5 Kasım 2026 Perşembe
BİRİNCİ OTURUM
Açılma Saati: 14.07
BAŞKAN: Başkan Vekili Celal ADAN
KÂTİP ÜYELER: İbrahim YURDUNUSEVEN (Afyonkarahisar), Ertuğrul KAYA (Gaziantep)
----- 0 -----
BAŞKAN - Türkiye Büyük Millet Meclisinin 14'üncü Birleşimini açıyorum.
Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.
BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, birliğin, beraberliğin, hoşgörünün vilayeti Ağrı'mızın Ağrı Ticaret ve Sanayi Odası Başkan ve Yönetim Kurulu Üyeleri Genel Kurulu izlemektedirler; kendilerine hoş geldiniz diyoruz. (Alkışlar)
Gündeme geçmeden önce 3 sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.
İlk söz talebi, Mekke Anlaşması hakkında söz isteyen Konya Milletvekili Sayın Ali Yüksel'e ait.
Buyurun Sayın Yüksel. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)
ALİ YÜKSEL (Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün burada yalnızca bir askerî anlaşmayı değil Türkiye'nin millî güvenliğini, stratejik bağımsızlığını ve gelecekte hangi savaşların tarafı hâline getirilebileceğini konuşuyoruz. Öncelikle şunu açıkça ifade edelim: Biz, Müslüman ülkelerin dayanışmasına, ortak güvenliğine ve askerî iş birliğine karşı değiliz ancak "dayanışma" adı altında Türkiye'nin millî çıkarlarının dışında gelişen çatışmaların tarafı hâline getirilebilmesine asla razı değiliz. Çünkü devlet olmanın en temel şartı kendi askerini nereye göndereceğine, hangi savaşta yer alacağına ve hangi tehdit karşısında güç kullanacağına kendisinin karar vermesidir.
Değerli milletvekilleri, Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın en önemli sakıncası Türkiye'yi kendi güvenlik öncelikleri dışındaki bölgesel hesapların içerisine çekme ihtimalidir. Soruyoruz: Suudi Arabistan'ın İran'la yaşadığı gerilimin bedelini neden Türkiye'nin askerleri ödesin? Yemen'deki çatışmaların sonuçları neden Türkiye'nin askerî sorumluluğuna dönüşsün? Amerika Birleşik Devletleri'nin bölgedeki askerî tercihlerinin doğuracağı sonuçları neden Türk milleti üstlensin? Suudi Arabistan'daki Amerikan askerî varlığını göz ardı edemeyiz. Muhtemel bir İran-ABD çatışmasında bu tesislerin hedef alınması hâlinde Türkiye'nin kendisine yöneltilmemiş bir saldırının sonuçlarına ortak edilmesi ihtimali ciddi biçimde değerlendirilmelidir. İşte, bizim itirazımız tam da bunadır. Bu anlaşma otomatik savaş ilanı anlamına gelmese bile; lojistik destek, istihbarat paylaşımı ve askerî konuşlanma gibi mekanizmalar Türkiye'yi fiilen bir çatışmanın parçası hâline getirebilir.
Bir başka önemli mesele de Hürmüz Boğazı ve Babülmendep'tir. Bu iki stratejik geçiş noktası küresel enerji ve ticaret güvenliği açısından hayati önemdedir. İran'ın Hürmüz'deki konumu, Yemen'deki Husilerin Babülmendep çevresindeki faaliyetleri, ABD'nin ve İsrail'in bölgesel güvenlik hesaplarını doğrudan etkilemektedir.
Şimdi soruyoruz: Türkiye'nin askerî gücü kendi millî güvenliğini korumak için mi kullanılacaktır yoksa başka devletlerin bölgesel stratejilerinin yükünü taşımak için mi? İran'ın bölgesel olarak sınırlandırılmasında, İsrail'in stratejik çıkar sağlayabileceği bir güvenlik mimarisinde Türkiye'nin rolü ve sorumluluğu son derece dikkatli değerlendirilmelidir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hükûmete açık çağrımızdır: Bu anlaşmanın bütün hükümleri kamuoyuna açıklanmalıdır. Türkiye'nin hangi şartlarda askerî destek vereceği, hangi yükümlülükleri üstleneceği, karar mekanizmasının nasıl işleyeceği ve Türk askerinin hangi koşullarda görev alacağı milletimizin bilgisine sunulmalıdır. Bizim anlayışımızda ittifak bağımsızlıktan vazgeçmek değildir, dayanışma başka milletlerin savaşlarına ortak olmak değildir. Türkiye kimsenin bölgesel hesaplarının askerî gücü, kimsenin güvenlik stratejisinin taşeronu olamaz. Biz ne İran'la gereksiz bir düşmanlığın ne de ABD ve İsrail'in bölgesel önceliklerine hizmet edecek bir askerî angajmanın tarafı olamayız. Türkiye'nin ihtiyacı macera değil akılcı dış politikadır, gizlilik değil şeffaflıktır, bağımlılık değil stratejik bağımsızlıktır. Milletin evlatlarının geleceğini ilgilendiren böylesine kritik bir konuda Meclis devre dışı bırakılamaz. Hiçbir hükûmet, Türkiye'nin geleceğini kapalı kapılar ardında şekillendirme yetkisini kendisinde göremez. Millî güvenlik kararları, kişisel tercihlerle değil millet iradesiyle, şeffaflıkla ve hesap verebilirlikle alınmalıdır çünkü bu ülke, kimsenin siyasi iktidarının değil 86 milyonun ortak vatanıdır. Unutulmasın, Türk askerinin canı, Türkiye'nin millî çıkarları dışında hiçbir hesabın bedeli olamaz. Bu nedenle söz konusu anlaşmanın bütün yönleriyle Meclis denetimine açılmasını ve Türkiye'nin egemenlik haklarını zedeleyecek hiçbir yükümlülüğünün kabul edilmemesini talep ediyoruz. Millî güvenlik, hükûmetlerin değil, milletin ortak meselesidir.
Hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Uçar...
ZÜLKÜF UÇAR (Van) - Sayın Başkan, teşekkür ederim.
Barış ahlakı ve kumpas aklı bir arada yürümez. Tüm toplum barışın yasal ve anayasal düzeyde kurulmasını beklerken Kürt halkının siyasi iradesine bir darbe olan Kobani kumpas davası ve onun mirası sürdürülemez. Barışın kurulmasından söz ediyoruz; Selahattin Demirtaş'ın tahliyesiyle bu sağlanabilir, Figen Yüksekdağ'ın tahliyesi bunu sağlayabilir, Kobani kumpas davasında tutsak olan tüm yoldaşlarımızın özgürlüğüyle bu sağlanabilir. Bu sebeple tüm arkadaşlarımızın bir an önce özgürlüklerine kavuşması ve barış ahlakının gereğinin yerine getirilmesi gerekmektedir. Kobani kumpas davasında tutsak olan bütün arkadaşlarımızı buradan selamlıyor, tüm tutsak arkadaşlara bir an önce özgürlük diyoruz.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN - Sayın Meriç...
MELİH MERİÇ (Gaziantep) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.
Engelli yurttaşlarımız, görme engelli kardeşlerimiz başta olmak üzere her gün kaldırımda, kavşakta, kamu binalarında yeni bir engelle karşılaşıyor. Engelli aylığı yüzde 70 engel sınırı üzerindeki vatandaşlarımızda bile 10 bin liradan az, bu parayla en temel ihtiyaçlar bile karşılanamıyor. Sokakta, çarşıda, pazarda her şey ateş pahası, ete, süte, hiçbir şeye el değmiyor. AKP iktidarı ülkemizdeki dezavantajlı gruplar başta olmak üzere tüm vatandaşlarımızı yaşam mücadelesi vermeye zorluyor. Buradan iktidara sormak istiyorum: Engelliye hak gördüğünüz bu zulüm reva mıdır? Akşamları başınızı yastığa koyarken vicdanınız hiç sızlamıyor mu? Milletin kürsüsünden yetkililere çağrıda bulunuyorum: Engelli vatandaşlarımızın sorunlarını bir an önce çözün, aldığınız ahların üzerine yenilerini eklemeyin.
BAŞKAN - Sayın Küçük...
MUSA KÜÇÜK (Gümüşhane) - Gümüşhane'mizin ve bölgemizin tarihî mirası olan "Karadeniz'in Çanakkale'si" olarak adlandırdığımız Harşit savunması milletimizin vatan sevgisinin ve bağımsızlık mücadelesinin eşsiz destanıdır. Birinci Dünya Savaşı'nda Rus işgaline karşı Harşit Vadisi'nde verilen mücadele, kahraman ecdadımızın fedakârlığının unutulmaz nişanesidir. Bu tarihî mirasa sahip çıkmak ve aziz şehitlerimizi anmak amacıyla 8 Kasım 2026 Pazar günü saat 11.00'de Gümüşhane'mizin Kürtün ilçesinde şehitlere vefa ve Kabaktepe Şehitliği'ne zafer yürüyüşü gerçekleştireceğiz. Buradan başta Gümüşhaneli hemşehrilerimiz olmak üzere Giresunlu ve Trabzonlu tüm hemşehrilerimizi dün olduğu gibi bugün de birlik ve beraberlik içerisinde bu anlamlı yürüyüşte omuz omuza olmaya davet ediyorum. Selam olsun Harşit'in bıçkın delikanlılarına! Selam olsun tarihine sahip çıkan Türk milletine! (MHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Aygun...
İLHAMİ ÖZCAN AYGUN (Tekirdağ) - Hem süt hem de besi üreticileri perişan. İnekler kesime gidiyor, ahırlar boşalıyor. Ulusal Süt Konseyi 30 Ekim 2026 tarihinde yaptığı toplantıda çiğ süt fiyatına ilişkin bir artış kararı almadı ve fiyatı 1 Mayıs 2026'dan beri geçerli olan litre fiyatı 24 lira 30 kuruş seviyesinde bıraktı. Girdi maliyetleri artmış, çiğ sütte ise bir değişiklik yok. Bu, sürdürülebilir üretim modeli olamaz. TÜSEDAD ekim ayı verilerine göre 1 litre çiğ süt üretim maliyetini 29 lira 90 kuruş olarak açıkladı. Ulusal Süt Konseyinin tavsiye fiyat açıklamaması üreticiyi sürü küçültmeye itecektir. Bu, sürdürebilir değildir. Yetkilerin acil olarak bir araya gelip hem süt fiyatını hem de destekleme miktarını yükseltmelerini ivedi şekilde bekliyoruz. Gazi Mustafa Kemal Atatürk "Köylü milletin efendisidir." demişti ama AK PARTİ iktidarı köylüyü de bitirdi, vatandaşı da bitirdi. Bir an evvel artık aklınızı başınıza alın, üreticiyi destekleyin.
BAŞKAN - Sayın Gürer...
ÖMER FETHİ GÜRER (Niğde) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Üretici, çiftçi, besicilik yapan, süt inekçiliği yapanlar büyük bir mağduriyet yaşamakta. Bölgemde elma üreticisi ürününü dalda bırakmak durumunda kaldı. Bir ton elma satıyor, bir işçi yevmiyesini karşılayamıyor, lahana da tarlada kaldı. Bunlar planlı ve öngörülebilir biçimde düzenlenerek çiftçinin, üreticinin, besicinin mağduriyeti önlenebilir. Bugün yeme sürekli zam geliyor, çiğ süte beş aydır artış yapılmadı ve bu bağlamda oluşan mağduriyet görülmesine rağmen bir çözüm de üretilmiyor.
Ayrıca, pancarda bir yıl öncesine göre yüzde 20'lik bir artış, çeltikte yüzde 12'lik bir artış verildi. Bunlar, girdi maliyetleri dikkate alındığında, enflasyon da göz önünde bulundurulduğunda çiftçinin ne duruma düşürüldüğünün somut göstergesi. 21 üründe arz açığımız var, ithalat yapıyoruz. Böyle giderse İthalat daha da artacak.
BAŞKAN - Sayın Hacıoğulları...
YÜCEL ARZEN HACIOĞULLARI (İstanbul) - Sayın Başkan, "Faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir." diyor Roland Barthes. Sıradan faşistler Bay Zülfü Livaneli'ye bir haftadır açıklama yaptırıyorlar, "Amedsporun kaşkolünü ben takmadım, bana taktırdılar." diye tekmil verdirtiyorlar. Onurlu Diyarbakır şehrinin güzide futbol takımı Amedsporun kaşkolünü bir Beşiktaşlı olarak tabii ki kimse bana taktıramaz, onu ben kendim takarım. (AK PARTİ ve DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Ve herkese şiirini Paul Eluard'ın yazdığı, Türkçeye Orhan Veli ve Melih Cevdet'in çevirdiği şiiri hatırlatırım: "Okul defterime/Sırama ağaçlara/Kumlar karlar üstüne/Yazarım adını." Maalesef bu kez "Ey!" değil "Ah özgürlük, ah özgürlük..." (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - İkinci söz talebi, Tunceli'nin yerel sorunları hakkında söz isteyen Tunceli Milletvekili Sayın Ayten Kordu'ya ait.
Buyurunuz. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
AYTEN KORDU (Tunceli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Elbette ki bu kadar kısa bir süre içerisinde Dersim'e dair dilinden, inancından, doğasından, ekonomisinden toplumsal yaşamına, tüm toplumsal kesimlere ilişkin yaşadığı çok uzun, çoklu sorunları birkaç dakikada ifade etmek çok mümkün değil. Biliyorsunuz, Dersim bir Alevi reya hak coğrafyası; demokrasiyi, kardeşliği, barışı kucaklayan, kurdun kuşun hakkını gözeten, cümle canın eşitliğini savunan bir coğrafya. Elbette ki hakikatle yüzleşmeyi her zaman istedi ve tekrar buradan Dersim'in adalet beklentisini başta ifade etmek istiyorum. Biliyorsunuz, tam da bu ay 15 Kasımda, Seyit Rıza'nın, oğlunun ve yol arkadaşlarının bu Mecliste alınan kararla idam edilişinin tam 89'uncu yıl dönümü olacak. Bu vesileyle, o kara günü tekrar lanetliyorum ve Dersim'in bütün katledilen canlarını buradan saygıyla anıyorum. Dersim hakikat bekliyor, Dersim hakikatle yüzleşilmesini istiyor, yaşanan acıların, katliamların açığa çıkmasını istiyor, arşivlerin açığa çıkmasını istiyor, kayıp kızların akıbetinin açığa çıkmasını istiyor. Bakın, hâlâ bu Mecliste katliam operasyonunda verilen "Tunceli" ismi kullanılıyor. İsminin değişmesini, kendi hafızasına, kendi kültürüne uygun "Dersim" isminin iadesini istiyor. Dolayısıyla, buradan bir kez daha bu adalet arayışının, bu hakikat arayışının mücadelesini veriyor, vermeye de devam edecek; bunu belirtmek istiyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
Bakın, Dersim coğrafyası çok ağır sorunlarla karşı karşıya. Çok ağır insanlık suçları işlendi bu coğrafyada. Her açıdan ötekileştirilen ama özgür, eşit, insanca bir yaşam mücadelesinden asla vazgeçmeyen bir coğrafyadan bahsedeceğim. Kurdun kuşun hakkını gözeten, cümle canın eşitliğini isteyen bu coğrafyada elbette ki sosyolojik olarak o yıllardan beri hâlâ değiştirme çalışmaları devam ediyor. Dolayısıyla, Dersim'in sosyolojik yapısıyla oynayan, sosyolojik yapısını değiştirmeye çalışan aklın terk edilmesi gerektiğini buradan bir kez daha belirtmek istiyorum.
Bakın, Dersim'de hâlâ merkeziyetçi bir yönetim var. Kayyum politikasıyla yürütülüyor. Halkın iradesine el koyan kayyumların yerel iradenin, yerel demokrasinin önüne geçtiği bir coğrafya. Gülistan Doku meselesinde, katliamında açığa çıktı. O zaman da bir kayyum vali vardı. Tekçi politikaların o coğrafyada kayyum politikalarıyla nasıl aslında bütün kurumları dizayn ettiğini, bir kadının katliamın içerisine dâhil ettiğini hepimiz gördük. Dolayısıyla, mülki amirliklerin tekçi yaklaşımlarıyla şehrin dizayn edilmesini kabul etmiyoruz. Onun için kayyumlar derhâl geri çekilmelidir diye tekrar buradan söylüyorum ve Gülistan Doku ailesiyle ilgili de tekrar "Gülistan Doku nerede?" demekten vazgeçmeyeceğiz. Ailenin yas tutma hakkı, cenaze hakkı, cenazesini alma hakkı var. Gülistan Doku'nun bir an önce ailesine teslim edilmesi gerektiğini de buradan tekrar Dersim'deki bütün kadınlar adına ve Gülistan Doku'yla ilgili mücadele yürüten bütün kadınlar ve toplum adına buradan ifade etmek istiyorum ve "Gülistan Doku nereden?" demekten de vazgeçmeyeceğimizi yine buradan belirtiyorum.
Bakın, buradan çoğu zaman Dersim'le ilgili, Dersim'in dağının taşının, cümle canının bir bütünlük içerisinde olduğunu; inancının, hakikatinin, bu coğrafya içerisinde ziyaretlerinin kurduna kuşuna, ağacına, suyuna ait olduğunu defalarca belirttik. Dolayısıyla, Dersim doğasıyla oynamak sosyolojik yapısıyla oynamak demektir ve bu sosyolojik yapıyla hâlâ oynanmaya devam ediliyor. Bakın, 2 vadi vardı, Munzur Vadisi -millî parklar buralar- Ovacık Vadisi. Ovacık'ta bir yol genişletme çalışması yapıldı. Dinamitten, molozların Munzur'un suyunun kenarına dökülmesine o kadar kötü bir çalışma yürütüldü ki... Yine, Pülümür'de bir enerji hatları yenilemesi var. Dolayısıyla, o enerji hattının yenilenmesi o kadar çağ dışı bir şekilde yürütülüyor ki yine ziyaretlerimize saygı gereği de olsa ziyaretlerimiz bu molozların altında kalıyor. Bakın, "..." [1] Hazreti Ali Taşı Ziyareti bunlardan bir tanesidir. Pülümür yolu üzerinde yine bu enerji santral çalışmalarında molozlar ziyaretlerin önlerini kapattı. Bu konuda da Dersim adalet bekliyor. Onun için bunu özellikle söylüyoruz. Dersim inancına, hakikatine saygı bekliyor diyorum. Dolayısıyla, doğasını talan eden, doğasını ranta açan politikaların son bulması gerekiyor. Bakın, 146 yerde ruhsatlandırma var; bunların hepsi bizim doğamıza, inancımıza zarar veriyor. İşsizlik var, yoksulluk var, gençler sürekli göç ediyor şehirde dolayısıyla gençliğin yerinde, herkesin yerinde yaşayabileceği, yerinde doyabileceği bir üretim sistemine tekrar teşvik edilmesi gerekiyor. Ama dediğim gibi, bu taleplerin ortak paydası, işte, gençlerin göç etmediği, kadın emeğinin güvence altına alındığı, çiftçinin üretimden kopmadığı, hayvancılığın desteklendiği, ekolojik yaşamın korunduğu insanca bir yaşam modeline ihtiyacı var Dersim'in.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
AYTEN KORDU (Devamla) - Bunun için, talepleri açıktır Dersim halkının. Bu sorunların çözülmesi için demokratik toplum ve barış sürecinde adımların atılması, barışın tesis edilmesi ama barışın tesis edilmesiyle birlikte demokratik adımların daha güçlü atılması ve yatırımların daha doğru yapılması gerektiğini bir kez daha belirtelim.
Halkın talebi açık; tarihiyle yüzleşen, inancını ve kimliğini tanıyan, doğasını koruyan, kadın emeğinin korunduğu, katledilmediği; gençlerin üretimde desteklendiği bir çalışma olması gerekiyor Dersim'de. Bunun için Dersim'e ilişkin yaklaşımların da kendi hakikatindeki sosyolojik gerçekliğe göre ele alınması gerekiyor. Her coğrafyanın sorunları benzerdir, birbirinden farklı değildir ama Dersim gibi coğrafyaların sosyolojik özgürlükleri vardır. Bu özgürlükler dikkate alınarak orada politikalar yürütülmesi gerekiyor. Bunun başında gelen en önemli şey, kayyumların çekilmesi, demokratik yaşamın, eşit, insanca bir yaşamın tesis edilmesidir diyorum.
Teşekkür ediyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Sümer...
ORHAN SÜMER (Adana) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Bugün vatandaşlarımız, özellikle emeklilerimiz raporlu ilaçlarını alırken beklemedikleri fiyat farklarıyla karşılaşıyor. Daha önceden fark ödemeden aldığı ilacı için eczanede ek ücret istenen emeklimiz, vatandaşlarımız haklı olarak soruyor: "Ben bu ilacı daha önce fark ödemeden alıyordum, şimdi neden ödüyorum?" Bu sorunun temeli SGK'nin ilaç geri ödeme ve iç referans fiyatlarındaki sistemden kaynaklanıyor. SGK'nin geri ödeme sınırına uygun bazı ilaçlar eczanelerde bulunmayabilir, vatandaş daha pahalı eş değer ilacı almak zorunda kaldığında aradaki farkı da cebinden ödüyor; bu durum da ne vatandaşın ne de eczacının sorunu. SGK farksız ilaçların yalnızca listelerde yer almasını değil eczanelerde gerçekten bulunmasını da sağlamalıdır. İlaca erişimin bedeli vatandaşın sırtına yüklenmemelidir
BAŞKAN - Sayın Dindar...
MAHMUT DİNDAR (Van) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Van'da yıllardır gündeme taşıdığımız ancak çözüme kavuşturulmayan hastane ve doktor yetersizliği artık yaşam hakkını ihlal eder boyuta ulaşmıştır. Van ve çevre illere hizmet veren bölge hastanesinde birçok bölümden randevu almak mümkün değildir. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Hastanesi ise parası olana hizmet sunarken parası olmayanı hizmetten mahrum bırakmaktadır; bu, adaletsizliktir. Hastalar ve hasta yakınları randevu için tanıdık aramakta, Alo 182'den randevu alamayan yurttaşlarımız her gün bize ulaşmaktadır. Sağlık Bakanlığı yetkilileri noter huzurunda Van için 182'yi arayıp bütün bölümlerden randevu almaya çalışsınlar, bazı bölümlerde kaç günde, kaç denemede randevu alabilecekler görelim. Kısacası, milyonların yaşam ve sağlık hakkı için Van hastanelerine yeterli doktor ve sağlık personeli sağlayın diyorum.
Teşekkür ediyorum.
BAŞKAN - Sayın Aşıla...
MEHMET AŞILA (Kocaeli) - Teşekkürler Sayın Başkanım.
COP31 Antalya iklim yalanı zirvesi yaklaştı. Hazırlanan reklamda "İklim değişiyor." diyorlar "İspat edin." diyoruz "İspata gerek yok, bize inanın." diyorlar. "Küresel ısınma var." "İspat et." "Gerek yok, bize inanın." Bütün Avrupa yanıyor, insanlar ayakta. Sokaklara dökülme sebepleri 2030 ajandasında küresel çetenin dayattığı mülksüzleştirme, enerji pahalılığı, pilli arabalara zorlama, enflasyon, dijital köle kimliği sistemi, sosyal medyaya giriş yasaklamaları, enerji kısıtlamaları, yapay et, süt, yağ dayatmaları, dijital para, nakitsiz toplum. Bu maddeleri iklim sahtekârlığıyla yapmaya çalışan küresel şeytani çetenin planladığı ve bütün dünyaya kabul ettirmek için zorladığı iklim sahtekârlığı zirvesi ülkemizde yapılacak. Bu dayatmaları kabul etmeyen bütün Avrupa ayakta iken biz neyin peşindeyiz Allah aşkına diyor, teşekkür ediyorum.
BAŞKAN - Sayın Avşar...
CEM AVŞAR (Tekirdağ) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
"Emeklilerimizin durumunu biraz daha iyileştirecek mali imkânları oluşturuyoruz." Çalışma Bakanının bu sözü âdeta bir itiraf. Biraz iyileştirme sözü emeklilerimiz için içler acısı durumu ortaya koyan bir itiraftır. Mali imkânları oluşturma sözüyle çeyrek asır sonra emekliye zam verebilecek bir mali durumun olmayışını kabulleniş bir itiraftır. Kasanın tamtakır olması, emeklinin, esnafın, memurun, işçinin, çiftçinin bu durumu elbette politik tercihlerin sonucudur. Bugün ülke ekonomisi kur-faiz-enflasyon sarmalına girdiyse bu elbette politik tercihlerin sonucudur. Bugün emekliye verilecek bir kuruş bulunamıyorsa bu durum elbette politik tercihlerin sonucudur. İktidara çağrımız: Her ne olursa olsun hiçbir siyasi hesabın içine girmeden en düşük emekli aylığının asgari ücret düzeyine yükseltilmesi ve diğerlerinin hiçbir hak kaybına uğramadan kademeli olarak iyileştirilmesi şarttır.
BAŞKAN - Sayın Vural Çokal...
TUBA VURAL ÇOKAL (Antalya) - Teşekkürler Sayın Başkan.
9-20 Kasım tarihlerinde Antalya'mız dünya iklim diplomasinin başkenti olacak. COP31 vesilesiyle 197 tarafın temsilcilerini, 100'e yakın dünya liderini ve yaklaşık 100 bin katılımcıyı ülkemizde ağırlamaya hazırlanıyoruz. Akdeniz'in iklim değişikliğine en duyarlı havzalardan biri olduğu düşünüldüğünde bu tarihî buluşmanın Antalya'da gerçekleşmesi ayrı bir anlam taşımaktadır. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye dünyanın en büyük diplomatik organizasyonlarından birine ev sahipliği yapacaktır. Medeniyetlerin buluşma noktası Antalya şimdi insanlığın ortak geleceğinin konuşulacağı şehirdir. Temennimiz, Antalya'nın dünya iklim diplomasinin başkenti olarak anılmasının ötesinde insanlığın geleceğine yön veren tarihî bir uzlaşmaya da adını vermesidir.
