamlıyorum.

Şimdi, evet, ne oldu da böyle bir anlaşma gündeme geldi? Daha birkaç yıl öncesine kadar ABD emperyalizminin Orta Doğu'ya müdahalesi karşısında Suudi Arabistan'a protestolar çeken, Suudi Arabistan'a meydan okuyan ve Yemen'in yanında olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve dönemin dış işleri bugün geldi, Suudi Arabistan ve Pakistan'la Orta Doğu'da barış için savunma ittifakı oluşturmaya başladı. Bakınız, hepimiz biliyoruz, Amerika Birleşik Devletleri emperyalist dünya düzeninin çatırdayan yasalarını, çatırdayan güç dengelerini yeniden şekillendirmek üzere ve kendi kaybettiği rolü daha ileri düzeyde yeniden üstlenmek üzere 2021 ve 2022'de arka arkaya Ulusal Güvenlik Strateji Belgeleri açıkladı. Çin ve Rusya'yı dünya düzeni içerisinde kendisinin ulusal güvenliğinin birinci tehdidi olarak ilan etti ve geldi bunu NATO'da NATO üyelerine de kabul ettirdi ve sizler de gittiniz buna imza attınız. Bu şekillenme içerisinde ABD emperyalizminin ilk büyük saldırganlığına biz 2023'te Gazze katliamının başlamasıyla birlikte tanık olduk. O süreçten itibaren emperyalist, siyonist ittifak Orta Doğu'da Çin ve Rusya karşısında... Anti Amerikancı gördüğü Çin ve Rusya'nın saflarında, yanında anti Amerikancı gördüğü bütün güçlerle birlikte Orta Doğu'nun yeniden dizaynı, hatta Kuzey Afrika'dan Güney Asya'ya kadar uzanan hatta yeniden dizayn politikalarına hız verdi ve katliamlara başladı, bu geldi İran'ın kapısına kadar dayandı. Ne yazık ki bu sürece kadar büyük bir dirençle karşılaşmadı ama ne Gazze halkı Gazze'yi terk etti ne de İran halkı bu oyuna gelip ABD karşısında bölünüp parçalanıp kendi ülkesini dağıtmaya müsaade etmedi. ABD emperyalizmi beklemediği bir dirençle karşılaştı İran'da. Sonuçta, bu dirençle birlikte emperyalist, siyonist ittifak belli bir tıkanma noktasına geldi ve şimdi biz bu tıkanmanın aşılması açısından yeni bir anlaşmayla ve bölgede yeni bir pozisyon alma tutumuyla karşı karşıyayız. ABD'nin, NATO'nun Orta Doğu'yu terk ettiği falan yok, bu bölgeden çekildiği falan yok. Orta Doğu'dan çekilecek bir ABD emperyalizmi bir tane üssünü bile kapatmadı, kapatmadığı gibi Doğu Akdeniz ve Ege'de Yunanistan ve İsrail burjuvazisiyle beraber, devletleriyle beraber, onların devletleriyle beraber daha çok üs kurmaya başladı, daha büyük egemenlik oluşturmak üzere askerî üsler, askerî yığınaklar yapmaya başladı. Dolayısıyla böyle bir gerçek yok. Gerçek şudur: Saldırganlık ve bu işin pis işlerini, bir zaman İsrail için dedikleri pis işleri yapma konusunda Netanyahu'yla beraber yeni bir denge arayışındalar ve burayı saray rejimi doldurmaya, AKP iktidarı doldurmaya yöneliyor.

İbrahim Anlaşmalarını hepiniz biliyorsunuz. Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan İbrahim Anlaşmalarına katılsın diye iki yıldır baskı yapıldı ama bu gerçekleşmedi, bunu başaramadı çünkü Gazze katliamıyla başlayan süreçte bu ülkeler arasında ilişkiler o kadar gerilmişti ki böyle bir İbrahim Anlaşması kapsamında, Çin ve Rusya karşısında böyle bir Orta Doğu dizaynı mümkün değildi. Onun için, İbrahim Anlaşmalarına paralel yeni bir anlaşmayla karşı karşıyayız, onun adı da Mekke İttifakı oldu. Yani İbrahim Anlaşmalarına ikna edilemeyen, giremeyen Türkiye, bu kez yine ABD emperyalizminin paralelinde bu anlaşmayla, Mekke Anlaşması'yla Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan hizalanmaya başladılar ve bizim önümüze getirilen anlaşma da böyle bir anlaşmadır. Ne yazık ki, ne yazık ki bu ülkenin işçi ve emekçilerini ikna etmek üzere sürdürülen yerli ve millî propagandası, aslına bakarsanız, temelde NATO da dâhil, Türkiye'nin bir kez daha bu coğrafyada ABD iş birlikçiliğinden başka seçeneği olmadığı gibi bir iddiaya dayanıyor. Sadece ve sadece ABD emperyalizmiyle kurtuluş aranıyor, ABD emperyalizmiyle, bu bölgede ABD emperyalizminin iş birlikçiliğiyle gelecek aranıyor.