Teşekkürler.
BAŞKAN - Sayın Kılıç...
ŞERAFETTİN KILIÇ (Antalya) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.
Bugün iki bin yedi yüz yıllık dünya mirası Side Antik Kenti'nin çığlığını bu kürsüye taşıyorum. Side tarih ile modern yaşamın iç içe geçtiği eşsiz bir açık hava müzesidir ancak bu muazzam miras vahşi turizim baskısı, toprak kaosu, otopark kaosu ve dinmeyen rant iştahı yüzünden can çekişmektedir. Kaçak yapılar yıkılsa da koruma ile ticaret arasındaki gerilim bitmemiştir. Koruma hatları ihlal edilmekte, tarihî su kemerleri çevresel tehditlerle yok olmaktadır. Side bir rant sahası değil, insanlığın ortak mirasıdır.
Bakanlığı denetimleri artırmaya ve bu talana derhâl "Dur!" demeye çağırıyorum. Bu miras layıkıyla korunarak bütün vatandaşların güvenli ve kolay erişimine açık hâle getirilmelidir.
BAŞKAN - Üçüncü söz talebi, son siyasi gelişmeler hakkında değerlendirmeler konusunda Konya Milletvekili Sayın Mehmet Baykan'a ait.
Buyurun Sayın Baykan. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
MEHMET BAYKAN (Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; sözlerime bu yıl doğumunun 100'üncü yıl dönümünü idrak ettiğimiz, Türk siyasetinde ve fikir hayatında derin izler bırakmış merhum Profesör Doktor Necmettin Erbakan'ı rahmetle, minnetle ve saygıyla anarak başlamak istiyorum.
Erbakan Hoca yıllar önce bu kürsülerde, meydanlarda ve konferans salonlarında bir Türkiye hayalinden söz ediyordu; ağır sanayiden, kendi teknolojisini üreten bir ülkeden, ekonomik bağımsızlıktan ve güçlü bir Türkiye'den bahsediyordu. O günlerde bu fikirleri küçümseyenler vardı, hayallerini gerçek dışı bulanlar, Türkiye'nin böyle bir güce ulaşamayacağını düşünenler vardı. Bugün görüyoruz ki dün "hayal" denilen pek çok hedef Türkiye'nin kalkınma gündeminin merkezine yerleşmiştir. İşte, 3 Kasım 2002 bu birikimin, milletin değişim iradesinin ve demokrasi arayışının siyaset sahnesinde yeni bir başlangıca dönüştüğü tarihtir. 3 Kasım yalnızca bir seçim tarihî değildir, milletin kendi iradesiyle kendi geleceğine sahip çıkma kararlılığının tarihidir çünkü bu ülkede millet iradesinin önüne darbelerle, muhtıralarla, siyasi yasaklarla ve vesayet odaklarıyla engeller çıkarılmak istenmiştir ama milletimiz hiçbir zaman kendisine biçilen role razı olmamıştır.
Değerli milletvekilleri, AK PARTİ işte böyle bir Türkiye ikliminde doğmuştur; milletin demokrasi arayışının, ekonomik refah beklentisinin ve hizmet özleminin karşılığı olmuştur. O günlerde birileri şöyle diyordu: "İktidar olabilirsiniz ama muktedir olamazsınız." Hatta, Sayın Cumhurbaşkanımız için manşetler atılıyordu: "Muhtar Bile Olamaz" Milletimiz zamanı geldiğinde bu talihsiz manşeti onu atanların alnının çatına âdeta bir demokrasi nişanesi olarak yapıştırdı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Çünkü bu ülkede son sözü manşetler değil millet söyler, son kararı vesayet odakları değil sandık verir. Milletimiz 3 Kasımda konuştu ve bir kez daha gösterdi ki "Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir."
Elbette bu yürüyüş kolay olmadı. Kapatma davalarından 27 Nisan e-muhtırasına, ekonomik saldırılardan 15 Temmuz darbe girişimine kadar nice sınavdan geçildi. Bütün bu mücadeleler bize şunu gösterdi: Tam bağımsızlık yalnızca siyasi bağımsızlıkla değil, ekonomik, teknolojik ve savunma alanlarında güçlü olmakla mümkündür. İşte, bugün Türkiye, geldiği noktada bunun en açık örneğini göstermektedir. Yıllar önce birileri bize "Bir gün Almanya, Kanada, Güney Kore, Japonya, İngiltere Türkiye'den teknoloji, SİHA, füze, motor isteyecek." deseydi ne derdik? Vallahi gülerdik, değil mi? "Ya, arkadaş, ne SİHA'sı, biz daha top mermisi yapmakta zorlanıyoruz." derdik ama bugün Türkiye'nin savunma sanayisinde ortaya koyduğu başarılar dünyanın dikkatini çekiyor. Bir zamanlar bize teknoloji vermekten kaçınan ülkeler, mesela Kanada, bugün Türk savunma sanayisinin ürünlerine talip oluyor. TAYFUN'dan SİPER'e, ANKA'dan KIZILELMA'ya kadar ortaya koyduğumuz projeler Türkiye'nin artık teknoloji üreten, geliştiren ve ihraç eden bir ülke olduğunu gösteriyor. İşte, Türkiye'nin katettiği mesafe budur. İşte, Sayın Cumhurbaşkanımız liderliğinde ortaya konulan irade budur. Dün bize hayal olarak gösterilen hedefler bugün Türkiye'nin gerçekleridir. İnanıyorum ki yirmi, otuz yıl sonra bugün Türkiye'nin başarısını küçümseyenler bile bu büyük dönüşümün hakkını teslim etmek zorunda kalacaktır.
Bizim siyaset anlayışımız başarılarımızı anlatırken eksiklikleri görmezden gelmek değildir, tam tersine, eksiklikleri gidermek için daha fazla çalışmaktır çünkü dava makamı korumak değil millete hizmet etmektir. Bizim davamız büyük ve güçlü Türkiye davasıdır, bizim davamız tam bağımsız Türkiye davasıdır. Bugün 3 Kasımın yıl dönümünde, geçmişin mücadelesini hatırlarken geleceğin de sorumluluğunu taşımaktayız. Genel Başkanımız ve Cumhurbaşkanımızın liderliğinde, milletimizden aldığımız emaneti daha ileriye taşımak için çalışmaya devam edeceğiz çünkü biz günü kurtarmanın değil geleceği kurmanın derdindeyiz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
MEHMET BAYKAN (Devamla) - Ve biz inanıyoruz ki insanlar yorulabilir, kadrolar değişebilir, zaman geçebilir ama milletin büyük Türkiye ideali asla yarım kalmayacaktır.
3 Kasım metniyle ilgili konuşmalarımda Sayın Süleyman Soylu Bakanımın önceki gün yaptığı paylaşımdan faydalandığımı da ifade etmek istiyorum. Zira, 3 Kasımın tarihî anlamının ve millet iradesinin gücünü bir kez daha vurgulamak her bir siyasetçinin, her bir demokrasi aşığının görevi olmalıdır diyorum.
Geçtiğimiz günlerde şehrim Konya'da Kültür ve Turizm Bakanımız Sayın Mehmet Nuri Ersoy'un talimatlarıyla, Vakıflar Genel Müdürümüz Sinan Aksu'yla birlikte Konya'da devam eden Sahib Ata Külliyesi, İnce Minareli Medresesi, Sultan Selim Camisi restorasyonlarını ve Selçuklu Aşevi inşaatlarını denetledik. Kültür Bakanlığımıza teşekkür ediyorum Konyalılar adına, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Koca...
PERİHAN KOCA Mersin) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Cezaevlerini çok sık ziyaret eden bir milletvekili olarak, cezaevlerinin insanlık onuruna aykırı ölüm evlerine dönüştüğüne tanık olan biri olarak uyarmak istiyorum: On üçüncü yargı paketi henüz içeriği dahi belli değilken toplumda büyük bir beklenti yaratmıştır. Bu paket, insan hakları ve evrensel hukuk ilkelerine, temel hak ve özgürlüklere yönelik beklentileri karşılamalıdır. Hapishanelerdeki hukuksuzluklar, idari gözlem kurullarının keyfiyetleri, usulsüz ve keyfî disiplin uygulamaları ortadan kaldırılmalıdır. Mahpusların mağduriyetleri giderilmelidir. Hukuksuzlukları kurumsallaştıran değil adil, eşitlikçi, bütünlüklü bir infaz kanunu hazırlanmalıdır.
BAŞKAN - Sayın Taşkent...
AYÇA TAŞKENT (Sakarya) - Bölgenin tarımsal üretimi, su kaynakları ve doğal yaşamı açısından hayati önem taşıyan, iş insanları hariç tüm Sakarya yerel dinamiklerinin karşı olduğu Ferizli ve Kaynarca ilçelerinde kurulmak istenen 6 bin dönümlük alanın endüstri bölgesi olması kararından hâlâ geri adım atılmadığını görüyoruz. Planlı bir ekonomi sanayinin nerede kurulacağını, tarımın nerede korunacağını kamu yararını esas alarak belirler. Ankara'dan bir imzayla Sakarya'nın toprağı üzerinde tasarrufta bulunup ardından Sakaryalılardan bunun sonuçlarına katlanmalarını bekleyemezsiniz. Toprak yalnızca bir arsa değildir, üretimdir, yaşamdır. Sakarya'nın geleceğine Sakaryalılar olmadan karar verilemez. Eski Baro Başkanımızın sorumlu bir vatandaş olarak açtığı yürütmeyi durdurma davasını destekliyor, müdahil olup davayı takip edeceğimizi bildiriyoruz.
BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, şimdi, sisteme giren ilk 20 milletvekiline yerlerinden birer dakika süreyle söz vereceğim.
Sayın Öncü, buyurun.
FATMA ÖNCÜ (Erzurum) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.
Sayın Başkan, bugün 5 Kasım Okullarda Şiddet ve Akran Zorbalığına Karşı Farkındalık Günü. Bu kapsamda, Millî Eğitim Bakanlığımız bu mücadelede önemli adımlar atmaktadır. 2024-2025 eğitim öğretim yılında 6 milyon 393 binden fazla öğrencimize, 60 bini aşkın öğretmenimize ve 338 binden fazla velimize akran zorbalığı konusunda eğitim verilmiştir. Bu rakamlar yalnızca bir eğitim faaliyeti değil çocuklarımızın geleceğine verilen önemi göstermektedir. Ancak biliyoruz ki mücadelemiz sadece okullarla sınırlı değildir; ailelerimiz, öğretmenlerimiz, kurumlarımız ve toplumun her ferdi bu sorumluluğun ortağıdır. Bizim hedefimiz korkan değil güvenen, dışlanan değil kucaklanan, umutsuz değil hayalleri olan nesilleri yetiştirmektir. Unutmayalım ki bir çocuğun hayatına dokunmak bir ülkenin geleceğini değiştirmektir. Çocuklarımız için daha güvenli, daha sevgi dolu bir Türkiye'yi birlikte inşa edeceğiz.
Teşekkür ediyorum.
BAŞKAN - Sayın Düşünmez...
ONUR DÜŞÜNMEZ (Hakkâri) - Hakkâri'nin Yüksekova ilçesinde 20 Mart 2025 tarihinde düzenlenen "Nevroz" kutlamasında sunuculuk yapan MKM sanatçısı Fuat Ege'ye ve aynı etkinlikte görev yapan 10 kişiye onar ay hapis cezası verildi. Peki suçları ne? Fuat Ege'nin suç sayılan sözleri demokrasi ve özgürlük mücadelesinde yaşamını yitirenler anısına halkı bir dakikalık saygı duruşuna davet etmesiydi. Bir başka arkadaşımız ise "Nevroz"da bir şarkıya eşlik edip halay çektiği için cezalandırıldı. Buradan soruyoruz: Bir dakikalık saygı duruşu hangi suça girer? Bir şarkı söylemek, halay çekmek hangi suçun delili olabilir? Barış ve demokratik toplum sürecinden söz edilen bir dönemde "Nevroz"da söylenen sözlere ve çekilen halaylara hapis cezası verilmesi kabul edilemez. "Nevroz" halkların hafızasıdır, kültürüdür, ortak değeridir; bu değerleri ceza tehdidiyle susturamazsınız. Hakkâri halkı adına bu cezaları kınıyor, Fuat Ege ve arkadaşlarımıza yönelik yargılamaların son bulmasını, verilen cezaların kaldırılmasını talep ediyoruz.
BAŞKAN - Sayın Toy...
RUKİYE TOY (Sivas) - TÜRASAŞ Sivas Bölge Müdürlüğümüz, bünyesindeki 4 fabrikayla teknolojik gelişmelere uygun bir şekilde modernize edilerek sektörel ihtiyaçlara yönelik uluslararası standartlarda üretim yapmaktadır. Bünyesinde bulunan Türkiye'nin en büyük boji fabrikasında açılışını yaptığımız 2024 yılından bugüne 4 bine yakın boji üretilmiştir. Öte yandan, Sivas'ımızda yerli ve millî imkânlarla üretilen 100 yük vagonunu Tanzanya'ya ihraç ederek ülkemizin demir yolu sanayisindeki gücünü uluslararası alana taşıyoruz. 2026 yılı programında 6 farklı tipte toplam 811 adet vagon imalatı gerçekleştirecek olan Bölge Müdürlüğümüz, uhdesinde geliştirilen çeşitli tiplerdeki yük vagonu ve aksamı projeleriyle ülkemize, Sivas'ımıza sanayi, ekonomi, üretim ve istihdam alanında çok önemli katkılar sunmaktadır. Sivas'ımızı yaptığımız yatırımlarla Türkiye'nin önemli üretim merkezlerinden biri hâline getirmek için çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz.
BAŞKAN - Sayın Boz...
SÜMEYYE BOZ (Muş) - Teşekkürler Başkan.
4 Kasım siyasi darbesinin 10'uncu yılında Kobani kumpas davasıyla milyonların siyasi iradesini rehin alıyor, Kürt özgürlük mücadelesini yargı eliyle cezalandırıyorsunuz. Demirtaş, Yüksekdağ ve arkadaşlarımızın rehineliği Kürt halkına dayattığınız siyasal vesayetin aracıdır. Mazlum İçli'nin mahkûmiyeti de bu kumpasın suç anlatısını koruma işlevi görüyor. Olay sırasında 140 kilometre uzakta olduğunu gösteren görüntülere rağmen mahkûmiyetinin sürdürülmesi delillerin siyasi hedefe göre ayıklanmasıdır. 14 yaşında tutuklanan Mazlum'un dosyasında hakikati bastırarak demokratik siyaseti yok saydığınız zemini korumaya devam ediyorsunuz. Burada yargı iktidarın tasfiye kararlarına gerekçe üretiyor. Barış ve demokratik toplum süreci bu mekanizma dağıtılmadan ilerleyemez. AİHM kararları uygulanmalı, siyasi rehin arkadaşlarımız derhâl serbest bırakılmalıdır.
BAŞKAN - Sayın Erdoğan Sarıtaş...
SABAHAT ERDOĞAN SARITAŞ (Siirt) - Maltepe'de bir kadının gizli yardım çağrısını polis memurunun erkeğin yanında açığa vurması kabul edilemez. Bu tutum yardım isteyen kadını korumak yerine daha da büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bırakmaktadır. 6284 sayılı Kanun kapsamında görev yapan kolluk güçlerinin bu konuda özel eğitim alması yasal bir zorunluluk iken bu olayda bunu dikkate almayan görevliler var. Elbette polislerin niyetinin kadını korumak olduğu bellidir ancak yaptıkları hatanın kadının hayatını tehlikeye attığı da açıktır. Kadınların yaşamını riske atan bu ihmallerin hesabı verilmelidir. 6284 sayılı Kanun sadece kâğıt üzerinde değil, kadınların yaşamını ilgilendiren durumlarda fiilî olarak etkin bir şekilde uy-gu-lan-ma-lı-dır.
BAŞKAN - Sayın Güzelmansur...
MEHMET GÜZELMANSUR (Hatay) - Hatay'ımızın kalbi Defne, İskenderun, Samandağ, Arsuz ve Dörtyol ilçelerimiz sel felaketi yaşıyor. Öncelikle, tüm vatandaşlarımıza Gazi Meclisimizden geçmiş olsun diliyorum. Yollarımız gibi göle döndü, ev ve iş yerlerini su bastı. Esnafımızın çaresizce dükkânındaki suyu tahliye etmeye çalışması, caddelerde mahsur kalan araçlar yetersiz altyapının en somut kanıtıdır. Depremin yaralarını henüz sarmamış Hatay her yağmurda aynı kâbusu yaşamak zorunda mı? Hatay üvey evlat mı? Buradan iktidara sesleniyorum: Geçici çözümlerle, su tahliye pompalarıyla bu kronik sorun çözülmez. Acilen altyapı seferberliği başlatın, yağmur suyu deşarj hatlarını ve mazgalları yenileyin. Selden zarar gören tüm esnaflarımızın, vatandaşlarımızın zararlarını acilen karşılayın.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN - Sayın Hülakü...
ÖMER FARUK HÜLAKÜ (Bingöl) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Bingöl'ün Genç ilçesine bağlı Çanakçı köyü Osmanlı mezrasında yaşayan 12 hanenin yaklaşık 2 kilometrelik yol sorunu yıllardır çözüm bekliyor. Özellikle yağışlı dönemlerde çamur nedeniyle kullanılmaz hâle gelen yol, yurttaşların günlük yaşamını ve hayvancılık faaliyetlerini ciddi bir biçimde aksatıyor. Geçtiğimiz yıl köy halkının kendi imkânlarıyla geçici olarak da olsa bir çalışma yapılmış fakat mıcır serilmediği için sorun yeniden ortaya çıkmıştır. 12 hanenin yalnızca 2 kilometrelik ulaşım sorununu çözmek için gerekli kaynak ve irade derhâl ortaya konulmalıdır. Bu sebeple, yetkilileri yolun kalıcı biçimde ulaşıma elverişli hâle getirilmesi için göreve çağırıyorum.
Teşekkür ediyorum.
BAŞKAN - Sayın Parlak...
MİLLETVEKİLİ VEZİR COŞKUN PARLAK (Hakkâri) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Hakkâri'de kayyum tüm toplumsal kesimleri mağdur etmeye devam ediyor. Mağdur edilen gruplardan biri de üniversite öğrencileridir. Hakkâri'ye dışarıdan gelen öğrenciler yurtların kapasitesi yeterli olmadığı için, kiralar da çok yüksek olduğu için zaten barınma sorunu yaşıyorlar. Bunlar yetmezmiş gibi şehir merkezinde yaşayan öğrenciler yetersiz toplu taşıma araçları nedeniyle üniversiteye gitmekte sorun yaşıyorlar. Öğrencilerin ulaşım sorunu âdeta işkenceye dönüşmüş durumdadır. Üniversiteye giden yol ise çamur içinde kalmış ve ulaşım sorunu yaşayan öğrenciler çamurlu yolda yürümek zorunda kalıyorlar. Üniversite öğrencilerine sunulması gereken kamusal hizmetlerin neredeyse hiçbiri sağlanmıyor. Hakkâri kayyumu, âdeta öğrenciler Hakkâri'ye gelmesin diye uğraşıyor.
BAŞKAN - Sayın Aldatmaz...
YUSUF ZİYA ALDATMAZ (Bartın) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
3 Kasım 2026 Salı günü Bartın'ımız için önemli bir dönüm noktası oldu. Devlet Hastanemizin yeni binasını Sağlık Bakanımız Sayın Profesör Doktor Kemal Memişoğlu'nun katılımlarıyla hizmete açtık. Yeni hizmet binamız deprem güvenliği, modern altyapısı, donanımı ve artan hizmet kapasitesiyle yalnızca bugünün değil, gelecek nesillerin de sağlık ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde inşa edilmiştir. Bu eser uzun yıllar boyunca Bartınlı hemşehrilerimize sağlık hizmeti sunmaya devam edecektir. Yeni hastane binamızla birlikte Bartın'da ilk kez anjiyo işlemleri de yapılmaya başlanmıştır. Hemşehrilerimiz bu önemli sağlık hizmetine kendi şehrinde ulaşma imkânına kavuşmuşlardır. Bu önemli yatırımın Bartın'a kazandırılmasında emeği geçen başta Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere Sağlık Bakanımıza ve tüm yetkililere teşekkür ediyorum. Bartın'ımız için, Türkiye'miz için hayırlı uğurlu olsun.
BAŞKAN - Sayın Hun...
YILMAZ HUN (Iğdır) - Sayın Başkan, ücretli öğretmenlik, emeğin devlet eliyle sömürüldüğü bir alandır. Bu emek sömürüsü yıllardır eğitim emekçilerini açlığa mahkûm etmektedir. Bakanlık kadrolu öğretmen ataması yapmayarak yaklaşık 100 bin civarında ücretli öğretmeni asgari ücretin altında kalan rakamlarla çalıştırmaktadır. Ücretli öğretmenlik uygulamasına son verilmelidir. Ayrıca, beş on hatta yirmi yıldır görev yapan ücretli öğretmenler aynı sınıflarda aynı sorumluluklarla çalışırken eksik SGK primleriyle kadro ve emeklilik haklarından yoksun bırakılmaktadır. Yıllardır bu emek sömürüsüne rağmen ücretli öğretmenlik yapan eğitim emekçileri, en az 540 gün prim koşulunu karşılayan öğretmenler, kadro düzenlemesi yapılmasını istiyor. Bu öğretmenlerin özlük ve emeklilik hakları yasal güvenceye kavuşturulmalıdır. Öğretmen emeğini güvencesizliğe mahkûm eden bu anlayışa son verilmelidir.
BAŞKAN - Sayın Çan...
MURAT ÇAN (Samsun) - Samsun'da Atakum Sağırlar Derneğini ziyaretimizde işitme engelli yurttaşlarımızın yaşadığı sorunları dinledik. Emeklilik koşullarındaki değişiklikler nedeniyle hak kayıpları yaşıyorlar. Araç alımında ÖTV muafiyetinden yararlanamıyorlar. Samsun Şehir Hastanesinde işaret dili tercümanı yetersiz, işitme engelli yurttaşlarımız doktorlarla iletişim kurmakta zorlanıyor. Rehberlik ve araştırma merkezlerinde işitme engelli çocukların eğitim ihtiyaçları yeterince gözetilmiyor, bu nedenle eğitimde fırsat eşitliğinden yeterince yararlanamıyorlar. İşe alım mülakatlarında tercüman bulunmuyor. İşitme cihazlarının yüksek maliyetleri de aileleri ekonomik açıdan zorluyor. Sağır, işitme engelli vatandaşlarımızın sorunlarını biliyoruz, mücadelelerini destekliyoruz. Anayasa’nın 10'uncu ve 61'inci maddeleri engelli bireylerin korunmasını ve eşitliğe yönelik özel tedbirler alınmasını öngörmektedir.
BAŞKAN - Sayın Barut...
AYHAN BARUT (Adana) - Sayın Başkan, açlık sınırı 38 bin lirayı aşmış; dolar 50 lirayı, mazot 102 lirayı geçmiş durumda. Asgari ücretliden emekliye herkesin maaşı da cebine girmeden eriyip gidiyor. Enflasyon, faizler ve vergiler yüksek; zamlar bitmiyor. Ne hikmetse vatandaşın maaşı da eriyor. Pazara çıkan filesini dolduramıyor, markete giren ihtiyacını alamıyor, emekli ay sonunu getiremiyor. Asgari ücretli kirasını mı ödesin, faturasını mı yatırsın, mutfağını mı doldursun? Bu kara düzenin sorumlusu tek adam yönetimidir. İşçisinden çiftçisine, emeklisinden esnafına tüm insanlarımızın tek istediği insanca yaşamak ve evine ekmek götürmektir. Halkımız sadaka değil hakkını istiyor; insanca yaşamaya yetecek ücret, adaletli gelir dağılımı ve refah istiyor. Geçim yoksa huzur olmuyor. Bu kara düzenini değiştireceğiz.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN - Sayın Kaya...
AYKUT KAYA (Antalya) - Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.
Bugün elimde gördüğünüz bu avokadoyu Alanya'mızın bereketli topraklarından getiriyorum ancak ne yazık ki başta Gazipaşa, Alanya, Manavgat ve Anamur olmak üzere avokado üreticilerimiz büyük sıkıntı yaşıyorlar. Hasat dönemi başlamasına rağmen ithal avokadoların rafları doldurması nedeniyle üreticilerimiz emeğinin karşılığını alamıyorlar. Geçmişte tropikal meyve üreticilerimize destek ve teşvikler verilmişti, bu doğru bir uygulamaydı, bugün de bu üreticilerimize sahip çıkmaya devam etmemiz gerekiyor. İlgili bakanlıklarımıza çağrıda bulunuyorum: Avokadonun hasat dönemi olan ağustos ayından mart sonuna kadar avokado ithalatı durdurulmalı, bu mümkün değilse yüksek gümrük vergileri getirilmelidir. Ayrıca, zincir marketlerde satılan tropikal meyvelerin en az yüzde 50'sinin başta avokado ve muz olmak üzere yerli ürünlerden oluşması zorunlu hâle getirilmelidir.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN - Sayın Uysal...
LEVENT UYSAL (Mersin) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Değerli milletvekilleri, bugün gündemimizde Edirne'den Kars'a, Mersin'den Sinop'a çiftçilerimiz var efendim. Meyvede yüzde 60 artışla 30 milyon ton üretim bekliyoruz, bu bereket. Yurt içi meyve tüketimimiz 15 milyon ton, ihracatımız ise 5 milyon ton yani 10 milyon ton üretim fazlamız var. Bunun için bir seferberlik başlatmalıyız. Hazine ve Maliye Bakanlığımızın ek bütçe tahsisiyle Millî Eğitim Bakanlığımız okullarda, Gençlik ve Spor Bakanlığımız yurtlarda, Millî Savunma Bakanlığımız kışlalarda, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımız yaşam merkezlerinde ve Sağlık Bakanlığımız hastanelerde tarım ürünlerimizi ücretsiz olarak halkımızla paylaşmalıdır. Güçlü devletimiz çiftçilerimizin hep yanındadır.
Teşekkür ederim. Saygılarımla efendim.
BAŞKAN - Sayın Karagöz...
REŞAT KARAGÖZ (Amasya) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Suluova'mızın temel geçim kaynağı hayvancılık bugün büyük bir çıkmazın içerisinde. Besicilerimizden süt üreticilerine kadar sektörün her kesimi hayatta kalma mücadelesi veriyor. Üç ay önce 740 lira olan yem bugün 1.000 TL'yi aşmış durumda. Maliyetler katlanıyor, üretici borç batağına sürükleniyor, ahırlar boşalıyor. Diğer tarafta, alım gücü düşen vatandaşlarımız sofrasına et koyamıyor. Merzifon, Gümüşhacıköy ve Hamamözü ilçelerimizde yaklaşık 50 bin baş hayvan için şap aşısı temin edilemiyor, olası bir şap salgını yine kapımızı çalıyor. İktidar ise tüm bunlar olmaya devam ederken çözümü yine ithalatta arıyor. İktidarın görevi ithalat lobilerini desteklemek değil, yerli üreticiyi korumak, destek ve teşviklerle hayvancılığı yeniden güçlendirmektir. İktidarı, üreticilerimizin feryadını duymaya ve görevini yapmaya davet ediyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
BAŞKAN - Sayın Kaya...
ASU KAYA (Osmaniye) - Sayın Başkan, teşekkür ederim.
Manisa İl Başkanımız İlksen Özalper Sincan Cezaevinde bir saatten fazla panikatak geçiriyor, yardım çağrılarına rağmen müdahale edilmiyor. Üstelik "Suç işleyip buralara gelmeseydin." deniliyor, iddiaları araştırmak yerine hakkında disiplin soruşturması başlatılıyor. Fatma Kaplan Hürriyet, Oya Tekin, Şeniz Doğan cezaevinde, Sinem Dedetaş ev hapsinde, bir kör kuruş bile bulunamayan belediye başkanlarımız hâlâ tutsak ama suçüstü yakalanan, milletin 2 milyardan fazla parasına çöken Fatma Betül Sayan Kaya dışarıda. Önünüze gelen muhalife örgüt suçlaması yapıyorsunuz, asıl örgüt milletin parasını talan eden AKP'nin içindeki fon örgütüdür. Muhalife şafak baskını yapanlar kendi foncularını davetle ifadeye çağırıyorlar ama sanmayın ki bu zulmünüz yanınıza kalacak; tarih de sizden bunun hesabını soracak.
BAŞKAN - Sayın Halıcı...
HİKMET YALIM HALICI (Isparta) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Bugün küçük işletmelerimiz ve esnafımız ödeyemedikleri banka borçları nedeniyle icra ve haciz kıskacına girmiş durumda. Ticari krediler, kredi kartları, kredili mevduat hesaplarında biriken borçlar nedeniyle binlerce işletme faaliyetini sürdürmekte zorlanıyor ya da kapanıyor. Borcunu ödemek isteyen ama mevcut koşullarda ödeme gücü bulunmayan esnafımızın hesaplarına ise haciz konuluyor, iş yerleri ve taşınmazları satış tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Isparta'da ve Türkiye'de esnafımız borcunun silinmesini değil ödeyebileceği koşullarda yeniden yapılandırılmasını istiyor. Şahıs işletmelerini, küçük işletmeleri ve KOBİ'leri kapsayan, ticari kredi ve kredi kartı borçlarını altmış aya kadar vadeye yayan, faiz ve masraflarda indirim sağlayan bir yapılanma düzenlemesine ihtiyaç var.
BAŞKAN - Sayın Kordu...
AYTEN KORDU (Tunceli) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Kadınların yaşam hakkını savunan, tacize ve erkek şiddetine karşı ses çıkaran Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi soruşturmalarla susturulmak istenmektedir. Dersim'e de geldiler, başta Dersin Kadın Platformu, öğrenciler ve pek çok kurumla görüş alışverişinde bulundular. Gülistan Doku'nun, Rojin Kabaiş'in akıbetini sormak ve erkek devleti destekli suç ağını teşhir etmek suç değildir, haktır, kadın mücadelesinin de temel gerekçesidir, gereğidir. Munzur Üniversitesindeki taciz iddialarının üstü örtülürken adı tacizle anılan faillerin şikâyetleri derhâl işleme konulurken gerçeği haykıran kadın arkadaşlarımıza, basın emekçilerine soruşturmalar açılması kabul edilemez. Cezasızlık zırhıyla korunan erkek egemen düzen ve yargı kadın mücadelesini engelleyemeyecek ve kadın dayanışmasından asla vazgeçmeyeceğiz. Arkadaşlarımıza yönelik soruşturmalar derhâl geri çekilmeli. Gülistan'ın, Rojin'in, Rojvelat'ın ve kaybedilen, katledilen bütün kadınların akıbeti ve failleri açıklanmalıdır.
BAŞKAN - Sayın Bozan...
ALİ BOZAN (Mersin) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
On yıl, on koca yıl; Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ üç bin altı yüz elli üç gündür siyasi rehine olarak cezaevinde tutuluyorlar. Alo Adalet Bakanı ve iktidar milletvekillerine sormak istiyorum: Bu ülkede hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı olmadan on yıl cezaevinde tutulan başka kimse var mı, başka kimse oldu mu? Bu ülkede son on yılda 5 kez Adalet Bakanı değişti ama adalet hiçbir şekilde yerini bulmadı. Fazla söze gerek yok, eğer "Bu ülkede adalet var." diyorsanız, çıkın, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ'ın hâlâ niye cezaevinde tutulduğunu açıklayın, eğer açıklayamıyorsanız on yıldır yapılanın suç olduğunu kabul edin ve Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ başta olmak üzere tüm siyasi tutsakları serbest bırakın.
BAŞKAN - Sayın Kaya...
MUSTAFA KAYA (İstanbul) - Teşekkür ederim Başkanım.
Beykoz Çubuklu'da 509 hanede yaşayan vatandaşlarımızın kapısına bugün kentsel dönüşüm değil, âdeta bir mağduriyet tebligatı bırakılmıştır. Vatandaşlara 20 Kasıma kadar evlerini boşaltmaları, aksi takdirde elektriklerinin, sularının ve doğal gazlarının kesileceği bildirilmiştir. Soruyorum: Bu insanlar kışın ortasında nereye gidecek? Çocuklar hangi şartlarda eğitimlerine devam edecek? Yüzlerce aileyi barınma kaygısıyla baş başa bırakmak "sosyal devlet" anlayışıyla bağdaşmakta mıdır? Kentsel dönüşüm elbette önemlidir, depreme dayanıklı yapılar tabii ki yapılmalıdır ancak vatandaşın barınma sorunu, mülkiyet güvencesi ve insanca yaşama hakkı korunmadan bu mesele çözüme kavuşturulamaz. Üstelik kira yardımı, taşınma desteği bir lütuf değil, kanundan doğan haklardır.
Buradan yetkililere açıkça sesleniyorum: Vatandaşı elektriksiz, susuz, doğal gazsız bırakmakla bu sorunu çözemezsiniz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
MUSTAFA KAYA (İstanbul) - Vatandaşın sesine kulak verilmeli, İstanbul gibi barınma sorunu yaşayan bir yerde mağduriyet oluşturulmamalıdır.
BAŞKAN - Sayın Çağlar Gökalp...
SEMRA ÇAĞLAR GÖKALP (Bitlis) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Uzuntaş -yani Küç- köyü üç yüz yıllık taş evleri ve tarihî dokusuyla her yıl turistleri ağırlamaktadır ancak bu evlerin birçoğu yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Küç ve Hizan'daki benzer evlerin tarihî dokusu korunarak güçlendirilmesi ve restore edilmesi ihtiyacı, verilen sözlere rağmen yıllardır göz ardı edilmektedir. Depremlerde evleri hasar gören 10 hanenin afet konutu beklentisi yıllardır karşılanmamış, aileler riskli evlerde yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Ağır kış koşulları nedeniyle 7-8 ev yıkılmış, köylülerin ilgili kurumlara başvuruları sonuçsuz kalmıştır. Köyün yol sorunları sürmekte, temizlenmeyen su depoları ve değiştirilmeyen paslı borular halk sağlığını tehdit etmektedir. Küç köyü başta olmak üzere, Hizan'ın benzer sorunlar yaşayan köylerinde tarihî yapıları korumak, can güvenliğini sağlamak ve temel hizmetleri sunmak için artık somut adımlar bir an önce atılmalıdır.
BAŞKAN - Sayın Yıldırım Kara...
NERMİN YILDIRIM KARA (Hatay) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Sayın Maliye Bakanına buradan bir çağrı yapıyorum: 8 Eylül 1999 tarihinden sonra ilk defa sigortalı olan ama 2023'te EYT'den faydalanamayanlar kademeli emeklilik bekliyorlar. Esnaflarımız ve küçük işletme sahipleri 7200 prim gününü bekliyorlar fakat Sayın Bakan ne yapıyor? "Kamuda iki yılda 484 milyar lira tasarruf ettik." dedi. 2027 bütçe teklifinde de köprü, otoyol ve ulaştırma projelerinin garanti ödemelerine 136 milyar, şehir hastanelerinin kira bedellerine 82 milyar, şehir hastanelerinin hizmet alımı için de 78 milyar yani toplamda 296 milyar kaynak ayırdığını söyledi. Sayın Şimşek, tasarrufu milletin cebinden yapmayın. Bakın, bu finansman modellerinden vazgeçin, işçiye ve emekçiye kaynak bulun.
BAŞKAN - Sayın Işık Gezmiş...
ELVAN IŞIK GEZMİŞ (Giresun) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
20 binden fazla diş hekimi, 9 binden fazla eczacı ve binlerce sağlık çalışanı açıklanacak Sağlık Bakanlığı atamalarını bekliyordu. Açıklanan yetersiz kadro sayıları büyük hayal kırıklığı yarattı. Plansızca fakülte açıyorsunuz, binlerce genç yıllarca süren zorlu bir eğitimin ardından mezun oluyor, işsizlikle karşı karşıya kalıyor. Hastalar diş tedavisi için aylarca sıra bekliyor, binlerce diş hekimi ise görev bekliyor. Hastanelerde klinik eczacılık hizmetinden ceza infaz kurumlarında ilaç takip sistemine kadar eczacıların bilgi ve birikimine ihtiyaç var. Sağlık Bakanlığına soruyoruz: Gençleri mezuniyetin ardından işsizliğe mahkûm etmek hangi istihdam politikasının sonucudur?
BAŞKAN - Şimdi, söz talep eden Grup Başkan Vekillerine söz vereceğim.
YENİ YOL Partisi Grubu adına Sayın Mehmet Emin Ekmen...
Buyurun Sayın Ekmen.
MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Sayın Başkan, sizi ve Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Bugün önceki Başbakanlarımızdan Sayın Bülent Ecevit'in vefatının 20'nci yıl dönümü. Sayın Ecevit, Türk siyasi tarihinde Çalışma Bakanı iken grev ve toplu sözleşme hakkının yasaya girmesi, Erbakan Hocayla birlikte Kıbrıs Barış Harekâtı'nı yönetmesi ve defalarca uğradığı yasaklara ve haksızlığa rağmen direngenlik göstererek partisini iktidar yaparak siyasi parti hayatını tamamlamasıyla anılacak. Geriye dönüp baktığımızda, birçok politik tartışma yapılabilir ama Sayın Bülent Ecevit hakkında bugün çokça ihtiyaç duyduğumuz iki kelime ifade edebiliriz: Bir, dürüsttü; iki, zenginleşmedi. Bunun, bütün siyasetçiler için önemli bir örnek olduğunu düşünüyoruz.
Kendisini ve Hanımefendi Rahşan Ecevit'i saygıyla anıyoruz.
Sayın Başkanım, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Fakültesinde çok ciddi sıkıntılar var; ödenekler çalışanlara aktarılmıyor veyahut da ödenek yetersizliği var. Taban ödemeler dahi düzenli olarak ödenmiyor. Fazla mesai ücretleri neredeyse hiç ödenmiyor. Personel yetersiz ve ağır iş yükü altında. Gece gündüz demeden, fedakârca hizmet sunan sağlık çalışanları maalesef görmezden geliniyor. Borcunun 2,2 milyar seviyesinde olduğu anlaşılıyor. Bu, neredeyse Fatma Betül Sayan Kaya'nın haksız kazancı kadar bir rakam tabii. Hastanenin mali yapısıyla ilgili sorunların şeffaf bir şekilde kamuoyuyla paylaşılması ve sağlık emekçilerinin mağduriyetlerinin giderilmesi noktasında, Hemşireler ve Tüm Sağlık Profesyonelleri Sendikasının yapmış olduğu çağrıyı biz de Meclisimiz aracılığıyla Maliye Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığına iletiyoruz.
Bir başka imdat çığlığı ise Manisa Soma'dan. İmbat Madencilik bugün faaliyetlerini durdurduğunu ilan etmiş. Aslında, bir yıldır işçi maaşlarının ödenmemesi, içerisindeki yönetim hataları, patronaj eksikliği nedeniyle yaşanan sıkıntılar sürekli olarak dile getiriliyor idi. Geriye dönük yirmi yıl boyunca birçok sıkıntılı konunun bir parçası ve maalesef, fon dolandırıcılığında olduğu gibi, TKİ ve MAPEG yöneticilerinin de bu madenle ilgili denetim vazifelerini hakkıyla yapmadığı düşünülüyor. İmbat Madenciliğe mutlaka Enerji Bakanlığı ve gerekirse TMSF aracılığıyla bir el atılarak oradaki çalışanların bu mevcut durumda mağdur edilmemesi gerekiyor.
Dün Sayın Çömez de bir vesileyle kısaca değindi, Tarım Bakanlığının ithalat politikaları hakkında bir örnek üzerinden birkaç cümle ifade etmek istiyorum. 2025 yılında tarım, gıda ve içecek ithalatı yüzde 25 artarak 22,8 milyar dolara yükselmiştir. Aynı dönemde ihracat aynı oranda artamadığından ihracat fazlamız da maalesef 9,45 milyar dolardan 4,91 milyar dolara gerilemiştir. Biz arpa, buğday, mısır, ayçiçeği, pamuk, soya tohumu ve yağlı tohumlar gibi birçok kalemi bugün ithal etmekteyiz ve en önemlisi, birçok kalemin ki geçen yıl burada söylediğimde hayretle karşılanmıştı, Mısır ve İran'dan küçük -yani bu avuç içinde- çiğ köftecilerde satılan göbek marul ithal ediyoruz. Tam Silifke çiftçisi çileğini hasat edecek Mısır'dan çilek ithal ediyoruz, tam Adana pamukçusu pamuğunu hasat edecek pamuk ithalatına izin veriyoruz ve bunlar bir avuç tüccarı zengin ederken zaten maliyet enflasyonu baskısı altında ezilen çiftçimizi iyice perişan ediyor. GAP'ın sulama yatırımlarına bu yıl ayrılan para 280 milyon. Hangi şantiyeyi 280 milyona açıp kapatacaklar bilmiyorum. Çukurova'daki üretim potansiyeli hakkıyla değerlendirilmiyor. Japonlar gelip Çukurova'dan nar kabuğu satın alırken biz hâlâ narenciyeyi bahçede işçilik maliyetleri nedeniyle hasat dahi edemiyoruz. Böyle bir tabloda ceviz örneğini vermek istiyorum.
Sayın Bakanım, AK PARTİ'li arkadaşların kürsüde sürekli övünerek anlattığı propaganda örneklerinden biri de ceviz ağacının ekim miktarının yıllar içerisinde artışıdır. Son beş yılı ben baz alıyorum, beş yıl içerisinde ceviz ağacı 13,9 milyondan 20 milyon adede çıkmış -meyve veren- yaklaşık yüzde 50'lir bir artış. Tarım Bakanlığımızı tebrik ediyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Bununla birlikte, rutin bir şekilde yeni ağaç dikimleri devam ediyor. Peki, bunu yapan bir Tarım Bakanlığının aynı dönemde ithalat politikası ne derseniz, burada çok büyük bir ayıpla karşı karşıyayız. Aynı beş yıl içerisinde ithalat politikaları hız kesmediği gibi yüzde 10 noktasında artış var, kabuksuz cevizde ise yaklaşık 2,5 kat artış var. Şimdi, Allah aşkına, çiftçiyi...
ÖMER FETHİ GÜRER (Niğde) - Yüzde 70 kendi kendine yeterliliği var, yüzde 70.
MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - 70 yeterliliği var.
Çiftçiyi teşvik ediyorsunuz, adam gidiyor, yatırım yapıyor, Türkiye'nin dört bir yanında ceviz bahçeleri neşvünema içerisinde hayat buluyor. Sayın Tahtasız burada, Çorum Oğuzlar Cevizi'ni özel aromasıyla ve endemik yönüyle de anmış olalım. Peki, bu ithalat politikaları ne demek? Çiftçi bu yıl cevizini ederinden satamıyor. Bitlis'teydim, Tatvan'daydım; 200 lira kabuklu ceviz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Bu, neredeyse maliyetinin bile karşılanmaması anlamına geliyor. Allah aşkına, eğer tüccarları zengin edecekseniz hiç olmazsa çiftçiye zarar ettirmeyin; faydanız yok, bari zararınız olmasın. Bu ithalat politikalarını tüccarı değil, çiftçiyi; büyük para kazananları değil, tüketiciyi merkeze alarak gözden geçirmek zorundayız ve bir kez daha ifade ediyoruz: Gıda enflasyonunun düşüşü ancak girdi maliyetlerinin düşüşüyle mümkündür; aksi takdirde, ithalat politikalarıyla gıda fiyatlarını dengeleyemezsiniz. Sizin yapmanız gereken çiftçiye kaynağında gübre yardımını; dikim zamanında, ekim zamanında mazot yardımını sağlamak, vereceğiniz destekleri peşin vermek. Ve üç yıldır söylüyoruz, dikkate alan yok, Sayın Leyla Şahin Usta, tarım işçiliğinin maliyeti ürün maliyetlerinin önüne geçti.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Son dakikayı veriyorum.
Buyurun.
MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Evet, 1 kilo zeytin toplama bedeli zeytin ücretinden fazla, 1 kilo kiraz toplama bedeli kiraz ücretinden fazla, ceviz 200 lira olduğu için onda fazla diyemiyorum, onda da çok ciddi bir şekilde maliyet bindiriliyor. Niçin...
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Yaş ceviz 120 lira.
MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - 120 lira yaş ceviz, 200 lira da Bitlis'te, kurusu da... 200 lira da esnafta ha, demek ki çiftçinin elinden 150 liraya çıkıyor ki biz.. Esnaf ziyaretinde iki üç yerde sordum, 200 lira dendi. Allah aşkına, bunlara gübre desteği, mazot desteği ve en önemlisi işçilik desteği verin ve daha da önemlisi ithalatçıyı zengin etmekten vazgeçin diyorum.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Fon meselesi var, bunu da inşallah Yeni Parti grup önerisinde detaylı olarak konuşacağız.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN - Sağlık nedeniyle mazeret belirten bir milletvekilimiz var.
Sayın Olan, buyurun.
HÜSEYİN OLAN (Bitlis) - Teşekkür ediyorum Başkan.
İktidar, bugünlerde emeklilere sadaka niyetine seyyanen zam yapmayı vaat edeceğine emeklilerin enflasyon farkı hakkını öncelikle teslim etsin. Emekliler TÜİK'in açıkladığı ve artık hiçbir inandırıcılığı kalmayan kâğıt üzerindeki enflasyon rakamlarına göre zam almaktadır. TÜİK'in Nisan 2022'den sonra enflasyon verilerini sansürlenmesi sonrası gerçek veriler açıklanmamıştır. Daha öncesi İTO ve TÜİK fiyat endeksleri arasındaki fark çok düşük bir oranındayken 2022 sonrasında bu fark birdenbire açılmıştır. TÜİK ve İTO enflasyon verileri arasındaki fark nedeniyle emekliler her ay aynı oranda eksik maaş almaktadırlar. Bugün 30 bin lira emekli maaşı alan bir emekli, aslında 43 bin lira almalıdır. İktidar, sadece son dört yılda milyonlarca emeklinin gasbedilen hakkını, emeklilerden aldığı toplam 3,2 trilyonu kendilerine derhâl ödemelidir.
BAŞKAN - İYİ Parti Grubu adına Sayın Turhan Çömez.
Buyurun Sayın Çömez.
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Saygıdeğer milletvekilleri, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Sayın Ekmen'e de hassaten teşekkür ediyorum ceviz konusunu gündeme getirdiği için. Ben de küçük bir katkı sağlayayım: Kabuklu ceviz ithalatı son beş yıl içerisinde 804 milyon dolar, kabuksuz ceviz ithalatı 272 milyon dolar yani bu güzel ülke son beş yılda ceviz ithalatına 1 milyar dolardan fazla para verdi. Dolayısıyla bu konuda yapılacak bütün çalışmalar son derece değerli, kıymetli. Ceviz üreticilerine destek olmamız gerekiyor.
Önce "Çürük elmalar." dediniz, sonra "Bunlar şeytana uydu." dediniz, "Nefislerine yenildiler." dediniz, "Yollarını şaşırdılar." dediniz, "İhanet ettiler." dediniz; nitekim Genel Başkan Yardımcınız çıktı dedi ki: "Bunlar Okçular Tepesi'ni terk eden sahabeler gibi ganimet peşinde koştular." Ya, Allah aşkına, devlet kültürünü, millet bilincini, millet anlayışını bu kadar ayaklar altına almaya ne hakkınız var sizin? Ne İslam tarihi biliyorsunuz ne Türk tarihi biliyorsunuz ne devlet kültüründen haberiniz var. Nihayet, çaresizlikten, açmazdan, aymazlıktan kalktınız bu kepazeliği, bu fon vurgununu İslam tarihinden Uhud Savaşı'na sarılarak izah etmeye kalkıyorsunuz. Neymiş efendim? "Bunlar, Okçular Tepesi'ni terk eden, ganimet peşinde koşan sahabeler gibi, onlar zelil oldu, bunlar da zelil olacak." Bu mudur Allah aşkına, koskoca iktidar partisinin yapacağı açıklama? Partinizin iktidara geldiği gün partinizin genel merkezinde yapılan açıklama bu. Bu, hem sahabeye büyük haksızlık hem de bu millete büyük haksızlık. Eğer gerçekten mücadele edecekseniz, üstüne gidecekseniz, gerekeni yapacaksanız, bırakın sahabelere sarılmayı, bırakın Uhud Savaşı'ndan medet ummayı, gerçeklerle yüzleşin ve gereğini yapın.
Bundan sonra her konuşmamda hem size hem Sayın Adalet Bakanına çağrıda bulunacağım. Sayın Bakan dedi ki: "Büyük bir organize şebeke var, büyük bir çete var, büyük bir yolsuzluk var tepeden tırnağa." Şimdi, kendisine bir kere daha sesleniyoruz: Nerededir bu şebeke? Nerededir bu örgüt? Bu örgütü bize açıklayın. Her gün soracağım bunu size. Nerede bu örgüt? Bu örgütün elebaşı kim? Bu örgütün arkasındaki siyasi irade kim? Bu örgüte alan açan gazeteciler, medya mensupları, bürokratlar kim? Hangi banka yöneticileri, hangi banka yetkilileri bunlara alan açtı? İletişim ve organizasyon ağı... Bunları tek tek sormaya devam edeceğiz. Öyle lafı söyleyip, organize şebeke varmış canım, ne yapalım diyerek bu işten kurtulamazsınız. Bu örgütü açıklayın, iki ay oldu. Nerede bu örgüt? Kimdir lideri?
Peki, hırsızlar? Hırsızları niye açıklamıyorsunuz? Neden hırsızlardan haberimiz yok? Milyarlarca lirasını bu ülkenin, bu milletin götürmüş olan bu hırsızlardan niye haberimiz yok? Kim bunlar Allah aşkına? Kimdir bunlar? Niye açıklamıyorsunuz? İktidarın 3 Genel Başkan Yardımcısı bu yüzsüzlerin, bu hırsızların, bu hainlerin mutlaka açıklanması gerektiğini söyledi. Sizin de mi gücünüz yetmiyor? Niye açıklanmıyor bu kepazeler, bu hırsızlar? Tek tek bunların isimlerini bilmek zorundayız ki tarih bunları kaydetsin kim olduğunu, arkasında kimlerin olduğunu tarih kaydetsin. Ha, sizin bir şeye gücünüz yetiyor, gazetecilere gücünüz yetiyor, alıp alıp götürüyorsunuz; ayağında kelepçe olanı götürüyorsunuz, evlerinden koparıp götürüyorsunuz, sabah baskınları yapıyorsunuz. Sizin fon soygununuzu, fon vurgununuzu ifşa eden, sorgulayan gazetecilere toplam elli altı yıl ceza istenmiş, elli altı yıl gazetecilere. Peki fonculara? Haberimiz yok. Nihayet, Fatma Betül Sayan Kaya bugün savcılığa doğru yola çıktı.
MEHMET TAHTASIZ (Çorum) - İfadeye çağırdılar.
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Aradan iki ay geçti, 2 milyar 170 milyonu cebine koydu. Her Allah'ın günü 2 milyon lira faiz aldı bu paradan. Şimdi salına salına, efendim, yanında danışmanlarıyla vesaireyle savcılığa gitti.
MEHMET TAHTASIZ (Çorum) - Savcı Sayan'ın bugünkü videosunu izlesin.
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Çok sayıda soru önergesi verdik, cevap yok. Çok önemli sorular sorduk, cevap yok ama ben sayın savcılara yardımcı olmak için, hâlâ devam eden soruşturmaya en azından katkı sağlamak için buradan soru yöneltiyorum, Gazi Meclisin çatısı altından. Ha, bu sorulara şimdi cevap vermeyebilir. Arkasına aldığı siyasi güçle, güç merkezleriyle oradan yine salına salına çıkabilir. Yani "Ümüğüne çöktük." falan diyorsunuz ama hiç de ümüğüne çökülmüş falan bir hâli yoktu Fatma Betül Sayan Kaya'nın ama tarih bunları yazacak. Not düşmek için, Meclis kayıtlarına girsin diye ve savcılığa, bu soruşturmayı yürütenlere yardımcı olsun diye sorularımı yöneltiyorum buradan, Meclis çatısının altından.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, devam edin.