Bakınız, böyle bir siyaset içerisinde bizim, asla ve asla, Türkiye işçi ve emekçilerinin böyle bir geleceği kabul etmesine gönlümüz razı olmaz ve başından beri bu anlaşmalara itiraz ediyoruz, karşı çıkıyoruz. ABD emperyalizmiyle varılacak, onun iş birlikçiliğiyle varılacak bir savunma, güvenlik olamaz. Dünyanın, dünya ekonomisinin 2 büyük devi içerisinde, emperyalist 2 büyük devi içerisinde birisi diğerini düşman ilan ediyor, o dünyada huzur mu olur?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun.

İSKENDER BAYHAN (Devamla) - Başkanım, toparlıyorum.

Orta Doğu'da, sıcak bölgesinde, çatışma alanlarında huzur mu olur? Elbette ki olmaz. Onun için sonuç olarak bu ülkenin bütün işçilerine ve emekçilerine, gençlerine seslenmek istiyorum. ABD emperyalistlerinin ipiyle kuyuya inilmez. Türk'üyle, Kürt'üyle, Arap'ıyla, Sünni'siyle, Hristiyan'ıyla, Alevi'siyle bunu en iyi Afrika ve Orta Doğu'nun ve Asya'nın halkları bilir. ABD emperyalizmine karşı mücadele etmek yerine işbirlikçiliği seçmenin sonu her zaman halklar için hüsran olmuştur, yine öyle olur. Onun için dışı yerli ve millî görünen, içi Amerikancı olan bu paylaşım siyasetine, savaş ittifakına prim vermeyelim. Burjuvalaşmış Suudi monarşisi için bu ülkenin gençlerinin ne kendi kanını ne de başka bir halkın gençliğinin kanını dökecek bir ittifaka ihtiyacı yoktur. ABD Orta Doğu'dan, Afrika'dan, Asya'dan sökülüp atılmadan sömürülen ve ezilen halklara huzur yoktur. Bölgede barış, ülkede demokrasi için ittifaka "Hayır!" diyoruz. (Yeni Parti, DEM PARTİ, CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Şahsı adına ikinci konuşmacı İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Önder Aksakal'a ait.

Buyurun Sayın Aksakal.

MEHMET ÖNDER AKSAKAL (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün görüşmekte olduğumuz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke ortak savunma anlaşmasına dair kanun teklifi hakkında Demokratik Sol Parti olarak görüşlerimizi paylaşmak üzere söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle, yüce Heyetinizi ve televizyonlarından, sosyal medya platformlarından bizleri izleyen aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Milletvekilleri, Mekke Anlaşması dâhil olmak üzere tüm uluslararası anlaşmaları Türkiye'nin gelecekteki dış politika tercihleri ve bölgesel sorumlulukları bakımından değerlendirmek durumundayız.

Yüce Meclisin gündemine getirilen 295 sıra sayılı Kanun Teklifi'nin genel gerekçesinde belirtilen ve çerçevesi çizilen hususlar bizim için bağlayıcı niteliktedir. Bu gerekçede Mekke Anlaşması'nda taraflar birbirlerinin bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin korunması amacıyla iş birliği yapmayı ve bu doğrultuda Birleşmiş Milletler Şartı'ndan kaynaklanan savunma haklarının kullanılmasında her bir tarafın kendi anayasal yükümlülükleri, millî mevzuatı ve yetkili makamların kararları çerçevesinde askerî imkân ve yeteneklerinin konuşlandırılması da dâhil olmak üzere uygun görecekleri tedbirlerle birbirlerine destek olmayı taahhüt etmektedirler. Yani Suudi Arabistan'a yapılacak bir saldırı ya da Pakistan'a yapılacak bir saldırı değil, belki Türkiye'ye de yapılacak bir saldırıya karşı bu birliktelik sağlanmış oluyor.