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - 163 milyon lirayı nereden buldun, bu parayı nereden buldun? Asıl servetin nedir? Bütün zenginliğinin kaynağı nedir? 163 milyon lirayı bir çırpıda fona, borsaya yatıracak kadar imkânın varsa bunun arkasında demek ki 10, 20, 30, 40, 50 katı bir servetin var. Nedir servetinin kaynağı ve ne kadar bir servete sahipsin? Bunun vergisini verdin mi? Bu Meclisin çatısı altında yasal zorunluluk olan mal bildirimini yaptın mı, Bakanken mal bildirimini yaptın mı, bunları açıkladın mı? Bunları kalkıp milletin gözüne baka baka "İşte budur." diyebilecek cesaretin var mı? Asıl önemli soru: Sana bu 163 milyon lirayı yatırırken bu Özata'da en düşük seviyeden yatırım yaptırıp en yüksek seviyeden sattıran kim? Bir daha soruyorum: Kim? O zaman, başka bir soru daha geliyor: Ertan Aydın mı? Ertan Aydın mı yönetti senin fonlarını? Hani bir zamanlar "Türkiye Yüzyılı" diye naralar atan ve bu yüzyılın propagandasını yapan Ertan Aydın mı seni bunlara yönlendirdi?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, devam edin.
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Sen beş ayda 2 milyar 170 milyonun faizinin ne olduğunu biliyor musun? Götürdüğün paranın emeklinin 100 bin aylık maaşına denk geldiğini biliyor musun? Götürdüğün para bu.
Şimdi geliyorum başka sorulara: Hırsızlık yaptığın şirketin yöneticileri AKP'li, şirketin yöneticilerinin babaları aynı zamanda Bakan Yardımcısı; bunlardan haberin var mı? Organize mi götürdünüz, birlikte mi götürdünüz? Bu şirket aynı zamanda vergi vermemiş, vergi kaçırdığından haberin var mı? Savcı Sayan diyor ki -yine sizin partiliniz- "Bu, daha 2+1 evin kirasını ödeyemiyordu. Belediye başkanına yalvarıyordu, rica ediyordu 'Abi, ne olur, ev sahibine söyle de kiramı düşürsün.' Üç kuruş, beş kuruş cebinde parası yoktu." Bu doğru mu? Sayın Fatma Betül Sayan Kaya, doğru mu bu? Ev kirasını ödeyemiyordun, işte Savcı Sayan'ın ifadeleri burada.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, son dakikayı veriyorum.
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Biliyorum efendim, biliyorum. Teşekkür ederim.
Şimdi soruyorum: Ağabeyin adına Kadıköy'de Four Winds Parkta bu villalar, bu devasa, güzelim ve milyonlarca değerinde olan bu daireler senin mi, ağabeyinin adına mı aldın bunları? Yetmedi, Alkent 2000'de annenin adına bu inanılmaz villaları aldın mı? Hani 2+1'de oturamıyordun ya, bunları annenin adına aldın mı; bunların hepsini açıklayacaksın. Tekirdağ'da bu arsalar senin mi? Sayın Fatma Betül Sayan Kaya, Tekirdağ'da bu arsalar senin mi? 2+1 evde oturamıyordun, bunlar senin mi; bunların hepsini açıklayacaksın. Annenin adına “Hayat Var Gayrimenkul Yatırım"ı kurdun mu? Evet sana "Hayat Var" millete hayat yok, sana "Hayat Var" belli, şirketin adını da "Hayat Var" koymuşsun, bunlar senin mi? Bu gayrimenkulleri alıp bu şirketin üstüne yatırdın mı? Peki, Fatma Betül Sayan Kaya, Muğla'da otellerin var mı, otellere ortaklık yaptın mı? Daha sana diplomanla ilgili soracak çok soru var, günün ilerleyen saatlerinde, bu soruların cevabını alırsa sayın savcı, diğerlerini de soracağım.
Teşekkür ediyorum. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Çömez.
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Sayın Serkan Sarı.
Buyurun Sayın Sarı.
SERKAN SARI (Balıkesir) - Evet, teşekkür ediyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; İstanbul'da bugün meydana gelen Bahçelievler'deki göçük faciasında umut ederiz ki vatandaşlarımızın can kaybıyla karşılaşmayız. Bu anlamda bu kazadan etkilenen bütün vatandaşlarımıza geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Tabii, sürekli biz bir kaza, bir can kaybı riski veya bir can kaybıyla karşı karşıya kalıyoruz ama sorumlular hakkında yapılan iş ve işlemlerle ilgili de yeterli, sağlıklı bir sürecin işlemediğini de görüyoruz. Bu inşaat kazasında, bu göçükte sorumlu olan müteahhidinden sorumlu olan yetkilisine kadar gerekli incelemelerin nitelikli bir şekilde yapılıp yapılmadığının bundan sonraki süreçte de takipçisi olacağız. İhmal varsa göz ardı etmeden, ihmali yapanın kimden yana olduğu gibi bir ayrım yapılmaksızın herkese adil bir şekilde sorumlular hakkında yerinde ve nitelikli bir inceleme yapılması çağrısında bulunuyorum buradan ilgili ve yetkili arkadaşlarımıza.
Evet, bugün partimizin 3'üncü Genel Başkanı rahmetli Bülent Ecevit'in vefatının 20'nci yılını anıyoruz. Rahmet, minnet ve şükranla anıyorum. Bülent Ecevit siyaseti halkın yaşamını iyileştirme sorumluluğu olarak gören çok başarılı ve Türkiye siyasi tarihine adını yazdırmış çok kıymetli bir siyasi lider ve önderdir. Çalışma Bakanlığı döneminde, 1963'te, sendikalar, toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt düzenlemesinin hayata geçirilmesinde önemli sorumluluklar üstlenmiştir. Cumhuriyet Halk Partisinde halkçı ve demokratik sol siyasetin güçlenmesine öncülük etmiş "Ne ezen ne ezilen." diyerek halkın umudu olmayı başarmış bir siyasetçidir. Başbakanlığı döneminde, 1974'te Kıbrıs Barış Harekâtı'nda gösterdiği kararlılıkla Türkiye ve dünya tarihine bu mücadelenin ruhunu aşılamış bir siyasi liderden bahsediyoruz. 1999'da Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'nin Avrupa Birliği adaylığının kabul edilmesinde önemli mücadeleler vermiş ve bu katkısından dolayı da kendisine minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, halktan aldığı gücü halkın yararına kullanan bu siyaset mirasına sahip çıkmayı görev biliyoruz. Her yurttaşımızın emeğinin karşılığını aldığı, geleceğe güvenle baktığı, insanca ve hakça yaşadığı bir Türkiye için mücadelemizi sürdüreceğiz. Karaoğlan'ı sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz. Onun mirasına ve mücadelesine tüm kadrolarımızla sahip çıkacağımızdan da kimsenin şüphesi olmasın.
Evet, bir diğer konu, gündemimizin değişmez konusu, AKP'nin iktidarda olduğu sürece de bitmeyecek krizlerden bir tanesi fon krizi, fon soygunu, fon kayırmacılığının üzerine bir daha dikkat çekmek istiyorum. Tabii, burada bir taraftan da tutuklanan gazetecilere de bu konuyu bağlayacağım. Cumhurbaşkanı bugün, uçakta, seyahat esnasında çok şaşırmış, biz de çok şaşırdık onun şaşırmasına, bu kadar yakınındaki insanların bu işin içerisine nasıl girdiği konusunda büyük şaşkınlık yaşıyormuş. Sayın Cumhurbaşkanı buna niye şaşırıyor bilmiyorum, kurduğu düzen zaten bunun üzerine kurulmuş bir düzen, büyük bir şaşkınlık yaşamasına gerek yok. Görüyoruz ki zaten cerrah hassasiyetiyle çalışıyor "Sonu nereye varırsa varsın devam edeceğim." diyor ama yaptığı hiçbir şey yok. Sürekli bir şaşkınlık, sürekli bir üzüntü, sürekli bir kırgınlık yaşıyor. Neyin kırgınlığını yaşıyor? Onun da mı fonda parası var? O da mı fonda para batırdı? Ondan mı üzgün bu kadar? Bu sıkıntısı, üzüntüsü neden? İlgili arkadaşımıza, Grup Başkan Vekilimize soruyoruz.
Burada kamunun, devletin, iktidarın aklanmaya ve arınmaya ihtiyacı var. Bu 241 kişilik liste, bu ranttan pay alan isimler açıklanmadığı sürece siz burada ne anlatırsanız anlatın, ne kadar üzülürseniz üzülün AKP'nin siyaseti asla arınmayacak ve toplum nezdinde de beraat etmeyecek.
Bugün, işte, gündeme gelen Fatma Betül Sayan -cezaevine, herhâlde cezaevinde biter- savcılığa çağırıldı. Görünen o ki ifadesi alınacak, 1 kurban vermeye hazırsınız galiba, onu da verip vermeme kararını iki ayın sonunda aldınız. Yapılan para ortada, iade edilen paralar ortada; bu suç kabul edilmiş olmasına rağmen sizden olunca hiçbir şey olmuyor. İşsizlik Sigortası Fonu dolandırılıyor, Türkiye Sigorta Emeklilik Fonu dolandırılıyor, milletin, kamunun, vatandaşın paraları TMSF'ye devredilmiş bu kurumlar üzerinden dolandırılıyor "Kamunun bu işe bir dahli yok." diyorsunuz, "Vatandaş bu işten mağdur değil." diyorsunuz. Bu soygunun faturasını vatandaşa kesen AKP iktidarına sesleniyorum: Bu işten, ranttan faydalanan, bu soygunun parçası olan 241 kişilik liste yayınlanmadığı sürece AK PARTİ'nin aklanma şansı yoktur. O liste bu Mecliste okunacak, o listedeki her isimle ilgili hukuki işlem ne yapılmış gelip burada hesabını vereceksiniz ama bunun yerine, bu konuda haber yapanlarla ilgili hukuki işlem de bir dakika dahi gecikmiyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
SERKAN SARI (Balıkesir) - Bir sosyal medya paylaşımı...
BAŞKAN - Süre vereceğim size Sayın Başkan.
BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş'un resmî konuğu olarak ülkemizi ziyaret etmekte olan Hırvatistan Parlamentosu Başkanı Sayın Gordan Jandrokovic ve beraberindeki heyet, Meclis Başkanımız Sayın Numan Kurtulmuş'la birlikte şu anda Genel Kurulumuzu teşrif etmiş bulunuyorlar. Kendilerine Meclisimiz adına "Hoş geldiniz." diyoruz. (Alkışlar)
BAŞKAN - Buyurun, devam edin.
SERKAN SARI (Balıkesir) - Evet, yabancı ziyaretçiler önünde bu konuyu da çok ifade etmek ne kadar doğru olur bilmiyorum ama tabii ki bunun savunmasını da ilgili Grup Başkan Vekili yapacaktır. İsmail Saymaz ve Murat Ağırel'i paylaşımları için on dört yıllık gibi bir... Neymiş? Ticaret Bakanı Ömer Bolat'la ilgili bir yayın yapmış. Ya, hırsızlık yapanlar nerede? Gazeteciler mi suçlu bu ülkede? Baktığınızda Mustafa Balcı, Şaban Sevinç birine on yıl, birine on sekiz yıl, topluyorsunuz elli dokuz yıl, hemen tutuklandılar apar topar, niye? Kati bir adım atılmayan bir dava süreciyle ilgili basın haber yaptı diye. Ya, zaten biz başka yerden bilgi alamıyoruz, siz bu arkadaşları tutukluyorsunuz. Bürokrata soru önergesi sorarsın, yok. Bakana sorarsın bütçe görüşmelerinde, yok. İlgili bürokratlara soruyoruz, burada size soruyoruz Grup Başkan Vekillerine, milletvekillerine, alabildiğimiz bir cevap yok. Bu soygun ne oluyor, kim yapıyor, nasıl yapıyor? Bunu açıklayan yok ama bunu haberleştiren iyi kötü üç beş bilgiyi de bu basın mensupları sayesinde alıyorduk, artık onları da öğrenemeyeceğiz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, devam edin.
SERKAN SARI (Balıkesir) - Her şey gizli kapılar arkasında, sizin istediğiniz gibi olacak öyle mi? Olmayacak efendim, bunun hesabını bu Meclise de bu millete de vermek zorundasınız. Bu gazetecileri de bir an evvel çıkarıp yargının önünde adil bir şekilde yargılayın. Kendinize ne düşünüyorsanız sizden olmayanlar için de aynı hassasiyeti bekliyorum.
Evet, son olarak değinmek istediğim bir konu,bu kadar hırsızlıktan sonra yeni bir konu da elektrik fiyatlarındaki artış, yapılan zararlar. Yıllar önce dediler ki: "Elektrik firmalarını özelleştiriyoruz. Buradan çok zarar ediyoruz. Rekabet artacak, elektrik fiyatları düşecek, kamu zararı bitecek." Tabii ki bu da her zaman olduğu gibi doğruları yansıtmıyor. Orada da yeni bir düzen kuruldu, orada da yeni bir maliyet. Bunun faturasını önce millet, sonra da devlet ödüyor.
Bugün geldiğimizde elektrik fiyatları ucuzladı mı? Hayır. Aradan yıllar geçtikçe verilen destekler birer birer azaldı. 2023 yılında 5 bin kilovatlık...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, son dakikanızı veriyorum.
SERKAN SARI (Balıkesir) - Teşekkür ediyorum Başkanım.
2023'te 5 bin kilovatlık tüketime destek vardı, 2024'te 4 bin, 2026'da -bugün geldik 2027'de- 3 bin kilovata destek veriliyor.
Sonuç itibarıyla, kimden kısıyorsunuz efendim? Gariban vatandaşın elektrik faturalarından. Neyin maliyetini? Sizin bu özelleştirmenin, kamudaki kaynakları dışarıya aktarmanın maliyetini gene vatandaş ödüyor. Sadece bu yıl Elektrik Üretim AŞ 140 milyar lira zarar etti. 2023'te 75 milyar lira, 2024'te 213 milyar lira, 2025'te 236 milyar lira ve şu son üç yıl içinde -4'üncü yılına girdik- 668 milyar lira zarar var. Hani zarar etmiyorduk? Hani elektrik ucuzlayacaktı? Hani kamu zarardan kurtulacaktı? Yaptığınız her iş yalan dolan ve sonuçta zarar. Bu mantıkla bu ülkeyi yönettiğiniz sürece de bu ülkenin ne yazık ki ne vatandaşı ne milleti huzur bulur ne de refah bulur. AKP iktidarının yapmış olduğu bu özelleştirme anlayışının faturasını hep birlikte en ağır şekilde ödüyoruz. Bu gidişe de bir "Dur!" demenin zamanı geldi.
Teşekkür ediyorum efendim. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Sayın Filiz Kılıç.
Buyurun Sayın Kılıç.
FİLİZ KILIÇ (Nevşehir) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Kıymetli milletvekilleri ve ekranları başında bizleri takip eden yüce Türk milleti; bizler bu coğrafyada güçlü olmak durumundayız. Etrafımızda yaşanan gelişmeler, bölgemizdeki siyasi ve askerî hareketlilik bize bir gerçeği her geçen gün yeniden gösteriyor; Türkiye güçlü olmak zorundadır. Dış cepheyi de iç cepheyi de sağlam tutmalıdır, surda gedik açtırmamalıdır. Kendi ayakları üzerinde duran, kararlarını kendi veren, milletinin güvenliğini ve geleceğini koruyabilen lider ülke Türkiye hepimizin ortak meselesidir. Ancak "Güçlü Türkiye" derken yalnızca savunma sanayisinden, ekonomik büyüklükten, yapılan yatırımlardan veya uluslararası alandaki etkinliğimizden bahsetmiyoruz. Elbette bunların hepsi ülkemiz için çok büyük önem taşıyor. Fakat bizim için Türkiye'nin gücü aynı zamanda vatandaşımızın huzurudur, ailesinin geçimidir, gencimizin umududur, emeklimizin rahatıdır. Güçlü devlet ile müreffeh millet birbirinden ayrı düşemez, ayrı düşürülemez.
Bizim siyaset anlayışımızın merkezinde insan vardır, milletimiz vardır. Bizler önce ülkem ve milletim anlayışını pusula bilerek yürüyoruz. Tarihimizden ve devlet geleneğimizden gelen çok kıymetli bir sözümüz var: "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." Bu anlayış bugün de yolumuzu aydınlatan en önemli değerlerimizden biridir. Bugün vatandaşımızın beklentilerini biliyoruz. Emeklimizin, gencimizin, işçimizin, memurumuzun, esnafımızın, çiftçimizin çözülmesini beklediği pek çok meseleleri var. Her bir vatandaşımızın hayatında karşılığı olan bu meseleleri anlamak, çözüm yollarını geliştirmek ve şartları her geçen gün daha iyi hâle getirmek bu çatı altındaki herkesin ortak sorumluluğudur. Emeklimiz yıllarca çalışmış, üretmiş, bu ülkeye hizmet etmiş insanlarımızın emeklilik dönemlerini daha rahat geçirmelerini istiyoruz. Emekli maaşlarının vatandaşımızın ihtiyaçları dikkate alınarak geliştirilmesi, emeklimizin yalnızca temel ihtiyaçlarını değil, sosyal hayatını da sürdürebilmesine imkân sağlanması gerektiğine inanıyoruz. Emeklilerimiz mevcut aylıklarıyla ay sonunu getirmekte dahi zorlanıyorlar. Ayrıca prim-maaş dengesi göz önüne alınarak aylıklar arasındaki eşitsizlikleri giderecek düzenlemeler kademeli bir şekilde hayata geçirilmeli, güncelleme katsayısı ve aylık bağlama oranları yeniden değerlendirilmelidir. İnsanımız yıllarca verdiği emeğin karşılığında huzurlu bir hayat yaşamak istiyor. Bu beklenti son derece haklı ve anlaşılabilirdir.
Gençlerimiz de aynı şekilde bizim en büyük değerimiz. Sürekli değiniyoruz; gençlerden beklentimizi, geleceğe yönelik umutlarımızı dillendiriyoruz: KYK bursları ve öğrenim destekleri gençlerimizin eğitimine, kişisel gelişimine ve sosyal hayatına katkı sağlayacak imkânları sunmalıdır. Gençlerimiz yalnızca derslerine odaklanabilmeli, kendilerini geliştirebilmeli ve yarınlara daha güçlü hazırlanabilmelidir. Onların hayallerini daha güçlü gerçekleştirecekleri öncü bir Türkiye'yi hep birlikte oluşturmalıyız.
Esnafımız işlerinin bereketli olmasını, çiftçimiz ürettiğinin karşılığını almayı, sanayicimiz ve girişimcimiz daha fazla üretim, istihdam oluşturmayı bekliyor. Her birinin beklentisi birbirinden farklı olsa da hepimizin ortak hedefi daha güçlü, daha müreffeh bir Türkiye. Savunma sanayisinde, ulaşımda, teknolojide, enerjide ve uluslararası ilişkilerde ortaya konulan çalışmalar ülkemizin gücüne güç katıyor. Bunların daha ileriye taşınması hepimizin ortak arzusudur. Yapılacak daha çok işimizin olduğunu da biliyoruz. Türkiye'nin büyümesi kadar bu büyümenin vatandaşımızın hayatına yansıması, elde edilen imkânların toplumun bütün kesimlerine ulaştırılması da çok önemli. Bir taraftan ülkemizin büyük hedefleri için çalışırken diğer taraftan vatandaşımızın günlük hayatında karşılaştığı meseleleri de gündemimizde tutuyoruz. Milliyetçi Hareket Partisi olarak bizim duruşumuz nettir, bellidir. Biz milletimizin içinden gelen, milletimizin değerleriyle yoğrulmuş bir siyasi hareketiz. Aziz Türk milletinin sesine kulak vermek, beklentilerini dile getirmek ve çözüm için gayret göstermek bizim siyasi sorumluluğumuzdur. Doğusuyla, batısıyla, kuzeyiyle, güneyiyle yedisinden yetmişine kadar bu ülkenin her bir ferdini aynı samimiyetle kucaklıyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
FİLİZ KILIÇ (Nevşehir) - Dün nasıl etle tırnak gibi birbirimize bağlıysak bugün de öyle olmak zorundayız. Emeklimizin meselesi hepimizin meselesi, gencimizin geleceği hepimizin geleceği, işçimizin alın teri hepimizin değeridir. Birbirimizi anlamadan, birbirimizin derdini paylaşmadan büyük hedeflere ulaşamayız. Ülkemizin ihtiyacı olan şey de tam olarak budur: Birlikte düşünmek, birlikte çalışmak ve birlikte başarmak. Milliyetçi Hareket Partisi olarak ülkemizin bekası, millî birliğimiz, ekonomik kalkınmamız ve toplumsal refahımız için üzerimize düşen sorumluluğun bilincindeyiz. Türkiye'nin daha güçlü bir devlet, Türk milletinin daha müreffeh bir toplum olması için canla başla çalışıyoruz. Mesele elde edilen kazanımları koruyarak daha iyisini yapabilmek, milletimizin beklentilerini karşılayarak yolumuza devam edebilmektir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
FİLİZ KILIÇ (Nevşehir) - Birbirimize güvendiğimiz, ortak değerlerimiz etrafında kenetlendiğimiz, aynı ülkenin geleceği için omuz omuza verdiğimiz sürece aşamayacağımız hiçbir mesele yoktur. Bizim önümüzde büyük hedefler var. Bu hedefleri başarabilecek gücümüz de imkânımız da var. Yeter ki birbirimize inanmayı ve aynı hedef doğrultusunda çalışmayı sürdürelim. Bizim meselemiz ayrışmak değil, birleşmek; günü kurtarmak değil, geleceği inşa etmektir. Türkiye hepimizin, sevinci de derdi de geleceği de hepimizin. Cumhur İttifakı'nın kararlı duruşu, Milliyetçi Hareket Partisinin ülküleri ve aziz milletimizin birlik ve beraberliğiyle daha güçlü, daha müreffeh bir Türkiye'yi hep birlikte inşa edeceğiz inşallah. Çünkü biz inanıyoruz ki birlikte güçlüyüz, birlikte Türkiye'yiz diyor, Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum.
BAŞKAN - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına Sayın Sezai Temelli.
Buyurun Sayın Temelli.
SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Değerli milletvekilleri, bugün Mecliste cezaevi konusu yine konuşulacak. Cezaevlerindeki sorunlar bir türlü bitmek bilmiyor ve cezaevlerindeki sorunların en başında da tabii ki oradaki mahpusların sağlık sorunu geliyor. Sağlık sorunu ciddi bir sorun çünkü mahpusların çok büyük bir kısmı sağlığa erişim hakkından yoksun. Ya sevkleri yapılmıyor ya Jandarmadan dolayı hastaneye ulaşmaları mümkün olmuyor ya da Adli Tıp Kurumu, Adli Tıp Kurumu gibi çalışmıyor. Bunların hepsini çok iyi biliyoruz.
Son bir örnekten bahsetmek istiyorum, Evin Zapsu. Evin Zapsu, Kayseri Bünyan Kapalı Cezaevinde on yıldır yatmakta ve çok ciddi bir sağlık sorunu var. Kanser teşhisi konmuş durumda ve biyopsisinin sonuçlarının gelmesi için bile öyle bir uzun süre veriliyor ki tedavi böylece ihmal ediliyor. Bir an önce tedavinin başlaması gerekiyor fakat maalesef, bu ihmallerden dolayı hayati bir risk taşıyor. Bunun gibi yüzlerce hasta mahpus var ve bu hasta mahpusların sağlığa erişim hakkı âdeta kasıtlı olarak engellenmektedir. İnsan Hakları Derneğinin 2025 raporunda 1.500'e yakın hasta mahpustan bahsediliyor ve bunun neredeyse 350'si ağır vaka durumunda. Bu insanların bir an önce sağlığa erişim hakkının sağlanması için tahliyeleri gerekirken bırakın tahliye etmeyi, tek başlarına bile kalamayacakları durumda ısrar ediliyor ve âdeta ölüme terk ediliyor. Dolayısıyla cezaevlerinin sorunları çok büyük, kalabalıklaşmasından tutun da hijyen koşullarına kadar saymakla bitmeyecek sorunlar var; kötü muamele var, işkence var ama sağlık sorunu da hepsini aşacak bir boyuta ulaşmış durumda.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biliyorsunuz, bu ülkede her gün ortalama 6 işçi, işçi cinayetlerinde hayatını kaybediyor, burada defalarca bunu dile getirdik. Geçen hafta, İliç'te evladını yitiren ailenin ziyaretinden bahsettik. Dün de Dilovası'ndaki kozmetik firmasında çıkan yangın nedeniyle hayatını kaybedenlerin davası görülüyordu; biliyorsunuz, orada 7 işçi katledildi, onların 3'ü de işçileştirilmiş çocuktu. Fakat davanın seyrine bakıyoruz, dava âdeta bir adalet arayışı peşinde değil, olayın üstünü örtme peşinde. Ailelerden dava kaçırılmaya çalışılıyor, diğer taraftan ailelere para teklif ediliyor davadan vazgeçilmesi için, bu dava bir yanıyla kapatılmaya çalışılıyor. Bu davalar bu şekilde kapatıldığı sürece şunu çok iyi bilelim ki bu işçi cinayetleri devam eder. Bu işçi cinayetlerini önlemenin yolu, gerçekten yargıyı adaletli bir şekilde çalıştırmaktan geçiyor, bu tür müdahalelerden korumaktan geçiyor. Oysa bugüne kadar ortaya çıkan örnekler tam tersine âdeta işçilerin bu maruz kaldıkları cinayetlerin üstünü örtmeye yönelik. Tabii, mesele emek olunca, işçi olunca bu ülkenin bir işçi cehennemi olduğunu çok iyi biliyoruz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün öyle vakalar yaşıyoruz ki gerçekten dünyanın hiçbir yerinde kolay kolay karşılaşmayacağımız vakalar. Bakın, mesela A101 çalışanlarından mektup geldi, A101 çalışanları "Herhangi bir molamız yok, aralıksız çalışıyoruz. O kadar ciddi bir emek sömürüsü var ki bunu anlatmak mümkün değil." diyor ve hepsi hızlı bir şekilde sağlıklarını kaybediyorlar. Şimdi, diğer bir mektup da Kalyon PV'den geldi. Kalyon PV işçileri diyor ki: "Bize çip taktılar." Düşünebiliyor musunuz, çip takmışlar işçilere! Hani evde insanlara ceza veriyorlar ya, yargılama devam ederken ev hapsi diye, hani çip takıyorlar, aynı şeyi kalkmışlar, işçilere takmışlar ve demişler ki: "Herhangi bir afet durumunda size ulaşalım diye." Sanki her gün afet oluyor o fabrikada. Hayır, dert o değil, dert: "Acaba siz ne kadar süre yemekte kaldınız?" ya da "Neredesiniz? Nerede değilsiniz?" Akıllarınca bir performans ölçüsü adına çiple işçileri kontrol ediyorlar. Ya, orası toplama kampı mı, işçilerin hakları yok mu? O emekçilerin haklarına hiç mi saygınız yok sizin? Çip takmak nedir? Dolayısıyla bu zihniyeti getiren anlayış, bu iktidardır. Bu iktidar sürekli sermayenin sırtını sıvazlaya sıvazlaya bu ülkeyi bir emek cehennemine çevirdi. İşçiler âdeta katlanılması zor sömürü koşullarında çalışmak zorunda kalıyorlar.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, devam edin.
SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Bu kabul edilemez. Fakat neden iktidarın bu zihniyeti önemli? Bakın, Mecliste Bütçe Komisyonunda görüşülüyor. O Komisyona gelen teklifler, öneriler, bütçeye filan baktığımızda, bu zihniyet kendini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Birkaç gündür sürekli kamuda bir reform yapılacağı söyleniyor, emekli maaşlarında bir reform yapılacağı söyleniyor. Bütün bu reformların nereye çıkacağını biz çok iyi biliyoruz. Dolayısıyla, bu iktidarın geride bıraktığı çeyrek yüzyıl boyunca "reform" dediği her şey emekçilerin aleyhine gelişti, "reform" dedikleri her şey kamu emekçilerinin aleyhine gelişti, kamusal hizmetleri çökertecek bir yerden geldi. Şimdi de yine kamu emekçileri üzerinden "reform" dedikleri, emekliler üzerinden "reform" dedikleri şey nedir biliyor musunuz? Yoksullukta eşitliği sağlamak.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, devam edin.
SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Yani refahı yükseltecek, insanca yaşam ücretlerine ulaştıracak bir reformdan bahsedilmiyor; âdeta tüm çalışanları yoksullukta eşitleyecek yeni yeni metotlar karşımıza gelecek. Anayasa Mahkemesinin bu konuda önleyici kararları olmasına rağmen hâlâ bunda ısrar edilmesi aslında bir anlayışı bize çok net gösteriyor. Bakın, anlayışın izini sürmek için Hazine ve Maliye Bakanını dinlemeye devam edebilirsiniz. Bugün Meclisteydi, yine hepimizi dehşete düşüren bir açıklama yaptı. Âdeta bu ülkenin Hazine ve Maliye Bakanı değil, başka bir yerde yaşıyor, farkında değil olup bitenin, üç yıl önce söylediklerini aynen tekrar ediyor. Üç yıl içinde başında olduğu Hazine ve Maliye Bakanlığını yönetmesine rağmen ülkenin ekonomisi çökmüş, dibe vurmuş, Hazine ve Maliye Bakanı gelmiş aynı şeyleri söylüyor, inanamazsınız, diyor ki: "Dezenflasyon politikamız büyümeyle uyumlu bir şekilde devam ediyor."
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, devam edin.
Son dakika yalnız.
SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Şimdi, büyüme rakamları ortada, ülke ekonomisi büyümüyor; enflasyon ortada, sürekli yüksek. "Enflasyonla mücadele programımız başarılı olmuştur. Dünya ülkeleriyle kıyasladığımızda çok başarılı olduk." diyor; geldiğinde enflasyonda dünyada 5'inci sıradaydık, şimdi dünyada 2'nci sıraya yükselmişiz, o bunu başarı sanıyor. Dünyada yüksek 2 enflasyondan 1'i Türkiye ve Türkiye'nin optimal büyüme rakamı yüzde 6'larda olması gerekirken yüzde 3'e düşürmüş; "Büyüme ile enflasyon programımız başarılı." diyor, bunu anlatıyor ve bunu anlattığı bütçe nasıl bir bütçe, biliyor musunuz? Bütçedeki vergi harcaması sosyal harcamalardan fazla; bütçedeki vergi harcaması eğitime ayrılan yeni artıştan, sağlığa ayrılan yeni artıştan fazla. Bunu kendisine sorduğumuzda şunu söylüyor...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sekizinci dakikayı verdim.
SEZAİ TEMELLİ (Muş) - "Son." demediniz ama.
BAŞKAN - Dedim ama ya, siz şey yapmadınız.
SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Demediniz.
BAŞKAN - Dedim, dedim, son dakika...
SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Deseniz ayarlarım ben.
BAŞKAN - Şahit; dedim mi, demedim mi?
FİLİZ KILIÇ (Nevşehir) - Biz şahidiz, dedi.
SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Bu kadar şahitle peki. Ben duymamışım Başkanım.
BAŞKAN - Yeni Parti Grubu adına Sayın Murat Emir.
Buyurun Sayın Emir.
MURAT EMİR (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün merhum Bülent Ecevit'in 20'nci ölüm yıl dönümü. Bülent Ecevit 60'lı yıllarda Türkiye'yi işçi haklarıyla tanıştıran, 70'li yıllarda Kıbrıs Barış Harekâtı'nı yapan iktidarın Başbakanı ve dürüstlüğüyle, çalışkanlığıyla ve nezaketiyle Türk siyasi tarihinde çok önemli bir yer tutan önemli bir siyasetçiydi, kendisini minnetle ve rahmetle anıyoruz. Tabii, Bülent Ecevit deyince, özellikle hem Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında hem Afyon haşhaş ekimi sırasında hem de Kuzey Irak'ın Amerika tarafından işgali projeleri sırasında gösterdiği direnç ve antiemperyalist duruşu da mutlaka vurgulamak gerekir. İşte, bugün, buraya bu Meclise "Yemen'e asker gönderelim, Amerika'nın gözüne girelim. İsrail'in politikalarını devam ettirelim, kolaylaştıralım." diyenlere, dönüp Bülent Ecevit'in Amerika'ya ve emperyalistlere karşı o kritik dönemeçlerde nasıl dimdik durduğuna bakmalarını tavsiye ederiz.
Değerli arkadaşlar, önümüzdeki hafta iki hafta sürecek olan COP31 yani Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Zirvesi gerçekleştirilecek. Bu toplantının, bu önemli diplomatik toplantının Türkiye'de yapılıyor olması son derece önemli, son derece önemli fırsatlar sunuyor ama aynı zamanda sorumluluklar da sunan bir gelişme. Dünyada ve Türkiye'de giderek iklimin bozulduğunu, küresel ısınmanın arttığını, küresel ısınmayı 1,5 derecede tutma hedefinden giderek uzaklaşıldığını ve özellikle de aşırı sıcaklıklar dolayısıyla ormanları kaybettiğimizi, su kaynaklarını kaybettiğimizi görmemiz gerekiyor. Bu nedenle, Türkiye'de yapılacak bu toplantı sırasında iklim diplomasisinin verdiği olanaklarla özellikle bu alanlarda önemli gelişmelerin ve somut adımların atılmasına öncülük yapılmasını bekliyoruz. Özellikle Glasgow'da 2021 yılında Türkiye'nin de taahhüt ettiği ormansızlaşmaya ve orman arazilerinin kaybedilmesine 2030'a kadar son verilmesi, bitirilmesi hedefine mutlaka ulaşmamız gerekiyor ve bu sözün Antalya'da tutulduğunun veya tutulacağının işaretlerinin açık bir biçimde muhataplarımıza ifade edilmesi gerekiyor.
İklim deyince, küresel ısınma deyince su kaynaklarının, ormanların, biyolojik çeşitliliğin, yer üstü ve yer altı zenginliğinin kaybedilmemesi deyince elbette ki herkes olumlu bakıyor ama artık konuşmak, konuştuktan sonra adım atmak, adımları takip etmek ve bunların takipçisi olmak elbette ki her birimizin görevidir. Özellikle bu COP31 Zirvesi'nin madenler yoluyla ormanlarımızı katleden şirketlerin kendilerini yeşil aklamaya tabii tutacakları, orayı bir fuara çevirecekleri, bir gösteri alanına dönüşmemesi, gerçekten tarafların orada konuşması, görüşlerini ifade etmesi ve tartışmaların o taraflar üzerinden yürümesi beklenmelidir ama üzülerek ifade etmeliyiz ki bugüne kadar COP31 Zirvesi'nin, toplantılarının planlanmasında maalesef olması gereken katılımcılık, şeffaflık, kapsayıcılık yeteri kadar yerine getirilememiştir. Özellikle iklim aktivistleri, sivil toplum, bu mücadelenin paydaşları bilerek bu tartışmaların ve toplantıların dışında tutulmaktadır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, devam edin.
MURAT EMİR (Ankara) - Biz Yeni Parti olarak milletvekillerimizle, heyetlerimizle, komisyonlarımızla, yerel yöneticilerimizle Antalya'da olacağız ve özellikle iklim sorunlarını, küresel ısınmayı, su kaynaklarını nasıl koruyacağımızı, ormanlarımızı nasıl koruyacağımızı, biyolojik çeşitliliğimizi nasıl koruyacağımızı, adil geçişi, bizim taahhüt ettiğimiz elektrifikasyonu, elektrifikasyonda ihtiyaç duyulan elektriğin mutlaka yenilenebilir enerji kaynaklarıyla sağlanması gerektiğini vurgulayan pozisyonumuzu açıklıkla ifade edeceğiz, aktif katkı vereceğiz. Umuyoruz ki Antalya'da konuşulacaklar yaşama geçirilir ve biz de bunların yaşama geçirilmesi konusunda takipçisi olacağız.
Fon krizini konuşuyoruz. Fatma Betül Sayan Kaya'nın nihayet 2'nci kez, olması gerektiği gibi, savcının karşısına geçmesini önemsiyoruz ama savcının orada etkili bir soruşturmanın gerektirdiği soruları sorması gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
MURAT EMİR (Ankara) - Fatma Betül Sayan Kaya o 163 milyonu nasıl kazanmıştır? Nereden kazanmıştır? O hisseyi alırken tam zamanında girmiş, dört ayda o hisse 8 kattan fazla artmış, 163 milyon lirayı 2,2 milyar lira yaparken en doğru zamanda almış, en doğru zamanda satmışsa HTS kayıtlarına, iletişim bilgilerine, cep telefonuna, kişisel bilgisayarına ve iletişim hâlinde oldukları piyasa aktörlerine mutlaka uzanmalıdır. Eğer bunlar yapılmayacaksa göstermelik bir toplumla ilişkiler, PR olarak değerlendirilmelidir ve bu soruşturmanın üstünü örtmek için yapılan göstermelik çabalar olarak okunacaktır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, son dakikayı veriyorum Sayın Emir.
MURAT EMİR (Ankara) - Bugüne kadar etkili bir soruşturma yapılmadığı gibi, herkesin kabul ettiği, herkesin itiraf ettiği, artık "Örgütlü olmaksızın bunca büyük bir soygun yapılamaz." dediği bir yerde bu örgütün siyasi ayağının, örgütün başkanının, örgütün kurucusunun ve siyasi temsilcilerinin mutlaka yargı önünde hesap vermesi gerekir. Bu suç örgütünün, bu soygunun faillerini ortaya koyan, resimlerini paylaşan, televizyon programında var olan bilgileri konuşan, bunu gündeme taşıyan gazetecileri on yılla, on dört yılla, on sekiz yılla yargılayan ve bu şekilde susturabileceğini, susturunca da bu krizi görünmez kılabileceğini sanan bir siyasi iktidar var. Bu krizi ancak üstüne etkili bir şekilde giderek, soyguncuların yakasına yapışarak ve çaldıkları, kaçırdıkları paraları geri getirerek ve hak sahiplerine dağıtarak çözebilirsiniz.
BAŞKAN - Teşekkür ederim.
MURAT EMİR (Ankara) - Ben teşekkür ederim.
BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Sayın Leyla Şahin Usta.
Buyurun Sayın Usta.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Ben de sizleri, sayın milletvekillerini ve Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Dünya Şehircilik Günü bugün, şehirlerimizin geleceğine ilişkin sorumluluklarımızı hatırlatan önemli bir gündür. Şehircilik yalnızca konut üretmekten, yollar ve binalar inşa etmekten ibaret değildir; insan odaklı, güvenli, erişilebilir, çevreyle uyumlu ve afetlere karşı dirençli şehirler kurmak esastır. Türkiye'nin deprem gerçeği şehirlerimizi daha sağlam ve güvenli hâle getirme sorumluluğumuzu her geçen gün daha da önemli kılmaktadır. Kentsel dönüşüm, bu bakımdan ertelenebilecek bir mesele değildir, her dönüşüm projesi vatandaşımızın can güvenliğini ve geleceğini koruma iradesinin bir parçasıdır. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde şehirlerimizin yeniden imarı, konut ihtiyacının karşılanması ve afetlere karşı dirençli yaşam alanlarının oluşturulması için önemli çalışmalar yürütülmektedir. Özellikle deprem bölgelerinde ortaya konulan yeniden inşa ve ihya çalışmaları devletimizin güçlü kapasitesinin ve milletine karşı sorumluluğunun somut göstergesidir. Şehirlerimizi planlarken çevreyi, doğal kaynakları ve gelecek nesillerin ihtiyaçlarını da gözetmek zorundayız.
Değerli milletvekilleri, bu noktada COP31'in Türkiye'de düzenlenecek olması da ayrı bir önem taşımaktadır. 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya'da gerçekleştirilecek COP31 ülkemizin iklim değişikliğiyle mücadelede uluslararası iş birliğine katkı sunması açısından önemli bir fırsattır. İklim değişikliği artık yalnızca çevre politikalarının konusu değildir; su kaynaklarından tarıma, gıda güvenliğinden enerjiye, şehirlerin geleceğinden insan sağlığına kadar hayatın her alanını etkilemektedir. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın, Türkiye'yi uluslararası platformlarda güçlü bir irade ortaya koyan, küresel sorunların çözümünde sorumluluk üstlenen bir ülke hâline getirmesiyle COP31'in bugün Türkiye'de, Antalya'da yapılacak olması çok kıymetlidir ve değerlidir. COP31'e ev sahipliğimiz de bu yaklaşımın önemli bir yansımasıdır; Türkiye'nin diplomatik birikimini, çevre politikalarındaki tecrübesini ve çözüm üretme kapasitesini uluslararası toplumla paylaşması için önemli bir zemin oluşturacaktır. İklim değişikliğiyle mücadelede gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçları, finansmana erişim, teknoloji paylaşımı ve adil sorumluluk ilkesi de mutlaka gözetilmelidir çünkü iklim adaleti ülkelerin imkânlarını ve tarihsel sorumluluklarını dikkate alan hakkaniyetli bir yaklaşımı da gerektirir. Çocuklarımızın geleceğini korumak, şehirlerimizi güvenli hâle getirmek ve doğal kaynaklarımızı gelecek nesillere aktarmak aynı büyük sorumluluğun da parçalarıdır. Bu hedef doğrultusunda çalışmaya, üretmeye ve milletimize hizmet etmeye de devam edeceğiz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; enerji fiyatlarıyla ilgili bir düzenleme konusunda bir bilgilendirmeye ihtiyaç olduğunu hissediyorum. Daha öncesinde gerçekleştirilen bir Kurul toplantısında alınan kararla, 2027 yılı için yıllık kilovatsaat tüketimle ilgili bir düzenleme yapıldı. Bu limit daha öncesinde 2025 yılı için 5 bin kilovatsaat, 2026 yılı için 4 bin kilovatsaat olarak belirlenmiş iken 2027 yılı için yıllık tüketim 3 bin kilovatsaat olarak belirlendi. Fatura bedeli olarak da aylık ortalama da yaklaşık 820 TL ve üzeri olarak belirlenmiştir ve bu söz konusu limit 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren de geçerli olacaktır. Güncel verilere göre mesken abonelerinin sayısı yaklaşık 44,2 milyondur. Bu düzenleme sonrası tüketimi yüksek olan yaklaşık 6,5 milyon mesken abonesi yani tüm mesken abonelerinin yaklaşık 14,7'si yüksek tüketimli tüketici grubunda yer alacaktır yani sanıldığı gibi ulusal tarifede tüm tüketicilerimizi etkileyecek herhangi bir değişikliğe gidilmemektedir. Sadece mesken abonelerimizin yaklaşık 14,7'sini etkileyecek yüksek tüketimli tüketici grubunu hedef almış bir düzenlemeden bahsediyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, devam edin.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Ülkemizin enerji kaynaklarını verimli kullanmak ve bu konuda daha duyarlı olarak herkesin enerjimize sahip çıkması, enerji tüketimi noktasında daha bilinçli davranması için düzenlemeyle ilgili alınan kararların geleceğimize ve enerji politikalarımıza uygun olarak alındığını bildirmek isterim. Bu vesileyle elektrik ve doğal gaz üretimimizle ilgili bilgilerin doğru ve hiçbirinin de yalan olmadığını çok açık ve net söylemek isterim. Bu ülkenin ürettiklerini değersizleştirmeyi, itibarsızlaştırmayı -muhalefet bile olsanız- hiç doğru bulmuyorum ve yakıştırmıyorum.
Gabar'ın tepelerinden, dağlarından açık denizlerimize kadar her yerde, gemilerimizde görev yapan işçilerimizden mühendislerimize kadar herkesi tebrik ediyorum ve emekleri için teşekkür ediyorum. Başta, Enerji Bakanımız Sayın Alparslan Bayraktar olmak üzere tüm ekibine ve zor şartlarda ülkemizin üretimi için görev yapan tüm çalışanlarımıza kolaylıklar diliyorum.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Daha da fazla üretmeye, ülkemiz için enerjimizi daha da arttırmaya ve daha güçlü bir enerji politikasıyla yolumuza devam etmeye kararlı olduğumuzu bildirmek isterim.
Bugün, fon meselesiyle ilgili, fon vurgunuyla ilgili yine aynı konuşmaları duyuyoruz ve izliyoruz. Bu konuyla ilgili, çok açık ve net bizim de görüşümüz, bu vurgunla ilgili yargımız bir an önce üzerine düşen görevi yaparak iddianamesini hazırlamalı. Kim varsa; suçlu, suç işleyen, bu işe katılmış olan, hepsiyle ilgili gereğinin yapılması ve tüm soruların cevaplarının en kısa sürede tüm kamuoyuyla paylaşılmasıdır. Bu konuda sonuna kadar aynı tavırla ve netlikle yargımızın vereceği kararları tamamıyla beklemek ve arkasında durarak açıklamaları takip etmek üzere biz de büyük bir merak ve ilgiyle konuyu takip edeceğiz ve yakından, herkesle birlikte biz de sonucun çıkması için ilgiyle, merakla takip edeceğiz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, son dakikayı veriyorum.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Ankara'mız için önemli bir gelişmeden bahsetmek istiyorum. Ulus'un güvenliğinin sağlanması ve turizm potansiyelinin arttırılmasına yönelik çalışmalar başlatıldı. İçişleri Bakanlığımız tarafından yürütülen bu çalışmalarla Ankara'da tarihî ve kültürel mirasın korunmasına yönelik güzel ve anlamlı bir çalışma yürütülüyor. Özellikle Ulus Çankırı Caddesi ve İsmetpaşa Mahallesi'ni kapsayan dönüşüm bölgesinde mevzuata aykırı faaliyet gösteren, tarihî kimliğe zarar veren tüm yapıların yıkım işlemlerine başlanmış olması Ankara'mız için özel bir anlam ifade etmektedir. Tarihî ve kültürel mirasımızın korunmasına yönelik bu kıymetli çalışmanın Ankara'mıza da hayırlı olmasını diliyorum ve kolaylıklar diliyorum.
Sayın Başkan, dün de...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Bitti mi süre?
BAŞKAN - Bitti.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Peki, teşekkür ederim.
BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Usta.
MURAT EMİR (Ankara) - Sayın Başkanım, çok kısa bir söz talebim vardı ama pek kısa.
BAŞKAN - Buyurun.
MURAT EMİR (Ankara) - Sayın Usta, Ulus'un tarihî dokusuna yakışır ve onun gerektirdiği ölçüde yıkımların başladığını ifade etti; elbette ki önemli. Ben de buradan ifade etmek isterim ki: Tarihî Ulus Projesi Belediye Başkanımız Sayın Mansur Yavaş tarafından beş yılı aşkın süredir yürütülmektedir ve çok büyük bir başarıyla Ulus, tarihî köklerine yakışacak şekilde dönüşüme tabi tutulmuştur. Buradan, Belediye Başkanımız Sayın Mansur Yavaş'a da teşekkürlerimizi gönderiyoruz.
BAŞKAN - Sayın Çömez, buyurun.
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Saygıdeğer milletvekilleri, ben de diğer Grup Başkan Vekili arkadaşlarım gibi rahmetli Ecevit'in ahirete irtihal edişinin 20'nci yılı münasebetiyle kendisini rahmetle, minnetle, şükranla yâd ediyorum. Millî bir siyasetçiydi, dürüst bir siyasetçiydi, karakter sahibiydi. Herkes her şekilde kendisini eleştirebilir, her yorumu yapabilir ama dürüstlüğüne ve millî karakterine kimsenin edeceği bir söz yoktur, bundan eminim.
Bir tarihî anekdotu izninizle paylaşacağım. Genç bir milletvekili olarak Parlamentoya ilk girdiğimde ziyaret ettiğim ilk insanlardan biriydi rahmetli Ecevit ve kendisine şu soruyu yönelttim: Neden erken seçim ve neden siz iktidardan gitmek durumunda kaldınız? Tarihî bir söz söyledi bana: "Amerika çok ısrar etti." dedi. "Amerika bana Büyük Orta Doğu Projesi'nde taraf olmamı istedi, onların yanı başında olmamı istedi..."
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Bitireceğim efendim, bir cümle...
BAŞKAN - Son bir dakika vereyim.
Buyurun.
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - "Amerika çok ısrar etti, Büyük Orta Doğu Projesi'nde onların yanı başında olmamı istedi, Irak politikalarında onlarla el ele olmamı istedi; direndim, tavır koydum, itiraz ettim. Benim iktidardan düşmemin sebeplerinden bir tanesi de budur." dedi. Meclisin tarihî kayıtlarına düşmek için bunu da tekrar paylaşıyorum ve kendisini rahmet ve minnetle yâd ediyorum.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN - Buyurun Sayın Sarı.
SERKAN SARI (Balıkesir) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Biraz önce elektrik tarifeleriyle ilgili bir eleştiri sunmuştum, Sayın Şahin bu konuya açıklık getirdi ama o kadar güzel anlatıyor ki yani "Zam değil fiyat düzenlemesi" "zamcık" "Biz bu kadarcık, böyle ufak dokunuşlar yapıyoruz." 5 bin kilovat destek limiti 3 bin kilovata düşürülmüş, burada tasarruftan bahsediliyor. O zaman, 5 bin kilovat hesaplanırken bunlar aklınıza gelmedi mi, o günkü Bakanınız bunu bilmiyor muydu? Yaptığınız her düzenlemenin sonucu ağır bir fatura olarak vatandaşa yansıyor. Burada bunu bu kadar minimize edecek bir durum yok. Geçtiğimiz haftalarda doğal gazla ilgili bir kademe düzenlemesi yaptınız, doğal gaz faturaları bu limiti geçerse, 1 metreküp geçse 2 katına çıkıyor. Şimdi destekleri azaltıyorsunuz elektrikte, 5 bin kilovattan 3 bin kilovata düşürdünüz, yine faturalar katlanıyor. "Petrol bulduk Gabar'da." dediniz, şu anda petrolün fiyatı 100 lirayı buldu. Yani sizin verdiğiniz cümleler "zam değil düzenleme" "indirim" falan ama bunlar gerçeği yansıtmıyor. Sizin sokağın gerçeklerinden haberiniz var mı, çok merak ediyorum. Elektrik, doğal gaz, petrol; bu ürünlerin hepsi yaşamsal ürünlerdir ve milletin, vatandaşımızın evini ısıtmak için kullandığı temel ihtiyaçlardır.
BAŞKAN - Sayın Temelli, buyurun.
SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Evet, vergi harcamaları meselesi tam da budur. Hazine ve Maliye Bakanına "Neden bu vergi harcamalarını yapıyorsunuz?" dediğimizde "Muafiyet ve istisnalardan dolayı." diyor. Vergi sistemi o kadar laçkalaşmış ki muafiyet ve istisnalar, sistemi âdeta boğmuş. Şimdi, elektrik fiyatlarının bu kadar yükselmesinin nedeni de budur aslında. Siz bir taraftan bu kadar çok vergi harcaması yaparsanız yani sermayeye bu kadar kıyak geçerseniz o açığı kapatmanın yegâne yolu dolaylı vergilerdir, işte, elektrik fiyatlarının artırılmasıdır. Yani bütün yük emekçinin sırtındadır, emeklinin sırtındadır. Bütçe bütün çıplaklığıyla bize bunu ifade etmektedir. O yüzden doğal gaz fiyatları, elektrik fiyatları bu denli yüksek fiyatlarla halka sunulmaktadır. Aslında, bu bir vergidir.