Anlaşmanın kolektif savunma hükmünün tatbik edilmesi kendiliğinden de işlemeyecek, bu husus, yapılacak istişareler neticesinde mutabakatla alınacak kararlara dayalı olacaktır.

Öncelikle şunun altını çizmek isterim: Türkiye'nin güvenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü zaten tartışma konusu yapılamaz. Ülkemizin savunma kapasitesini geliştirmeye, dost ve müttefik ülkelerle güvenlik iş birliğini artırmaya yönelik girişimler elbette önemlidir. Ancak Demokratik Sol Parti olarak bizim dış politikaya bakışımızda Atatürk'ün ortaya koyduğu "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesi temelinde, bölge merkezli dış politika anlayışı vardır. Bizim için güvenlik yalnızca silahların gücüyle değil, diplomasiyle, ekonomik iş birliğiyle, karşılıklı güvenle ve halklar arasında kurulan dostluk ilişkileriyle sağlanır.

Kurtuluş Savaşı döneminde bugünkü adıyla Pakistan devleti henüz kurulmamış olsa da İngilizlerin sömürgesi altında bölgede yaşayan Hint Müslümanları Anadolu'daki Millî Mücadele'ye çok büyük manevi ve maddi desteklerde bulunmuş ve bu topluluk daha sonra 1947 yılında Pakistan devletini kurmuştur. Dolayısıyla, Pakistan'la tarihsel bir vefa duygusu temelinde güçlü bir dostluğumuz var olmuş ve yıllar içinde geliştirilerek büyütülmüştür.

Suudi Arabistan devletiyle de kurulduğu 1932 yılından bu yana aynı inanç merkezi temelinde karşılıklı saygıya dayanan bir dayanışma içerisinde bulunduğumuz herkesin malumudur. Bu kapsamda olaya yaklaştığınızda aynı inanç merkezine bağlı milletlerin devletleri arasında imzalanan bir anlaşmanın taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı saldırıyı bütün taraflara yapılmış kabul etmesi ortak savunma ve karşılıklı yardım mekanizması oluşturması önemli bir yükümlülüktür. Ancak halkımızın tam olarak aydınlanması için bu noktada bazı soruların açık biçimde cevaplandırılması gerekir. Bir kısmı biraz önce Sayın Başkan tarafından da açıklanmıştı zaten.

Birincisi, bu anlaşma Türkiye'nin mevcut uluslararası yükümlülükleriyle nasıl bir ilişki içinde olacaktır? NATO üyeliğimiz ve diğer uluslararası güvenlik taahhütlerimiz bakımından herhangi bir yetki veya sorumluluk çatışması doğacak mıdır?

İkincisi, Türkiye'nin hangi şartlarda, hangi kapsamda ve ne ölçüde askerî sorumluluk üstleneceği açık ve şeffaf biçimde ortaya konulmalıdır? Bu konulardaki hassasiyetler zaten teklif kapsamında gözetilmiş ve genel gerekçede bu konularda bir çatışma olmayacağının taahhüt edildiği görülüyor.

Üçüncüsü ve bize göre hem önemli hem de en hassas konusu olarak bölgesel güvenlik adına atılan bu adım bölgede yeni bir ayrışmalara ve bloklaşmalara yol açmamalıdır. Özellikle İran başta olmak üzere komşu ülkelerle ilişkilerimiz bu anlaşmanın uygulama sürecinde dikkatle gözetilmelidir. Zira, günümüzde yaşanan Yemen'deki Husilerle Suudi Arabistan arasında süren çatışmalar aynı zamanda Husilerin İran'la olan bağları sebebiyle en zayıf halka olarak dikkate alınmalıdır çünkü Türkiye'nin coğrafi konumu bize yalnızca askerî sorumluluk değil aynı zamanda diplomatik bir sorumluluk da yüklemektedir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye Orta Doğu'da çatışmaların tarafı olmaktan çok barışın kurulmasında öncü rol üstlenebilecek tarihî bir birikime sahiptir. Savunma sanayisinde ortak üretim, teknoloji transferi, istihbarat paylaşımı ve ekonomik iş birliği gibi alanlarda geliştirilecek ilişkilerin ülkemize sağlayacağı katkılar da yadsınamaz öneme sahiptir ve bu çerçevede değerlendirilmelidir. Ancak hiçbir uluslararası anlaşma Türkiye Büyük Millet Meclisinin denetim ve değerlendirme sorumluluğunun önüne geçemez. Asker gönderilmesi ve askerî sorumluluk üstlenilmesi konularında Anayasa’nın 92'nci maddesinin hükümleri açıktır ve bunun titizlikle korunması gerektiği izahtan varestedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