BAŞKAN - Peki, teşekkür ederim.
Sayın Usta, gündeme de geçme fırsatı bulalım.
Buyurun.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Teşekkür ediyorum Başkanım.
Bu enerjiyle ilgili konuyu daha netleştirmek için söz aldım tekrar. Konuşmamda da söyledim, bakın, yaklaşık 44,2 milyon mesken abonemiz var. Bakanlığımız bu konuda tek tek çalışma yaptı. "3 bin kilovatsaati neye göre belirledi?" derseniz, evet, kendi geliriyle ısınma ihtiyacını karşılama kapasitesini destekleyebileceği meskenleri belirleyip bunun üstünde yani geliri yüksek olup, daha büyük evlerde, daha büyük meskenlerde oturup o büyük meskenleri ısıtma veya aydınlatma için farklı bir grup var.
SERKAN SARI (Balıkesir) - Bu, gelir üzerinden verdiğiniz bir destek değil efendim, tüketim üzerinden verdiğiniz...
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Yani şu anda, sizin de bizim de evimizin ısınma...
SERKAN SARI (Balıkesir) - Yalıtımı olmayan, korunmasız, elektrik tüketimi fazla olan, ısınma gideri fazla olan gariban vatandaşın evine yansıyor.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Müsaade eder misiniz.
SERKAN SARI (Balıkesir) - 6,5 milyon aile bu garibanlar.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - 6,5 milyon garibanlar değil işte, bu 6,5 milyon...
SERKAN SARI (Balıkesir) - Isı yalıtımı olmayan, korunaksız evlerde olanlar hep.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sayın Başkanım, cevap vermem için bir dinleyebilir misiniz.
SERKAN SARI (Balıkesir) - Dinleyeyim de cevabı doğru alalım.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Şu anda sizin de bizim de evlerimizin ısınmasına Bakanlığımız...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Baştan alıyoruz.
SERKAN SARI (Balıkesir) - Efendim, gelir seviyesi üzerinden bir düzenleme yapsalar açıklama çok doğru ama gelir seviyesi üzerinden değil bu düzenleme.
BAŞKAN - Sayın Sarı, sizi dinledik, siz de dinleyin. Şu enerji konusu daha sonra konuşuruz, gündeme geçelim.
Buyurun Sayın Usta.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sizin de bizim de hepimizin de evlerinin enerji tüketimine şu anda Bakanlık katkı veriyor, destek veriyor. Neden? Tüketim kapasitesinin limiti belirli olduğu için. Bu limit çalışması yapılmış. Neden sizin ve bizim evlerimizin kapasitesinin enerji tüketimine destek versin? Biz eğer geliri iyi insanlarsak belirlenmiş 6,5 milyon mesken abonesi yüksek tüketim kapasitesinde olduğu için...
SERKAN SARI (Balıkesir) - Bu aileler gelir seviyesi üzerinden mi tespit edildi?
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Evet.
SERKAN SARI (Balıkesir) - Tüketim seviyesi üzerinden. Yani iddianız ile söyleminiz birbirini tutmuyor.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Tüketim de neye göre belirlenmiş durumda?
SERKAN SARI (Balıkesir) - 6,5 milyon vatandaşa gelir testi mi yaptınız?
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Ben cevabımı vereyim, tartışırız sonra.
Tüketimin de gelir seviyesiyle bağlantılı olduğunu anlayabilecek kadar hepimizin kapasitesi var. Bu gelir seviyesine bağlı ve tüketim seviyesine bağlı olarak tamamıyla enerji tasarrufunu ve vatandaşımızı koruyacak, gerçekten ihtiyaç sahiplerine daha fazla destek verebilecek bir mekanizma hâlinde işletilecek.
Teşekkür ederim Başkanım.
SERKAN SARI (Balıkesir) - Sayenizde gariban vatandaş tüketemiyor, doğru.
BAŞKAN - Gündeme geçiyoruz.
Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.
YENİ YOL Partisi Grubunun İç Tüzük'ün 19'uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım.
Buyurun.
5/11/2026
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Danışma Kurulu 5/11/2026 Perşembe günü (bugün) toplanamadığından, grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük'ün 19'uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.
|
| Mehmet Emin Ekmen |
|
| Mersin |
|
| Grup Başkanı |
Öneri:
Muğla Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Selçuk Özdağ tarafından, ceza infaz kurumlarında yaşanan kapasite aşımının, tutuklu ve hükümlülerin temel insan haklarına erişiminde ortaya çıkan sorunların, tutuklama tedbirinin uygulanmasındaki yapısal problemlerin araştırılması ve insan onuruna aykırı koşulların giderilmesi amacıyla 5/11/2026 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergemizin diğer önergelerin önüne alınarak görüşmelerin 5/11/2026 Perşembe günkü birleşimde yapılması önerilmiştir.
BAŞKAN - Önerinin gerekçesini açıklamak üzere YENİ YOL Partisi Grubu adına Muğla Milletvekili Sayın Selçuk Özdağ.
Buyurun Sayın Özdağ. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)
YENİ YOL GRUBU ADINA SELÇUK ÖZDAĞ (Muğla) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; grup önerimiz üzerine söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Biraz önce Turhan Çömez Başkanımız da bahsetti, diğer Grup Başkan Vekillerinin bahsedip bahsetmediğini bilmiyorum, bahsettilerse onlara da teşekkür ederim. Bülent Ecevit, eski Başbakanlarımızdan ve aynı zamanda siyasetin çok önemli bir ismi. Onun vefatının 20'nci yıl dönümü ve benim de 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Ulucanlar Cezaevinde cezaevi arkadaşım ve kendisiyle de güzel hatıralarımız var. Önceleri kendisine soru işaretleriyle bakarken hapishane yıllarında kendisini takdir ettiğim, daha sonra da cezaevinden çıktıktan sonra, benim de uzun yıllar sonra tahliyemden sonra da dostluğumuz ölünceye kadar devam eden Bülent Ecevit'i rahmetle anıyorum ve 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekâtı'nda da görev aldıkları için de rahmetli Necmettin Erbakan'la beraber Bülent Ecevit'i de saygıyla ve rahmetle anıyorum.
Grup önerimiz, cezaevlerindeki problemler. Türkiye'de 402 ceza infaz kurumunun toplam kapasitesi 304.184 kişi ancak bu kurumlarda tam 434.337 insan bulunmaktadır. Yani cezaevlerimizde kapasitenin 130 bin kişi üzerinde mahpus vardır. Doluluk oranı yaklaşık yüzde 143'e ulaşmıştır. Bu ülkedeki cezaevleri dolmuş, koğuşlar dolmuş, yataklar dolmuş ancak cezaevlerine insan gönderen anlayış değişmemiştir. Sokaklarımız maalesef çetelerin elindedir ve bunlar suç ve suçlu üretiyorlar. Aynı zamanda ailelerimiz çökmeye başlamıştır. Ailelerimiz yıkılıyor, ailelerimizin yıkılmasıyla beraber çocuklarımız suça ve suçluların bir noktada malzemesi hâline dönüşüyorlar. Aynı zamanda eğitim kurumlarımızda da ciddi problemler var ve eğitim kurumları insanlarımızı eğitemediği için de ciddi şekilde uyuşturucuyla, suçla ve suçlularla beraber hemhâl oluyorlar.
Diyorum şimdi cezaevindekiler için burada bu insanlar nerede yatacak? Niye 130 bin kişi fazla? Nasıl beslenecekler? Hastalandıklarında nasıl tedavi olacaklar? Hangi insani koşullarda yaşamlarını sürdürecekler ve hepsinden önemlisi devletin gözetimi ve emaneti altındaki bu insanların can güvenliğinin ve insan onurunun sorumluluğunu kim üstlenecek? Anayasa'mızın 17'nci maddesi son derece açıktır: "Hiç kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya ve muameleye tabi tutulamaz." Bu hüküm cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlüler için de geçerlidir. Unutmayalım ki cezaevindeki insanlar devletimize emanettir. Devletin görevi bu insanların cezalarını hukuk içerisinde infaz etmek ve temel haklarını korumaktır.
Bir başka vahim tabloya daha dikkatinizi çekmek istiyorum değerli milletvekilleri. Cezaevlerinde bulunan 434.337 kişinin 71.799'u tutukludur yani bu insanların henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmamaktadır. Elbette ki tutuklama hukuk sistemimizin öngördüğü bir koruma tedbiridir ancak tutuklama bir ceza değildir, tutuklama istisnadır, tutuksuz yargılanma ve yargılama esastır. Soruyorum: Türkiye'de istisna olması gereken tutuklama tedbiri neden bu kadar yaygın uygulanmaktadır? Adli kontrol mekanizmaları neden yeterince değerlendirilmemektedir, değerlendirilmiyor? Masumiyet karinesini dilinizden düşürmüyorsunuz ama uygulamada bu ilkeyi bir anda unutuyorsunuz ve çifte standartlı davranıyorsunuz. Hukuk devletinde esas olan özgürlük, istisna olan tutuklamadır. Hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunun hâkim olduğu bir anlayışla adaleti asla tesis edemezsiniz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Konseyi ve Lozan Üniversitesi tarafından hazırlanan 2025 yılı ceza istatistiklerine göre Türkiye, her 100 bin kişiye düşen yaklaşık 458 mahpusla Avrupa Konseyi ülkeleri arasında açık ara ilk sıradadır. Bu tabloyu yalnızca suç oranlarıyla açıklayamazsınız. İktidara buradan açıkça sesleniyorum: Siz yeni cezaevleri inşa ederek bu sorunu çözeceğinizi düşünüyorsanız çok yazık ediyorsunuz insanımıza. Cezaevlerinin sayısını artırmakla övünmek yerine neden bu kadar çok insanın cezaevine girdiğini ve neden cezaevi nüfusunun sürekli arttığını sorgulamalısınız. Yaptığınız kanunlar çözüm ve güven vermiyor. Ceza infaz sistemi ıslah etmek, eğitmek, meslek sahibi yapmak ve yeniden topluma kazandırmak için vardır ancak aşırı kalabalık koğuşlarda ne sağlıklı bir rehabilitasyon ne etkili bir eğitim ne de insanca bir yaşam mümkündür. Üstelik bu koşullar yalnızca mahpusları değil ağır iş yükü altında görev yapan infaz ve koruma memurlarını, sağlık çalışanlarını ve diğer cezaevi personelini de ciddi manada olumsuz etkilemektedir.
Değerli milletvekilleri, biz burada, suç işleyenlerin cezasız kalmasını savunmuyoruz; biz "Suçla mücadele edilmesin." demiyoruz. Biz diyoruz ki: Suçla mücadele başka, hukuksuzluk başka, ceza vermek başka, insan onurunu ayaklar altına almak başkadır. Denetim gücü ne kadar çok insanın cezaevine konulduğuyla değil adaletin ne kadar hakkaniyetli uygulandığıyla ölçülür.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
SELÇUK ÖZDAĞ (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Güçlü devlet; hukukuna güvenilen, mahkemelerinin tarafsızlığına inanılan, vatandaşının adalet arayışına çabucak cevap verebilen devlettir. Bugün Türkiye'nin ihtiyacı daha fazla beton, daha fazla yüksek duvarlar, daha büyük cezaevleri değildir; bilakis bağımsız ve tarafsız bir yargı, adil bir infaz sistemi ve insan onuruna saygılı bir hukuk düzenidir.
Unutmayalım ki adaletin olmadığı yerde huzur olmaz, hukukun olmadığı yerde güven de olmaz ve cezaevlerindeki en önemli problemlerden bir tanesi de sürekli çıkarttığınız infaz yasalarıyla çarpık adaletsizlik ortamıdır. TCK 158 uzlaşı istiyor, siz burada cezalarında indirim yapıyorsunuz. Aynı zamanda 31 Temmuz Covid yasası çıkarken bunlardan o zamanlar yüz kızartıcı suç olarak kabul edilmeyenleri daha sonra on ikinci yargı paketinde yüz kızartıcı suç olarak kabul ediyorsunuz. Çek Yasası'nda ciddi problemler vardı, eskiden insanlar tutuklanmıyordu ve bu çekleri ödemiyorlardı, şimdi tutuklanıyorlar, yine ödeyemiyorlar. Hiç olmazsa bunlara da kademeli bir şey meydana getirebilirsiniz, getirmiyorsunuz.
Grup önerimize inşallah destek verirsiniz.
Teşekkür eder, saygılar sunarım. (YENİ YOL, Yeni Parti ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Karaoba, buyurun.
ALİ KARAOBA (Uşak) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Okullarımızda tuvaletlere sabun koyamayan, bir öğün yemek veremeyen Millî Eğitim Bakanlığı şimdi okulun demirbaşını vatandaşa ödetiyor. Okullarımızda şiddet ve cinayet tarihin hiçbir döneminde bu kadar artmamıştı. Uşak Banaz'daki okullara turnike sistemi kuruluyor, ilk bakışta çok güzel ama Banaz Miyase Durmuş Tanış Anadolu İmam Hatip Lisesinde her veliden, her öğrenciden 720 TL turnike bedeli için para isteniyor. Sayın Yusuf Tekin'e sesleniyorum: Siz ve Bakanlığınızın bütçesi ne işe yarıyor? Termal otellerde maarif modellerine 17 milyon ödeyebiliyorsunuz, Banaz'daki veliden 720 TL'yi istemeye utanmıyor musunuz? Banaz İlçe Başkanımız Ali Pekşen'e ve yönetime bu işin takipçisi olduğu için buradan teşekkür ediyorum. Uşak Banaz'daki bu uygulamalara son verin, zaten çocuklara bir öğün yemek veremiyorsunuz, bari bu parayı almayın.
Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN - İYİ Parti Grubu adına Balıkesir Milletvekili Sayın Turhan Çömez.
Buyurun Sayın Çömez. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)
İYİ PARTİ GRUBU ADINA TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
"Eser siyaseti" deniyor, "hizmet siyaseti" deniyor; herhâlde bunların başında yapılmış cezaevleri geliyor. 2002 yılında cezaevlerinin kapasitesi 75 bin kadarken hükümlü ve tutuklularla cezaevinde bulunan kişilerin sayısı 60 bin kadardı yani doluluk oranı yüzde 80'ler civarındaydı. Yıllar içerisinde kapasite tedricî bir şekilde arttı, planlı bir şekilde artırıldı ve cezaevleri için harcanan bütçeler arttı. Beraberinde doluluk oranları arttı ve nihayet, doluluk oranları kapasitenin çok üstüne çıktı. Bugün itibarıyla kapasite 300 binin üzerinde 305 bin civarında, bu sabah itibarıyla hükümlü ve tutuklu sayısı 437.889. Öte yandan baktığımızda, doluluk oranı yüzde 145'lere dayanmış durumda.
Bakın, hükümlü ve tutuklular devlete emanet edilmiş vatandaşlarımızdır, insanlardır. Onların cezaevi koşullarını en iyi şartlarda temin ve tesis etmek devletin sorumluluğudur. Ben üzülerek söylüyorum, bir cezaevinin kapasitesi yüzde 145 nasıl olur Allah aşkına? Siz 100 kişilik bir yerde 145 kişiyi nasıl yatırırsınız, hangi şartlarda yatırırsınız? Son dönemde birçok kere cezaevi ziyareti yapmış biri olarak söylüyorum ve meslek hayatıma başladığımda da bir süre cezaevi hekimliği yapmış biri olarak söylüyorum, o günün koşullarıyla bugünün koşullarını mukayese ettiğimde arada dağlar kadar fark var.
Geçtiğimiz günlerde Sincan Cezaevine gittim, İsmail Arı'yı, Tuğba Tekerek'i ve Ali Tarakcı'yı ziyaret ettim. İsmail Arı diyor ki: "28 kişilik koğuşta 62 kişi kalıyoruz." Bir daha söylüyorum: "28 kişilik koğuşta 62 kişi kalıyoruz." "İlk gece cezaevine gittiğimde bana yatacak yatak, üstüme serecek battaniye vermediler, bir şilte ama battaniye yok, yastık yok ve daha sonra ben, cezaevinin kantininden -bin lira verdim- bir battaniye aldım." Allah aşkına, zaten haksız bir şekilde, hukuksuz bir şekilde, sadece sizi eleştirdiği için cezaevine koyduğunuz bir insana "Al, burada yerde yat, betonun üzerinde yat, sana battaniye bile vermiyoruz." diyebilir misiniz? Bu mudur sizin Türkiye Yüzyılı'nız? Böyle bir uygulama olur mu? Kabul edilebilir mi bu uygulama?
Sonra, Tuğba Tekerek'i ziyaret ettim. "Niye buradasınız Tuğba Hanım?" dedim. İlk defa karşılaştım kendisiyle.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Dedi ki: "İki yıl önce yapmış olduğum bir röportaj bir sosyal medyada yayınlanmış, sonra o sosyal medya üzerinden beni buraya aldılar, o sosyal medyanın yöneticisi olduğumu iddia ediyorlar. Benim yönetici olmadığımı kanıtlamamı istiyorlar." Suç bu. "Hangi koşullarda kalıyorsun?" dedim. "24 kişilik koğuşta 42 kişi kalıyoruz." dedi. "Nerede yatıyorsun?" dedim. "Yerde yatıyorum." dedi. "Sandalyen var mı?" dedim. "Yok." dedi. "Gündüz nerede oturuyorsun?" dedim. "Betonun üzerinde oturuyorum." dedi. "Peki kantinde..." dedim. "Orada da sandalye yok." dedi. "Yemeği nasıl yiyorsunuz?" dedim. "Yemeği plastik bir leğenle getiriyorlar." dedi. Sonra talep etmişler hiç olmazsa bir metal karavana olsun diye. İki kişilik metal karavana getirmişler. "E, biz 42 kişi kalıyoruz." "E, bu kadar ödeneğimiz var, iki kişilik verdik, diğerleri plastik leğenden yemeğe devam etsinler."
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Değerli arkadaşlar, bu tabloyu ne size ne Türkiye'ye ne insan haklarına ne özgürlüklere ne hukukun üstünlüğüne ne adalet mekanizmasına yakıştırmıyoruz. Gelin, bu önergeye hep beraber "evet" diyelim, gerekli bütün tetkikleri birlikte yapalım.
Saygılar. (İYİ Parti, Yeni Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Dinçer, buyurun.
TALAT DİNÇER (Mersin) - Sayın Başkanım, küresel e-ticaret firmaları devasa bir şekilde kontrolsüzce büyümekte ve büyüdükçe de Türk esnaf ve sanatkârını sömürmektedir. Bakanlığa ödedikleri lisans bedelini, reklamları, bununla beraber promosyon giderlerini, görünürlük bedellerinin tamamını küçük esnaf ve sanatkâra yansıtmaktadır. Esnafımız bir taraftan vergi öderken bir taraftan personel ücretiydi, kiraydı, elektrikti, suydu, bu kadar maliyetin altından kalkamazken bu yüksek komisyonlarla e-ticaret firmaları ülkemizde cirit atıyor ve faaliyet gösteriyor. Ticaret Bakanlığının buna bir an önce el atarak en azından bunların aldıkları ücretleri çok minimum düzeye düşürmeleri çok önem arz etmektedir.
Teşekkür ediyorum.
BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Kars Milletvekili Sayın İnan Akgün Alp.
Buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA İNAN AKGÜN ALP (Kars) - Sayın Başkanım, ceza infaz kurumlarındaki insan onuruna aykırı koşulların giderilmesi, tutuklu ve hükümlülerin temel haklarının korunması ve ceza adaleti sisteminin iyileştirilmesi amacıyla YENİ YOL Grubu tarafından verilen öneriyi destekliyoruz. Eğer bu konuda bir Meclis araştırması açılırsa biz de bu araştırmaya gerekli katkıları veririz ama Adalet ve Kalkınma Partisinin ceza adaletini kısa zamanda sağlayacağını hiç düşünmüyorum. Niye düşünmüyorum? Bu fon dolandırıcılığı meselesi var ya, arkadaşlar, nasıl bir ceza adaletsizliği var, müsaade ederseniz, bu fon dolandırıcılığı örneği üzerinden açıklayacağım. Çok da endişelenmesinler bu fon dolandırıcılığından suçlananlar.
SELÇUK ÖZDAĞ (Muğla) - Fonda kim kayıp İnan Vekilim, fonda bir kayıp arıyordunuz siz sürekli de kim kayıp?
İNAN AKGÜN ALP (Devamla) - Buluruz.
SELÇUK ÖZDAĞ (Muğla) - Buluruz.
İNAN AKGÜN ALP (Devamla) - Fon dolandırıcılığından on yıl ceza almış olsa bizim ceza infaz sistemimize göre beş yıl sonra denetimli serbestlik, koşullu salıverilme koşulları oluşacak, bir yıl sonra da açığa çıkacak, açık cezaevine; on yıl ceza alsa bir yıl sonra açıkta zaten. Bir yıl yani bu koşullara göre milyarları götüren bu fon dolandırıcılarının neden ceza adaletinden fazla da ürkmediklerini anlamışızdır, bir yıl. Yalnız dört yıl siyasi bir ceza almış olsa bir yurttaşımız üç yıl, dörtte 3'ü infaz edilecek, üç yıl koşullu salıvermeyi bekleyecek, iki yıl yattıktan sonra açığa çıkacak yani dolandırıcılıktan on sene ceza alsan bile siyasi suçtan ceza almış adamdan bir yıl daha önce açığa çıkıyorsun, bizim ceza infaz sistemimizdeki uygulamadır bu.
Bir örnek daha vereyim efendim: Bu fon dolandırıcısı arkadaşlar eğer örgütlü suçtan mahkûm olsa ve biraz cezaları artırılarak hüküm tesis edilse on iki yıl alsalar altı yıl sonra koşullu salıverme süresi doluyor. Bunlar adam öldürmüş olsaydı sekiz yıl sonra koşullu salıverme için süre dolacaktı. Eğer bir siyasi suç işlemiş olsaydı dokuz yıl sonra yani siyasi suçlular dokuz yıl sonra ancak koşullu salıverme için süreyi elde etmiş oluyorlar. Dolayısıyla yirmi beş senem geçti; bu memlekette dolandırıcılar pek korkmazlar sayın milletvekilleri, bugün de anlaşılıyor ki pek korkmamışlar. Bu fon dolandırıcılığı meselesi bizim için bir infaz adaleti meselesidir. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak Türkiye'nin bu İnfaz Kanunu'nun değişmesini istiyoruz, kendimiz de çalışıyoruz, destekliyoruz. Bir kanuna ihtiyacımız var çünkü bizim Ceza İnfaz Kanunu'muz yamalı bir bohçaya dönmüştür.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
İNAN AKGÜN ALP (Devamla) - Başkanım, bir cümlem kalmış, müsaade ederseniz toplayayım.
BAŞKAN - Buyurun.
İNAN AKGÜN ALP (Devamla) - Bizim İnfaz Kanunu'muz yamalı bohçadır, farklı farklı süreler var; 1/2 var, 3/4 var, koşulu salıvermeden hiç yararlanamayanlar var. Eşitlikçi bir zihniyetle yeniden bir infaz kanununun; insan haklarına yaraşır, insan onuruna yaraşır bir infaz rejimi düzenlemesinin yapılmasını destekliyoruz. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak böyle bir kanuna da ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz efendim. Verilen öneriyi bu cihetten destekliyor, saygılarımı arz ediyorum. (CHP ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına Şırnak Milletvekili Sayın Nevroz Uysal Aslan.
Buyurun. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
DEM PARTİ GRUBU ADINA NEVROZ UYSAL ASLAN (Şırnak) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün hapishanelerde yaşanan aşırı doluluk, sağlık, yaşam hakkı ihlalleri, insan onuruna aykırı koşullar ve infaz sistemindeki yapısal sorunlar üzerine verilen bu araştırma önergesini önemsiyor ve destekliyoruz. Bu sorunları yıllardır Meclis gündemine taşıyan, en fazla söz kuran, araştırma önergesi veren, sahada hapishaneleri dolaşan bir partinin vekilleriyiz. Geçtiğimiz hafta da vekillerimizle Ege Bölgesi'nde 8 hapishanede 193 görüşme gerçekleştirdik. Buradan bir kez daha siyasi tutsakları saygıyla selamlıyorum.
Yaklaşık iki yıldır barış ve demokratik toplum sürecinin yaşandığı bir dönemdeyiz ve bu süreçte ne bir askerin ne bir gerillanın yaşamını yitirmemiş olmasını sıkça dile getiriyoruz, bunu hepimiz için sevindirici ve umut edici olarak addediyoruz ancak aynı süreçte yine aynı Kürt meselesinden kaynaklı olarak hapishanede tutulan siyasi tutsaklardan ölüm haberleri gelmeye devam ediyor. Aileleri ve anneleri evlatlarının cenazesini karşılıyor, gözyaşı döküyor. Bakın, bu süreçte 70 yaşındaki ağır hasta mapus Mehmet Edip Taşar ve Abdulkadir Kuday hapishanelerde; Mustafa Karatepe, Nebi Yavuz uzun süre tutsaklık sonrası tahliyesinden kısa bir süre sonra yaşamını yitirdi.
Yine, hapishanelerden gelen ölüm verileri sadece bununla sınırlı değil. Aslında, baktığımızda, tam bir katliam tablosu var karşımızda. 2025 yılında 1.001 mapus yaşamını yitirmiş. Geçen hafta Meclis kürsüsünde, ilk dört ayda 26 mapusun intihar ettiğini iktidar vekili açıklamıştı. 1 Ocak-29 Eylül 2026 tarihlerinde en az 49 mapusun hayatını kaybettiği kamuoyuna yansıdı. Her bir ölüm araştırılsın -ihmali, koşulları- etkili bir soruşturma yürütülsün demeye devam ediyoruz. Bu ölümler, barışın insan yaşamı açısından yarattığı umudun hapishanelerde henüz karşılık bulmadığını gösteriyor. Öyle ki bugün infazını tamamlayan mapusların tahliyeleri kurullar eliyle engelleniyor, koşullu salıverme ve denetimli serbestlik hakları gasbediliyor. Disiplin cezaları infaz sürelerini uzatırken tecrit, işkence ve sürgün, kötü muamele devam ediyor.
Değerli milletvekilleri, bugün 434.337 mapus hapishanelerde burayı izliyor, burayı bekliyor. TCK 158, IBAN mağdurları, uzlaşma bekleyen Çek Yasası mağdurları, kendi elinizle yarattığınız, her pakette gündem yapmaya devam ettiğiniz Covid-19 mağdurları, her düzenlemede yeni eşitsizlikle bir sonraki pakete ertelenen infaz meselesi, idari gözlem kurulları eliyle keyfî ve hukuksuz, ayrımcı bir biçimde kurulları yakılanlar ve en önemlisi de hasta mapuslar tahliye bekliyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
NEVROZ UYSAL ASLAN (Devamla) - Bütün bu mağduriyetler ve niceleri karşısında toplumun farklı kesimlerinden yükselen ortak talep açık: Ayrımcı uygulamalar son bulsun, cezada adalet, infazda eşitlik sağlansın. Artık bu talepler karşılık bulmalı, infaz hukukunun antidemokratik ayrımcı düzenlemeleri kaldırılmalı, yaşam hakkını ve insan onurunu esas alacak ayrımcı olmayan köklü, yapısal, eşitlikli bir infaz düzenlemesi çıkmalı. Bugün Türkiye'de Türk'üyle, Kürt'üyle Türkiye'nin bütün halkları barış ve demokratik toplum sürecinin gerektirdiği hukuki adımların atılmasını bekliyor; bir tanesi de İnfaz Yasası'dır. Adaletin sözünü vermekle yetinmemeli; adaletin, hukukun gereklerini herkes için eşit ve adaletli bir biçimde güvence altına almalıyız diyorum, Genel Kurulu selamlıyorum. (DEM PARTİ ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Yeni Parti Grubu adına Hatay Milletvekili Sayın Servet Mullaoğlu.
Buyurun.(Yeni Parti sıralarından alkışlar)
YENİ PARTİ GRUBU ADINA SERVET MULLAOĞLU (Hatay) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Tutuklama tedbirinin bir cezalandırma, siyaseti dizayn etme aracına dönüştürülmesi ve cezaevlerinde yaşanan insan hakları sorunları bugün hukuk sistemimizin kanayan iki önemli yarasıdır. Öncelikle yasal koşulları oluşmadığı hâlde tutuklama kararı veren hâkimlere şunu açıkça ifade edelim: Tutuklama bir ceza değildir, tedbirdir. Yasal koşullar oluşmadığı hâlde siyasi saiklerle verilen tutuklama tedbiri açıkça suç teşkil etmektedir. Bu suçu işlemekte ısrar eden hâkimleri milletin kürsüsünden bir kez daha uyarıyor ve bu suçu işlemekte ısrar etmemelerini şiddetle tavsiye ediyoruz.
Gazeteciler, gazetecilik yaptıkları için tutuklanıyorlar. Muhalif siyasetçiler, muhalefet yaptıkları için tutuklanıyorlar. Gazeteciler Şaban Sevinç, Mustafa Balcı fon rezaletini yazdıkları için hapisteler; İsmail Saymaz ise ev hapsinde tutulmaktadır. Gazeteci Ali Tarakcı, sadece "Bakan istifa edecek." "tweet"ini attığı için hapiste tutulmaktadır. Murat Ağırel, yapmadığı bir haber yüzünden hapiste tutulmaktadır. Şimdi, sanki her biri onlarca adam öldürmüşçesine iddianame düzenlenmiş, on dört yıl ile on sekiz yıl arasında hapisleri istenmektedir. Tutukluluk birçok davada yargılamanın önüne geçerek başlı başına bir cezaya dönüşmüştür. Bir insanı yıllarca tutuklu yargılayıp sonunda beraat ettirdiğinizde o insanın kaybettiği yılları kim geri verecek? Dağılan ailesinin, kaybettiği işinin ve yıkılan hayatının hesabını kim verecek? Hukuk, siyasal hesaplaşmaların aracı asla olmamalıdır. Yargı, iktidarın gücünü tahkim eden bir mekanizma değil vatandaşın devlete karşı en büyük güvencesi olmalıdır. Demokrasilerde iktidarı eleştirmek suç değildir, muhalif olmak suç değildir, farklı düşünmek hiç suç değildir. Bir ülkede insanlar söyledikleri sözler, yaptıkları siyaset ve taşıdıkları düşünceler nedeniyle özgürlüklerinden mahrum bırakılma endişesi taşıyorsa orada hukuk devleti yok demektir.
Değerli milletvekilleri, sorunun diğer bir boyutu da cezaevleridir. Bugün cezaevlerindeki kapasite aşımı, kalabalık koğuşlar, sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan güçlükler, hijyen ve beslenme sorunları ciddi bir biçimde ele alınmalıdır, hatta bu yüzden birçok cezaevinde açlık grevleri yapılmaktadır, bu açlık grevlerine kayıtsız kalınmamalıdır. Cezaevlerinde bulunan insanlar suç işlemiş olsalar dahi insan onuruna uygun muamele görme haklarını asla kaybetmezler. Özellikle ağır hasta mahpusların durumu vicdanlarımızı yaralamaktadır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
SERVET MULLAOĞLU (Devamla) - Cezaevlerindeki kapasite sorunu da yalnızca yeni cezaevleri inşa ederek çözülmez; asıl çözüm, gereksiz tutuklamaların önlenmesi, adil yargılamanın hızlandırılması ve alternatif tedbirlerin uygulanmasıdır. Henüz hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunmayan 71.799 kişi cezaevinde tutuklu bulunmaktadır. Bir ülkede adaletin gücü kaç kişiyi tutukladığıyla değil hiç kimsenin haksız yere özgürlüğünden mahrum bırakılmadığıyla ölçülür. Bizim itirazımız suçla mücadeleye değildir, bizim itirazımız "suçla mücadele" adı altında temel hak ve özgürlüklerin yok sayılmasıdır. Bizim istediğimiz cezasızlık değil adaletin ta kendisidir. Adaletin olmadığı yerde güven olmaz, hukukun olmadığı yerde demokrasi olmaz, insan haklarının korunmadığı yerde de gerçek anlamda devlet olmaz. Bu nedenlerle, YENİ YOL Grubunun verdiği öneriyi destekliyoruz.
Hepinize saygılar sevgiler sunuyorum. (Yeni Parti, DEM PARTİ ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Adıyaman Milletvekili Sayın Mustafa Alkayış.
Buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
AK PARTİ GRUBU ADINA MUSTAFA ALKAYIŞ (Adıyaman) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ceza infaz sistemi bir ülkenin adalet anlayışını ve insan onuruna verdiği değeri ortaya koyan önemli alanlardan bir tanesidir. Bu nedenle, ceza infaz kurumlarını değerlendirirken yalnızca kapasite rakamlarına değil fiziki altyapısına, güvenlik standartlarına, rehabilitasyona, sağlığa erişime, hükümlü ve tutukluların diğer hükümlü ve tutuklularla ortamı paylaşmasına, kütüphaneden faydalanmasına, ziyaretçileriyle, avukatlarıyla, savunucularıyla yeteri kadar ve istenildiği standartta görüşüp görüşmediklerine, yemeklerin kalitesine, miktarına ve çeşitliliğine kadar birçok alanı beraberce takip etmemiz gerekiyor.
Hükümlü ve tutuklular net olarak devletin hüküm ve tasarrufu altında olan, özgürlükleri bulunmayan vatandaşlar. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti devleti bu konuda bir hassasiyet ortaya koymuş ve 1990 yılında 3686 sayılı Yasa'yla İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunu kurmuş ve Meclisimiz bir gelenek olarak her yasama döneminde de Hükümlü ve Tutuklu Haklarını İnceleme Alt Komisyonunu oluşturmuş. Bu bir kısmını saydığım başlıklar başta olmak üzere birçok alanda incelemeler yapmış. 28'inci Yasama Döneminde de Hükümlü ve Tutuklu Haklarını İnceleme Komisyonu olarak bütün siyasi partilerimizden milletvekili arkadaşlarımızla cezaevlerine inceleme ziyaretleri yapıyoruz. Bu ziyaretlerimiz şu ana kadar 12 ilimizdeki ceza infaz kurumlarına, yerleşkelerine oldu. Orada gördüğümüz eleştirilerimizi, tespitlerimizi, taleplerimizi daha sonra Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğümüzün yetkilileriyle bir araya gelip raporlaştırıp hem kamuoyuyla paylaşıyoruz hem de raporlaştırıp Meclisimize sunuyoruz ve bunu sadece insana insan olduğu için değer verdiğimiz için bizim dünya görüşümüzün de insan olmamızın da gereği olarak yapıyoruz. Bu noktada, İnsan Haklarını İnceleme Komisyonumuzun 1990 yılından bugüne kadar gerçekten çok etkili, çok içerikli çalışmaları olduğunu da ben belirtmek isterim. Bugün konuşmadığımız birçok konunun o günden bugüne yaklaşık kırk yıllık bir süreçte gündeme getirilmesiyle, Meclisimizin takibiyle, emek yoğun bir gayretle bugünlere geldiğini de belirtmek istiyorum.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
NEVROZ UYSAL ASLAN (Şırnak) - Kaç aydır toplanmadık Sayın Başkan, Komisyon kaç aydır toplanmadı? Üç buçuk yılda 10 kere ziyaret yapıldı, 10 kere toplandık.
MUSTAFA ALKAYIŞ (Devamla) - Nevroz Hanım, siz bizim çalışkan bir üyemizdiniz ama.
NEVROZ UYSAL ASLAN (Şırnak) - Yetmiyor çalışmalarımız.
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
MUSTAFA ALKAYIŞ (Devamla) - Evet, değerli milletvekilleri, ülkemizde bugün 402 ceza infaz kurumu bulunmaktadır. Artan ihtiyaçlar doğrultusunda Adalet Bakanlığımız 2030 yılına kadar 33'ü inşaat, 17'si ihale ve proje aşamasında olmak üzere toplam 50 yeni ceza infaz kurumunu yapmayı, artık çağdaş ceza infazına cevap verme kapasitesi kalmayan 10 cezaevini de kapatmayı öngörmektedir. Elbette, bu kapasite artışı sadece ülkemizde değil dünyanın tamamında şu anda ceza infaz kurumları tarafından, insan hakları savunucuları tarafından, hukukçular tarafından gündemde olan, takipte olan bir konu. Bakınız, Türkiye'mizin de içerisinde olduğu Uluslararası Islah ve Ceza İnfaz Kurumları Birliği (ICPA)...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Peki, teşekkür ederiz.
MUSTAFA ALKAYIŞ (Devamla) - Başkanım, bir dakikam daha yok mu?
BAŞKAN - Epey çalıştın ama beş dakikaya sığdıramamışsın işi.
MUSTAFA ALKAYIŞ (Devamla) - Üç dakikaya bir dakika daha yok mu?
NEVROZ UYSAL ASLAN (Şırnak) - Başkanımıza bir dakika daha verin.
MUSTAFA ALKAYIŞ (Devamla) - Teşekkürler. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
İYİ Parti Grubunun İç Tüzük'ün 19'uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım.
5/11/2026
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Danışma Kurulu 5/11/2026 Perşembe günü (bugün) toplanamadığından grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük'ün 19'uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.
|
| Turhan Çömez |
|
| Balıkesir |
|
| Grup Başkan Vekili |
Öneri:
Tekirdağ Milletvekili Selcan Taşcı ve 19 milletvekili tarafından Türkiye'de basın özgürlüğünün gerilemesine neden olan uygulamaların tespit edilmesi ve gazetecilik faaliyetlerinin özgürce yürütülmesini sağlamak adına atılacak adımların belirlenmesi amacıyla 2/11/2026 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin diğer önergelerin önüne alınarak görüşmelerin 5/11/2026 Perşembe günkü birleşimde yapılması önerilmiştir.
BAŞKAN - Önerinin gerekçesini açıklamak üzere İYİ Parti Grubu adına Tekirdağ Milletvekili Sayın Selcan Taşcı.
Buyurun. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
İYİ PARTİ GRUBU ADINA SELCAN TAŞCI (Tekirdağ) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; cumhuriyet tarihinin en büyük soygunu yapıldı. Türk milleti gözlerimizin önünde, devletin gözetiminde soyuldu ve biz düğün burası, eğitim parası, ev parası, kıdem tazminatı çalınmış hâldeki Türk milletine vekâleten haftalardır burada her gün avaz avaz çağrı yaparken "Hırsızlar yargılansın." diye aa, dün bir baktık, fon hırsızlığının ilk davası gazetecilere açıldı. İddianame değil katline ferman buyruğu sanki gazetecilerin. İsmail Saymaz ve Murat Ağırel'e on dört yıl on ay hapis, Mustafa Balcı'ya on yıl on ay hapis, Şaban Sevinç'e on sekiz yıl on bir ay hapis. TCK 125, 136, 217, 267 ne bulursa alt alta yazmış, toplamış savcı bey ama bir maddeyi es geçmiş: E, bir de TCK 44 var sayın savcı. Çok açık, net: "İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır." Yani böyle alt alta sıralanıp toplanmaz hepsi. Kaldı ki ortada suç var mı, o da tartışılır çünkü gazetecilik suç değildir. Bir de bir diğer hukuk ilkesi, ölçülülük, onu da atlamış sayın savcı. Bir gazetecinin fon hırsızlığıyla ilgili eleştirisini, eleştiri bile değil hatta, sorusunu adam öldürmeye teşebbüsle bir tutmuş ceza bakımından, terör örgütü üyeliğiyle bir tutmuş. Anlamanız için daha kaç kere tekrarlamak durumunda kalacağız burada, bilmiyorum; hırsızlık suçtur, gazetecinin "Hırsız var!" diye yazması suç değildir. Milleti dolandırmak suçtur, gazetecinin millete nasıl dolandırıldığını haber vermesi suç değildir. İlla birileri yargılanacaksa -ki yargılanmalıdır; bilmiyoruz, o adı meşhur, içi meçhul listedekiler belki de bu sıralarda oturuyorlar- gazeteciler değil işte o listedeki haksız kazanç sağlayanlar yargılanmalıdır. Gazeteciler değil yüzlerce tır dolusu parayı çalanlar yargılanmalıdır. "Gönüllü iade etti." deyip olmayan bir hukuk usulü icat edip hukuka takla attırıp yargıdan kaçırdığınız eski Bakanınız yargılanmalıdır. Şu dakikalarda Plan ve Bütçe Komisyonu sıralarında oturan ve sanki bu büyük hırsızlık, bu rezalet kendi sorumluluklarındaki kuruluşlar aracılığıyla değil de başka bir gezegende yapılmış pişkinliği sergileyen bürokratlarınız ve onlara bu cüreti veren siyasi iktidar sahipleri yargılanmalıdır. Ve kim, biliyor musunuz? Gazeteciler değil ağırlaştırılmış müebbet hapis hükümlüsü bebek katiline ceza infaz kurumunda özel villa inşa ettirenler her kimlerse eğer, herkesten önce onlar yargılanmalıdır bu ülkede.
Bakın, bu yıl 4 sıra daha geriledik, Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde 180 ülke arasında 163'üncü sıradayız. Büyük başarı Kuzey Kore'nin önünde olmak, Çin'in, Suudi Arabistan'ın önünde olmak. Bir tane demokrasi bile yok daha iyi durumda olduğumuz, hepsi kapalı rejim bunların. Irak üzerimizde, Suriye üzerimizde, Yemen üzerimizde, ben utanç duyuyorum bu tablodan. Ben utanıyorum Türkiye Cumhuriyeti'nin batırıldığı bu karanlıktan. Doğal olarak biz burada hukuk üzerinden anlatmaya çalışıyoruz bazı şeyleri ama bu işin bir de insani boyutu var. Hiç mi Allah'tan korkunuz yok arkadaşlar, hiç mi sızlamıyor ya içiniz sizin? Çalınmasını izlediğiniz şey -istediğiniz demiyorum ama- hayatları insanların, bunun cinayetten ne farkı var? Yargıdan kaçırdığınız hırsızın canı can da gazetecininki değil mi? Hırsızlarınızın özgürlüğü kıymetli, hırsızlarınızın evlatları kıymetli, gazetecilerin değil mi? Murat Ağırel'in oğlunun ve kızının, İsmail Saymaz'ın oğullarının Hayati Yazıcı'nın oğlundan daha kıymetsiz, daha değersiz, daha önemsiz olduğunu hissettiren nedir ya size? Bakın, Ergenekon'da yaptınız, Balyoz'da yaptınız, belediye operasyonlarında yaptınız, gazeteciler üzerinden yapıyorsunuz. Hak ve hukuk ihlalleriyle sadece siyasi muhataplarınızı değil, rakiplerinizi değil, muhaliflerinizi değil, hiçbir suçu ve günahı olma ihtimali olmayan çocukları, evlatları da cezalandırıyorsunuz siz aslında.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Tamamlayın, buyurun.
SELCAN TAŞCI (Devamla) - Babasızlığa, annesizliğe mahkûm ettiğiniz her çocuk, devleti bir zulüm mekanizması bilerek büyüyor, bu devlete ait hissetmeden büyüyor, devletle kavgalı büyüyor. Siz cumhuriyetin gelecek iç barışını da bozuyorsunuz bugünden. Gazetecileri hapsedebilirsiniz, hakikati asla. Onun için, ayarını bozduğunuz kantarın sizi de tartmasını beklemeyin, bu önergeyi fırsat bilin. Bir komisyon kuralım, ihlalleri, ihlali doğuran zan ve sanrıları araştıralım. Türk basınının anayasal haklarını kullanabilir hâle getirecek adımları atalım.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - YENİ YOL Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Sayın İdris Şahin.
Buyurun Sayın Şahin. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
YENİ YOL GRUBU ADINA İDRİS ŞAHİN (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Öncelikle, İYİ Parti Grubunun vermiş olduğu araştırma önergesini mesleğin içerisinden gelen bir milletvekilimiz olması sıfatıyla Sayın Taşcı çok güzel bir şekilde ifade etti. Aynen söylemlerine katılıyoruz ve bu araştırma önergesinin son derece kıymetli olduğunu ve bu komisyonun kurulmasının elzem olduğunu ifade ediyoruz. Peşinen ifade edelim ki burada, bu komisyonun kurulmasına destek veriyoruz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bakınız, sayın milletvekilimizin de ifade ettiği üzere, Türkiye'deki basının ne hâlde olduğunu, nereden başlayıp nereye geldiğimizi bir vurgulamakta fayda var. 2002 yılında AK PARTİ iktidara geldi. Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde bugün itibarıyla 2026'da 180 ülke arasında 163'üncü sıradayız, 2002'den bu yana tam 64 sıra gerilemişiz. Türkiye'de basın özgürlüğünün geldiği noktayı anlamak için artık yalnızca gazetecilerin karşı karşıya kaldığı baskılara değil ülkemizin dünyadaki yerine de bakmak gerekiyor. Başladığınız noktadan tam 64 basamak daha gerideyseniz şöyle başınızı iki elinizin arasına alıp iktidar mensupları olarak bir düşünmeniz lazım "Biz nerede yanlış yapıyoruz, neyi yanlış yaptık de 64 sıra daha geriledik?" diye kendi kendinizi bir hesaba çekmeniz lazım ve yirmi dört yılda basın özgürlüğünü getirdiğiniz yer demokrasimiz adına tam bir utanç vesikasıdır. Üstelik bu gerilemenin ne anlama geldiğini görmek için de uzağa gitmemize de gerek yok değerli milletvekilleri.
Bakın, kırk sekiz gündür yaşadığımız fon yolsuzluğunda milletin milyarlarca liralık birikimi erirken bu skandalı haberleştiren gazeteciler hakkında hapis cezası isteniyor. Yahu, yapanlara değil de yazanlara mı gücünüz yetiyor sizin? Yapanları şöyle içinizden bir tertemiz etseniz, ak isminize kara leke süren o elleri ayıklasanız daha iyi olmaz mı? İktidar sahipleri lütfen hedefi şaşırmayın. Kalemi tutan ellerin değil milletin parasına uzanan ellerin peşine düşün, ışığı doğru yere tutun ki ak koyun kara koyun belli olsun.
Değerli milletvekilleri, ne yazık ki gazetecilerin karşı karşıya kaldığı baskılar bununla da sınırlı değil. Bir tarafta soruşturmalar, diğer tarafta medya kuruluşlarına atanan kayyumlar ve Radyo Televizyon Üst Kurulu eliyle kesilen cezalarla karşı karşıyayız.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
İDRİS ŞAHİN (Devamla) - Değerli milletvekilleri, adaletin kılıcını gerçeği yazanlara sallayıp kirli elleri temize çıkaramazsınız. İşte, bu nedenle, basın özgürlüğünü kısıtlayan uygulamaların bütün yönleriyle araştırılması ve gazetecilerin özgürce görev yapabilmesi için Meclis araştırması komisyonu kurulması talebi son derece yerindedir. Unutmayın, gazetecileri susturarak yolsuzlukların üzerini örtemezsiniz. Milletin parasına uzanan ellerin hesabı sorulmadan bu ülkenin vicdanında hiçbir dosya kapanmayacaktır ve demokrasiyle yönetilen ülkelerde şunu da unutmayın ki özgür basın hayat kurtarır.
Gelin, basına yönelik bu otoriter tavrınızdan vazgeçin, gerçeklerle yüzleşin diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Kaşıkçı...
LÜTFİ KAŞIKÇI (Hatay) - Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum.
Dün Hatay'ımızda etkili olan aşırı yağışlar neticesinde meydana gelen sel felaketi hepimizi derinden üzmüştür. Yaşanan felakette 1 vatandaşımızın hayatını kaybetmesinden büyük üzüntü duyuyoruz. Hayatını kaybeden vatandaşımıza Allah'tan rahmet, kederli ailesine ve yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyorum. Selden etkilenen tüm hemşehrilerimize geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.
Hatay, daha önce yaşadığı büyük deprem felaketinin yaralarını sarmaya çalışırken bir de böyle bir afetle karşı karşıya kalmıştır. Bu süreçte vatandaşlarımızın mağduriyetlerinin giderilmesi, hasar tespitlerinin hızla yapılması ve gerekli tüm tedbirlerin alınması büyük önem taşımaktadır. Bu manada devletimizin bütün imkânlarıyla vatandaşlarımızın yanında olduğunu biliyoruz.
Hatay'ımıza bir kez daha geçmiş olsun diliyorum.
BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Kadri Enis Berberoğlu.
Buyurun Sayın Berberoğlu. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA KADRİ ENİS BERBEROĞLU (İstanbul) - Sayın Başkan, kıymetli vekiller; basın özgürlüğü konusunda kaçıncı defa söz aldım, ben hatırlamıyorum. Siz vazgeçmiyorsunuz, biz de vazgeçmiyoruz; böyle kapatalım konuyu diyorum.
Bakın, hapisteki gazetecileri İYİ Partili meslektaşım -eski mesleğimi ifa eden hanımefendi- gayet güzel anlattı, İdris Bey de öyle. Ben bu süreyi isim sayarak değil de daha somut bir konuyu gündeminize taşımak için -eğer ilginizi çekerse- kullanmak istiyorum.
Bir zamanlar bu güzel koltuklara yerleşmeden önce sanırım çoğunuz benim gibi ücretliydiniz, bir işletmede çalışıyordunuz. O işletmenin sahibi, patron, ay başında maaşı yatırdığında veya ay başında yatırabildiğinde -daha düzgün söyleyeyim- önce kirayı, sonra kredi kartı borcunu, daha sonra, işte, çocuğunuzun ihtiyaçlarını, sağlık giderinizin karşılığını yatırmak için kullanıyordunuz bu paraları. İki gün, üç gün eğer bu maaş yatmazsa nelerin çekildiğini otuz beş, kırk senelik profesyonel hayatımda hem gördüm hem yaşadım. Bunu niye söylüyorum? Halk TV'ye 14 Ekimde el konuldu. Gerekçe -tartışmadan söylüyorum- patronunun diğer işleri. Peki, Halk TV'nin bunda suçu neydi? Halk TV'nin ekranını kararttınız. Başka... Ayın 14'ünde el konulan o Halk TV'deki personelin tamamını idari izinli saydınız, hâlâ da idari izinliler. TMSF'ye geçti yönetim. Devam ediyorum: TMSF ne? Devlet. Devletin itibarıyla ilgili bu konuda bu yüce Mecliste duymadığımız övgü kalmadı ama o devlet bugün Halk TV'nin maaşını yatırmıyor, beşinci gün. Hak edilmiş maaş, bakın, dikkat buyurun peşin maaştan bahsetmiyorum. 212 kuralına göre peşin maaş yatar ama Halk TV çalışanları geçen ay kazandıkları maaşı şu anda hesaplarında görmüyorlar. Bu sabah itibarıyla edilen çeşitli telefonlardan sonra, girişimlerden sonra bir kısım maaşın yattığını duyduk. Ama beş gün, hangi kıymetli vekil, maaşı beş gün gecikmeli olursa Meclisin İnsan Kaynaklarını aramaz, "Benim maaşım niye gecikti?" diye sormaz? Elinizi vicdanınıza koyun ya, bu kadarı da olmaz. Bakın, Habertürk de aynı konumda, TMSF'ye geçmiş durumda, Habertürk'te tıkır tıkır maaş ödeniyor. Halk TV muhalif olduğu için mi maaşını geciktiriyorsunuz?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun.
KADRİ ENİS BERBEROĞLU (Devamla) - Teşekkür ederim Başkanım.
Bu ülkede eski bir medya çalışanı olarak her türlü rezilliği gördüğümü düşünüyorum, her türlü baskı aracı, geçmiş hükûmetlerde, benim çalıştığım eski meslekte uygulandı ama insanların ekmeğiyle bu kadar açık seçik oynandığını ilk defa yaşadık, yapmayın bu kadarını artık. Yani bakın, Habertürk'ü söylediğime pişman etmeyin beni, Habertürk iyi bir örnek olduğu için söylüyorum. TMSF'ye geçtikten sonra da çalışan emekçiler maaşlarını alabildikleri için iyi bir örnek olarak söylüyorum. Halk TV'de bunu yapmanızı bekliyorum, beklemekten başka da bir çarem yok zaten.