MEHMET ÖNDER AKSAKAL (Devamla) - Demokratik Sol Parti olarak bizim yaklaşımımız açıktır: Türkiye güçlü olmalıdır ama gücünü barıştan yana kullanmalıdır, Türkiye dostlarıyla iş birliği yapmalıdır ama kararlarını kendi ulusal çıkarları ve bağımsız iradesi doğrultusunda almalıdır, Türkiye bölgesel güvenliğe katkı sağlamalıdır ama hiçbir bölgesel ve küresel gerilimin parçası hâline gelmemelidir. Unutulmamalıdır ki savunmanın amacı savaşmak değil, savaşı önlemektir.

Demokratik Sol Parti olarak Türkiye'nin güvenliğinin, bağımsızlığının ve bölgesel barışın teminatı olacak şekilde attığı her adımın bugüne kadar yanında olduk, bundan sonra da olmaya devam edeceğiz.

Genel Kurulu ve yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - 1'inci madde üzerinde görüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi, 1'inci madde üzerinde önerge işlemi yapacağız.

1'inci madde üzerinde 1 önerge vardır, okutup işleme koyacağım:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi'nin 1'inci maddesinin teklif metninden çıkarılmasını arz ve teklif ederiz.

 

Turhan Çömez

Hüsmen Kırkpınar

Burhanettin Kocamaz

Balıkesir

İzmir

Mersin

Rıdvan Uz

Yüksel Selçuk Türkoğlu

 

Çanakkale

Bursa

 

 

BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu?

DIŞİŞLERİ KOMİSYONU SÖZCÜSÜ OĞUZ ÜÇÜNCÜ (İstanbul) - Katılamıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN - Önerge üzerinde söz isteyen İzmir Milletvekili Sayın Hüsmen Kırkpınar.

Buyurun. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

HÜSMEN KIRKPINAR (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Tarih, bize defalarca şunu öğretmiştir: Devletlerin kaderi, kapalı kapılar ardında, altı boş taahhütlerle ve hamasi söylemlerle tayin edilemez. Bu savunma paktı, sıradan bir demokratik metin değildir, diplomatik bir metin değildir. Türk milletinin evlatlarını, kendi seçmediği çatışmaların tarafı yapabilecek, devletimizin ciddiyetini, Orta Doğu'nun bitmeyen istikrarsızlıklarına rehin bırakacaktır. Bu anlaşma daha Meclise sunulmadan Komitesi İstanbul'da toplandı, Sekreteryası Riyad'da kuruldu, Genel Sekreteri atandı, 5 Ekimde Riyad'da Suudi Arabistan'a askerî güç konuşlandırılması kararlaştırıldı. Oysa 8 Ağustosta bu salonda AK PARTİ Grup Başkan Vekili aynen şunu söylemişti: "Meclisimizde onaylandıktan sonra yürürlüğe girmiş olacak." O hâlde soruyorum: Fiilen işletilmeye başlanmış bir yapının nesini oylamasını bekliyorsunuz? Gazi Meclisin onay yetkisini bir noter tasdikine indirgemek millî iradeye saygısızlıktır, Anayasa’nın 90'ıncı maddesini fiilen çiğnemektir.

Meselenin daha ağır bir boyutu var: Türk askerini yabancı ülkelere gönderme iznini bu Meclis verir. Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası anlaşmaların gerektirdiği hâllerse bu iznin istisnaları arasındadır. Bugün verilecek onay, yarın Mehmetçik'in Körfez'e gönderilmesinde bu Meclisin iznini aranmaz hâle getirebilir.

Bu anlaşmayı bize bölgesel dayanışma diye anlatıyorsunuz. Oysa, madde 2, yardımın tarafların imkânları ve kabiliyetleri çerçevesinde belirleneceğini söylemekle yetiniyor. Yardımın eşiği de ölçüsü de kararı kimin vereceği de yazılı değil. Bu belirsizlik, başkalarının kurduğu denklemlerin faturasının Türk askerine çıkarılmasına kapı aralar. Savunmaya her yıl 10 milyonlarca dolar ayırmasına rağmen başkentindeki hava limanı Husi füzeleriyle vurulan bir ortağın güvenlik açığını Mehmetçik'in canıyla mı kapatacaksınız? Yemen'deki bir savaşta olası bir misilleme askerimize ya da topraklarımıza uzanırsa bunun vebalini kim taşıyacak? 2015'te, Suudi Arabistan, Yemen'deki savaş için Pakistan'dan savaş gemisi, uçak ve asker istedi. Pakistan Parlamentosu günlerce müzakere etti ve oy birliğiyle tarafsız kalma kararı aldı. Pakistan Parlamentosu o gün kendi milletinin iradesini korudu. Gazi Meclisten bugün beklenen bundan daha azı olamaz. İttifakın konuşlandırma kararını ABD Başkanı Trump "Harika bir şey." diye karşıladı, ardından, İsrail'in Husiler'e karşı Suudi Arabistan'a epey yardımcı olduğunu açıkladı. Sizlere soruyorum: ABD Başkanının İsrail'in de yardım ettiğini söylediği bir cephede Türk askerinin yeri neresidir? Türk askerinin yeri yalnızca Türk milletinin iradesinin gösterdiği yerdir. İstihbarat paylaşımından, terörle ortak mücadeleden söz ediyorsunuz; hangi ortaklıktan? Suudi Arabistan, PKK'yı, YPG'yi kendi terör listesine almış değildir. Millî önceliklerimizi paylaşmayan bir başkentte devletin en mahrem güvenlik bilgilerini niteliği ve denetimi tamamlanmamış -tırnak içinde- güvenli kanallar üzerinden nasıl aktaracaksınız? Türkiye, yükümlülükleri ve sınırları belli bir ittifakın yani NATO'nun zaten üyesidir. Bu yeni yapının Türkiye'nin hangi somut savunma açığını kapattığı bu Meclise hâlâ anlatılmış değildir. Üstelik 16 maddeyle çıkış kapısını on yıl boyunca devletin üzerine kilitliyorsunuz. Çekilseniz dahi başlamış faaliyetler ve gizlilik yükümlülükleri sürüyor. Mekke 2 milyara yakın Müslümanın kıblegâhıdır. Bu mukaddes ismi ne bütünleşik bir askerî komutası ne de ortak bir savaş kararı mekanizması bulunan bir yapının üzerine örtü gibi çekemezsiniz.

İYİ PARTİ olarak duruşumuz nettir. Türk ordusu kimsenin ihtiyat kuvveti, bu Meclis de kimsenin emir eri değildir. Bu kanun teklifi mevcut hâliyle reddedilmeli; anlaşma, millî menfaatlerimizi güvence altına alacak biçimde yeniden müzakere edilmeli, bütün protokoller ve mali yükümlülükler bu Meclisin denetimine sunulmalıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

HÜSMEN KIRKPINAR (Devamla) - Değerli milletvekilleri, yüce heyetinizi bu tarihî vebale ortak olmamaya davet ediyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

1'inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... 1'inci madde kabul edilmiştir.

Birleşime iki dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati:00.11

     

DÖRDÜNCÜ OTURUM

      Açılma Saati: 00.12

      BAŞKAN: Başkan Vekili Celal ADAN

      KÂTİP ÜYELER: İbrahim YURDUNUSEVEN (Afyonkarahisar), Rıdvan UZ (Çanakkale)

      ----- 0 -----

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 13'üncü Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

295 sıra sayılı Kanun Teklifi'nin görüşmelerine devam ediyoruz.

Komisyon yok.

Ertelenmiştir.

Gündemimizde başka bir iş bulunmadığından, alınan karar gereğince kanun teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işleri sırasıyla görüşmek için 5 Kasım 2026 Perşembe günü saat 14.00'te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

Kapanma Saati: 00.13


[1]. *295 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

[2]. Bu bölümde hatip tarafından Türkçe olmayan kelimeler ifade edildi.