Teşekkür ederim. (CHP ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına Hakkâri Milletvekili Sayın Onur Düşünmez.
Buyurun. ( DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
DEM PARTİ GRUBU ADINA ONUR DÜŞÜNMEZ (Hakkâri) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime hakikatin peşinde yürürken katledilen Musa Anter'i, Gürbetelli Ersöz'ü, Hafız Akdemir'i, Ferhat Tepe'yi, Nazım Babaoğlu'nu, Metin Göktepe'yi, Hrant Dink'i, Nazım Daştan'ı, Cihan Bilgin'i, Ersin Yıldız'ı, Kadri Bağdu'yu ve adını anamadığım bütün basın emekçilerini saygıyla anarak başlamak istiyorum, onların anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Özgür basın bu ülkede ağır bedeller ödenerek kuruldu. Özgür Halk 1990'da, Yeni Ülke ve ardından Özgür Gündem 1990'lı yıllarda halkın haber alma ihtiyacına yanıt vermek için yola çıktı. Her gazete kapatıldığında yenisi çıkarıldı. Her büro basıldığında yeni bir kapı açıldı. Özgür Gündem'in 580 sayısının 486'sı hakkında dava açıldı. Gazete 20 ayrı kapatma davasıyla karşı karşıya kaldı, gazetecilerine toplam yüz kırk yedi yıl hapis cezası verildi. 1994'te Özgür Ülke'nin büroları bombalandı, Ersin Yıldız yaşamını yitirdi, 23 kişi yaralandı. 1992'de Kürtçe yayımlanan Welat'ın Yazı İşleri Müdürü mahkemede Kürtçe savunma yaptığı için cezalandırıldı. Bu tarih, halkın sözünü susturma girişimlerine rağmen gazeteciliği sürdürme ısrarı tarihidir.
Bugün başka yeni araçlarla devam ediyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler'in 2026 Endeksi'ne göre Türkiye 180 ülke arasında 163'üncü sırada. Geçen yıl 159'uncu sıradaydı. Dicle Fırat Gazeteciler Derneğinin ekim raporlarına göre bir ayda 20 gazeteci gözaltına alındı, 6 gazeteci tutuklandı, 8 gazeteci hakkında soruşturma açıldı, 3 gazeteci hakkında dava açıldı. Bugün itibarıyla cezaevinde 33 gazeteci bulunuyor. Ekim ayında 231 dijital içerik ve 22 haber erişime engellendi, en az 162 gazetecinin işine son verildi. Kürt basını bu tablonun en ağır yükünü yıllardır taşıyor. Mezopotamya Ajansı'nın, JINNEWS'in, Ajansa Welat'ın, Azadiya Welat'ın ve Yeni Yaşam'ın haberleri, internet siteleri ya da sosyal medya hesapları erişim engelleriyle karşılaşıyor. JINNEWS Editörü Öznur Değer'e hapis cezası veriliyor, Muhabir Rabia Önver hakkında dijital paylaşımları nedeniyle soruşturma açılıyor. Halk TV'nin binasına polis baskını düzenleniyor, kanala kayyım atanıyor, yayını durduruluyor ve dijital hesapları engelleniyor. T24'ten Bianet'e, Birgün'den Kısa Dalga'ya uzanan müdahaleler sansürün farklı mecralara yayıldığını gösteriyor. Bakınız, fon krizine ilişkin kamuoyunun yanıt beklediği soruları sordukları için gazeteciler tutuklandı, ev hapsine alındı.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun.
ONUR DÜŞÜNMEZ (Devamla) - Sorulara cevap vermek yerine soruları soranları cezalandırmayı tercih ettiniz. Karşımızdaki tablo kolluktan yargıya, RTÜK'ten idari makamlara uzanan, birbirini tamamlayan bir baskı mekanizmasıdır. DEM PARTİ olarak talebimiz açık: Tutuklu gazeteciler serbest bırakılmalı, erişim engelleri kaldırılmalı, medya kuruluşlarına kayyım uygulamasına son verilmeli, Dezenformasyon Yasası ve TCK 217/A basın ve ifade özgürlüğü güvenceleri doğrultusunda yeniden ele alınmalıdır. Kürtçe yayıncılığın önündeki idari ve yargısal engeller kaldırılmalı, yerel ve bağımsız medya güçlendirilmelidir. RTÜK kararları bağımsız denetime açılmalı, kamu ilanları eşit ve şeffaf dağıtılmalı, gazetecilerin çalışma ve sendikal hakları güvence altına alınmalıdır. Geçmişte katledilen gazetecilere yönelik suçlar aydınlatılmalı ve cezasızlıkla hesaplaşılmalıdır. 24 Ekimde 10 kentte alanlara çıkan gazetecilerin sözü hepimizin sorumluluğudur. Özgür basın yoksa özgür toplum yoktur. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Aksakal...
MEHMET ÖNDER AKSAKAL (İstanbul) - Sayın Başkanım, çok teşekkür ediyorum.
Dün bu konuda konuşma yapmıştım, Demokratik Sol Partinin Kurucu Genel Başkanı, Onursal Genel Başkanımız Bülent Ecevit'in ölümünün 20'nci yılında anmıştım. Bugün de kabri başında gittik kendisini andık. Bugün burada, Mecliste yine aynı duyguları paylaşan başta sizler olmak üzere, Sayın Grup Başkan Vekillerimize ve değerli milletvekillerimize bu halisane duygularını Meclisimizin yüce çatısı altında tekraren kayda geçirdikleri için şükranlarımı sunuyorum.
Hepsine teşekkür ediyorum, sağ olun, var olun.
BAŞKAN - Yeni Parti Grubu adına Eskişehir Milletvekili Sayın Utku Çakırözer.
Buyurun Sayın Çakırözer. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
YENİ PARTİ GRUBU ADINA UTKU ÇAKIRÖZER (Eskişehir) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; buraya Ankara Adliyesinden geliyorum, gazeteci Alican Uludağ'ın duruşmasından. Alican Kocaeli'nin Gebze ilçesinde 29 Ekim 2025'te 4 kişinin hayatını kaybettiği bina çökmesiyle ilgili haberi yüzünden hâkim karşısındaydı. Bakın, metro inşaatı yüzünden bir bina çöküyor, 4 insan hayatını kaybediyor, aradan bir yıl geçiyor, sorumlular hakkında tek bir dava açılmıyor ama bu faciayı sorgulayan, gerçeğin peşini bırakmayan gazeteci Ulaştırma Bakanının sorumluluğunu gündeme getirdi diye sanık sandalyesine oturtuluyor, yine "O gazetecilere asla uygulamayacağız." dediğiniz sansür yasanıza dayanarak. Aynı adliyede dün Gözde Şeker ve İbrahim Kahveci haberlerini savunmak zorunda kaldı. Gazeteciler her ay 50-60 kez hâkim karşısına çıkıyor.
Gelelim fon vurgununa. Üzerinden tam elli gün geçti, bu büyük vurgunu yapanlar hakkında hâlâ tek bir dava yok ama vurgunu ortaya çıkaran, sorgulayan gazetecilere ilk davayı yine siz açtınız. Asrın vurgununu yapanların sizlerle olan ilişkilerini belgelediler diye Şaban Sevinç'i, Mustafa Balcı'yı hapse attınız, İsmail Saymaz ev hapsinde, Murat Ağırel ayağında kelepçeyle zindanda. Sırf vurgunlarınızı açığa çıkardılar diye bu 4 gazeteciyi toplam elli altı yıl hapis cezasıyla yargılıyorsunuz. Soruyorum: Bu gazeteciler cinayet mi işledi arkadaşlar? Murat Ağırel ayağında kelepçe varken yani kaçma şüphesi dahi yokken tutuklandı hem de yapmadığı haber yüzünden ama aynı davada suç örgütünün lideri olmakla suçlanan kişi, Genel Başkanımıza istenen iftiralarda bulundu diye cezaevinden hop, ev hapsine çıkarıldı; işte, sizin adaletiniz.
AK PARTİ'nin sansür ve baskı düzeninde gazeteciler her ay haberleri, yazıları nedeniyle mahkeme kapılarında. 11 gazeteci gözaltına alındı sadece ekim ayında, 6 gazeteci tutuklandı. İsmail Arı'yı bu yıl yetmiş beş gün kaldığı Sincan Cezaevine yeniden gönderdiniz, tam on beş gündür yerde yatıyor zindanda; dosyasında elle tutulur tek kanıt yok. Tuğba Tekerek, Ali Tarakcı, Derya Okatan, Hasan Güraksu zindandalar. Birer birer televizyonlara çöktünüz, Merdan Yanardağ'ı zindana koydunuz, Tele1'e kayyum atadınız, bir yıl sonra benzer kumpasla Türkiye'nin en çok izlenen kanalı Halk TV'yi de kararttınız. Az önce Enis Berberoğlu söyledi, işte, 200'ün üzerinde gazeteci meslektaşımız şu anda işsizlikle karşı karşıya. Sözcü TV'ye, Koza TV'ye sadece fon vurgununa ilişkin haberleri nedeniyle üst üste cezalar verdiniz. Gazetecileri hapsetmek, kanalları karartmak yetmedi, sansürü dijital dünyaya taşıdınız. Haberi, haberin paylaşıldığı hesabın kendisini yok ediyorsunuz. Eylül ayında 1.270, ekim ayında 867 X hesabına erişim engeli getirdiniz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
UTKU ÇAKIRÖZER (Devamla) - T24, İfade Özgürlüğü Derneği, Halk TV'nin hesabı, "Youtube" kanalı, Alican Uludağ'ın ve onlarca gazetecinin, avukatın, ekonomi yorumcusunun hesapları, hepsi karardı. Bakanlarınızın fotoğraflarını, mal varlıklarına ilişkin haberleri okumak, görmek yasak. Bir iktidar neden mal varlığı haberinden korkar? Neden bilirkişi raporundan, fon vurgunundan, bir gazetecinin "tweet"inden korkar? Çünkü gerçekler sizin bu kara, çürümüş düzeninizin en büyük tehdidi. Ama şunu bilin: Haberi yasaklayarak gerçekleri örtemezsiniz, gazeteciyi hapsederek halkın haber alma hakkını hapsedemezsiniz. Bu karanlık kalıcı değildir; haberin suç, sansürün devlet politikası olmadığı, gazetecilerin korkmadan özgürce yazabildiği ve halkın her habere özgürce ulaşabildiği bir Türkiye'yi Yeni Parti iktidarımızla milletimizle birlikte kuracağız.
Yüce Meclisimizi saygıyla selamlıyorum. (Yeni Parti ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Şengül Karslı.
Buyurun Sayın Karslı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
AK PARTİ GRUBU ADINA ŞENGÜL KARSLI (İstanbul) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Gazi Meclisimizi ve ekranları başında bizleri izleyen aziz milletimi saygıyla selamlıyorum.
Basın özgürlüğü sadece gazetecilerin mesleki bir meselesi değil, aynı zamanda vatandaşın gerçeklere ulaşma hakkı. Bu nedenle de bu konudaki her türlü eleştiriyi dikkatle dinlemeyi, her somut iddiayı ciddiyetle değerlendirmeyi gerekli görüyorum ancak önümüzdeki önergenin gerekçesindeki genellemeyi de doğru bulmuyorum.
Basın özgürlüğünü savunmak hepimizin sorumluluğu. Bunun yolu her adli işlemi baskı, her idari yaptırımı da sansür olarak kabul etmekten geçmez. Önergeyi okurken aklıma "Hafızayı beşer nisyan ile maluldür." sözü geldi ancak bu kadarı da unutkanlık olmaz, olsa olsa siyasi bir tercih olur. Gelin birilerinin özlemle andıkları, övdükleri 2002 Türkiyesini ve öncesini bir hatırlayalım. O dönem medya patronlarının Bakanlar Kurulu listesi yaptığı dönemdi; milletin inançlarıyla ekranlarda alay edilen dönemdi; seçilmiş hükûmetlerin manşetlerle alaşağı edildiği, milletin iradesine "Muhtar dahi olamazsın." diye sınır çizilen günlerdi; bazı medya sahiplerinin ekranları ve gazete sütunlarını kendi çıkarlarına kalkan yaptığı yıllardı.
SELCAN TAŞCI (Tekirdağ) - "Alo Fatih" 2002'de miydi, yapmayın Allah aşkına ya! Ses kayıtlarını dinledik ya! Bari bunu demeyin ya! Bunu demeyin bari ya!
ŞENGÜL KARSLI (Devamla) - Şimdi soruyorum size: O gün Türkiye'yi 99'uncu sıraya layık gören uluslararası endeksler bugün neden bizi 163'üncü sıraya yazabiliyor biliyor musunuz?
YÜKSEL TAŞKIN (İzmir) - Çünkü daha kötüsünü yaptınız da ondan!
SELCAN TAŞCI (Tekirdağ) - Yüzde 90 medya iktidar, AKP... Yüzde 90'dan fazlası.
ŞENGÜL KARSLI (Devamla) - Çünkü Türkiye'de manşetlerle siyaseti dizayn etme devri kapandı da ondan.
YÜKSEL TAŞKIN (İzmir) - Arada Yeni Şafak oku, Yeni Şafak!
SELCAN TAŞCI (Tekirdağ) - Yüzde 90'dan fazlası... Neden bahsediyorsun sen!
ŞENGÜL KARSLI (Devamla) - Dolayısıyla mevzu bahis olan o endekslerin gayesi basın özgürlüğü değildir arkadaşlar; Türkiye'deki vesayet aparatlarını kaybetmiş olmalarıdır.
YÜKSEL TAŞKIN (İzmir) - Sen kendini böyle kandırmaya devam et! Vesayetin en büyüğünü siz yarattınız!
SELCAN TAŞCI (Tekirdağ) - Aynı gün tek manşetle çıkıyorlar! İnsan utanır bunları söylemeye ya!
HAVVA SİBEL SÖYLEMEZ (Mersin) - Bağırma ya Allah Allah! Ayıp ya!
YÜKSEL TAŞKIN (İzmir) - Kapalı ittifak yapmaya devam edin siz!
ŞENGÜL KARSLI (Devamla) - Biz medyanın siyasete ve millete balans ayarı yaptığı günleri gördük ve o günleri tarihe gömdük, çok şükür.
ALİYE TİMİSİ ERSEVER (Ankara) - Ya, tamam, daha iyiydi ya!
YÜKSEL TAŞKIN (İzmir) - Tabii, tabii tarihe gömdünüz, çok şükür! Çok özgürüz, özgürlükten gözümüz kamaştı! Böyle devam edin siz!
ŞENGÜL KARSLI (Devamla) - Tabii, önergenin gerekçesinde çok tuhaf olduğu kadar da düşündürücü bir itiraf da var: "Bazı kanallara yapılan kayyum görevlendirilmeleri" diye eleştirilirken aynen şu cümle kurulmuş: "Kanal sahibi hakkındaki iddialar hukukun konusu olmakla birlikte kanalın yayın çizgisi dikkate alınmamıştır." Yani bir nevi bir medya patronu mali bir suça karışabilir, hakkında çok ciddi hukuki iddialar olabilir ama televizyonun muhalif yayın yapıyorsa devlet buna göz yumsun, yargı dokunmasın deniyor.
SELCAN TAŞCI (Tekirdağ) - Enis Bey anlattı, dinlemediniz mi?
YÜKSEL TAŞKIN (İzmir) - WhatsApp grubundan çıkarsaydınız ya!
ŞENGÜL KARSLI (Devamla) - Suç işleme imtiyazı hiç kimseye tanınmaz. Bunu hep birlikte zaten ifade ediyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
YÜKSEL TAŞKIN (İzmir) - Madem mali suç işledi WhatsApp grubundan çıkarsaydınız!
SELCAN TAŞCI (Tekirdağ) - Hiç yerinizde olmak istemezdim, çok acıklı, çok acıklı!
BAŞKAN - Buyurun tamamlayın.
ŞENGÜL KARSLI (Devamla) - Tabii, önergede dezenformasyonla mücadele yasasından ve önergenin geneline yayılan isimler ve olaylar üzerinden de kurgulanan bazı süreçlerden bahsedilmiş. Burada kavramları birbirine karıştırmışsınız. Haber yapmak başımızın üzerinde, eleştiri yapmak demokrasinin bir gereğidir ancak yalanı hakikat diye pazarlamak, insan onurunu sosyal medya mahkemelerinde linç etmek, kesinleşmemiş iddialarla piyasaları manipüle etmek ve özel hayatın gizliliğini çiğnemek gazetecilik değildir.
SELCAN TAŞCI (Tekirdağ) - Ya hangi vasıfla gazetecilikten... Gazeteciliğin ne olduğuna dair bir cümle...
ŞENGÜL KARSLI (Devamla) - Siz istiyor musunuz ki birileri ekranlardan aile yapımıza saldırsın, toplumu kutuplaştırarak yalanları aleni yaysın, çocuğun üstün yararını gözetmesin; RTÜK de, yargı da elini kolunu bağlasın izlesin.
BÜLENT KAYA (İstanbul) - ATV için niye RTÜK devreye girmiyor?
ŞENGÜL KARSLI (Devamla) - Vatandaşın lekelenmeme hakkını kim koruyacak? Milletin doğru haber alma hakkını dezenformasyona karşı kim koruyacak? ?
SELCAN TAŞCI (Tekirdağ) - Binlerce insanın ahı var, altında kalacaksınız.
ŞENGÜL KARSLI (Devamla) - Fikrin, eleştirinin, hakikatin önünde engel yok ama yalanın, şantajın ve...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
(AK PARTİ sıralarından alkışlar)
YÜKSEL TAŞKIN (İzmir) - Yazıklar olsun be, yazıklar olsun size ya! Lekelenmeme hakkı sizin var, başkasının yok, bir tek sizin var. Sabah bastığınız belediye başkanlarının eşlerinin yok lekelenmeme hakkı, bir tek sizin var.
AHMET TUNCAY ÖZKAN (İzmir) - Bravo, bravo, ne kadar güzel anlattın, aferin sana(!)
SELCAN TAŞCI (Tekirdağ) - Bu kadar ucuz mu ya insanların hayatı. Bu kadar insan... Ayıp ya!
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Sayın Başkan...
BAŞKAN - Oylayıp vereyim. Oylamadan önce mi?
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Oylamadan önce.
BAHADIR NAHİT YENİŞEHİRLİOĞLU (Manisa) - Başkanım, oylamayı yapsaydık.
BAŞKAN - Buyurun Sayın Çömez.
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; sayın hatip...
(Gürültüler)
HASAN ÇİLEZ (Amasya) - O kadar bağırıyorlar adamlar, niye...
YÜKSEL TAŞKIN (İzmir) - O zaman suç işleyip lekelenmeyin kardeşim, madem kendinizi koruyacaksınız!
ŞENGÜL KARSLI (Devamla) - Kendinize bakın! Ben şantajcıyı ve yalancıyı diyorum, niye...
(AK PARTİ ve Yeni Parti sıraları arasında laf atmalar, gürültüler)
BAŞKAN - Bir dakika, baştan açalım.
Arkadaşlar, Grup Başkan Vekiline söz verdim. Müsaade edin, dinleyelim.
YÜKSEL TAŞKIN (İzmir) - Nerede yaşıyorsun sen? Bilmiyorum ben. Nerede yaşıyorsun? Biz her gün cezaevlerindeyiz, her gün adliyelerdeyiz.
ŞENGÜL KARSLI (İstanbul) - Yok mu yalancısı, yalan haber yapanı, şantajcısı! İmtiyaz sağlamak isteyeni yok mu? Yok mu?
YÜKSEL TAŞKIN (İzmir) - Neden bahsediyorsun sen ya! Her gün cezaevindeyiz, her gün adliyedeyiz. Neden bahsediyorsun? Hangi Türkiye'de yaşıyorsun sen? Sen hangi Türkiye'de yaşıyorsun? (AK PARTİ sıralarından "Biraz nezaket!" sesi)
HASAN ÇİLEZ (Amasya) - Arkadaş, yalan habere karşı çıkıyoruz. Sen yalan haberden yanasın. Ne dediğini bilmiyorsun.
YÜKSEL TAŞKIN (İzmir) - Ne nezaketi ya! Sahte nezaketten bıktık biz, sahte nezaketten bıktık! Sahte nezaket bu! Bende nezaket var, sizde gerçeklik yok, hakikat yok! Sizin hakikatle bağınız kopmuş.
BAŞKAN - Sayın Çömez, buyurun.
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Sayın hatip az önce yaptığı değerlendirmede grubumuzun önergesine "tuhaf" dedi. Size her şey tuhaf geliyor zaten çünkü yaptığınız şeylerin tamamı tuhaf olduğu için sizin dışınızda olan her şey tuhaf. TRT'yi bir Pravda medyasına çevirdiniz. İktidarınız döneminde TRT için tam 12 milyar dolar vergi topladınız. Reklamlardan ve Tabii gelirlerinden ne elde ettiğinizi bilmiyoruz ama TRT'yi tamamen bir iktidar borazanına çevirdiniz ve son iki yıl içerisinde 10'dan fazla televizyona el koydunuz, kararttınız o televizyonları.
Şimdi, gelelim 28 Şubat dönemine. 28 Şubat döneminde Sayın Erdoğan istediği bütün muhalif kanallarda çıktı ve konuştu. Birimize iktidar kanallarında yer verebiliyor musunuz? Sayın Erdoğan bütün kanallarda yer aldı ve hiçbir kanala da el konulmadı.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Bitiriyorum.
BAŞKAN - Buyurun, son bir dakika veriyorum.
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Medya özgürlüğünden bahsede bahsede geldiniz. Manşetlerle "Savaşa savaşa iktidara geliyoruz." demiştiniz, manşetlerin arkasına sığınır oldunuz. Elinize geçirdiğiniz medya gücüyle, elinize geçirdiğiniz para ve iktidar gücüyle siyasette ve iktidarda var olacağınızı düşünmeyin. TRT'yi Pravda'ya çevirdiniz, medyanın yüzde 95'ini ele geçirdiniz, gazetecilerin birçoğunu içeri attınız, çoğu da tamamen haksız gerekçelerle, size itiraz ettikleri için; sizin yolsuzluklarınızı, sizin vurgunlarınızı ifşa ettikleri için. Sakın bunun arkasına saklanmayın. 28 Şubattan daha kötü bir döneme getirdiniz bu ülkeyi. 28 Şubat döneminde Sayın Erdoğan'la beraber kendisine muhalif olan, kendisini desteklemeyen bütün kanallara bir bir gitmiş birisi olarak söylüyorum: Ne bir gazeteye, televizyona el konuldu ne de diğer kanallarda Sayın Erdoğan'ın çıkmasına engel konuldu. Bugün bir ceberut dönemi Türkiye'ye yaşatıyorsunuz ama çok az kaldı, arkasına saklandığınız o medyayla, arkasına saklandığınız o manşetlerle iktidarda kalamayacaksınız.
MURAT EMİR (Ankara) - Sayın Başkanım, benim de bir söz talebim var.
BAŞKAN - Öneriyi oylayıp vereyim.
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Karar yeter sayısı istiyoruz efendim.
BAŞKAN - Öneriyi oylamadan evvel karar yeter sayısı arayacağım.
Kabul edenler... Kabul etmeyenler...
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Yok efendim, yok.
BAŞKAN - Divanımızda da ihtilaf söz konusu, oylamayı cihazla yapacağım.
Üç dakika süre veriyorum ve süreyi başlatıyorum.
(Elektronik cihazla oylama yapıldı)
BAŞKAN - Karar yeter sayısı yoktur.
Birleşime on beş dakika ara veriyorum.
Kapanma Saati:17.15
İKİNCİ OTURUM
Açılma Saati: 17.31
BAŞKAN: Başkan Vekili Celal ADAN
KÂTİP ÜYELER: İbrahim YURDUNUSEVEN (Afyonkarahisar), Ertuğrul KAYA (Gaziantep)
----- 0 -----
BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 14'üncü Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.
İYİ Parti grup önerisinin oylamasında karar yeter sayısı bulunamamıştı. Şimdi öneriyi tekrar oylarınıza sunacağım ve karar yeter sayısı arayacağım.
Oylamayı elektronik cihazla yapacağız.
İki dakika süre veriyorum ve başlatıyorum.
(Elektronik cihazla oylama yapıldı)
BAŞKAN - Öneri kabul edilmemiştir, karar yeter sayısı vardır.
Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük'ün 19'uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutuyorum:
5/11/2027
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Danışma Kurulu 5/11/2026 Perşembe günü (bugün) toplanamadığından grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük'ün 19'uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.
Serkan Sarı
Balıkesir
Grup Başkan Vekili
Öneri:
Tekirdağ Milletvekili ve CHP Türkiye Büyük Millet Meclisi Grubu Başkanı Faik Öztrak, Balıkesir Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Serkan Sarı, İzmir Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sevda Erdan Kılıç ve İzmir Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Rahmi Aşkın Türeli tarafından tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini tehdit eden sorunların araştırılması, çiftçilerin borç yükünün hafifletilmesi, desteklemelerin kanuni ölçütlerle uyumlu, şeffaf, adil ve öngörülebilir olması ve gerekli önlemlerin belirlenmesi amacıyla 21/10/2026 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan -2024 sıra no.lu- Meclis araştırması önergesinin diğer önergelerin önüne alınarak görüşmelerinin 5/11/2026 Perşembe günlü birleşimde yapılması önerilmiştir.
BAŞKAN - Önerinin gerekçesini açıklamak üzere Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Bursa Milletvekili Sayın Orhan Sarıbal konuşacak.
Buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA ORHAN SARIBAL (Bursa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Meclisimizin kıymetli emekçileri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Öncelikle "Toprak işleyenin, su kullananın." diyen Cumhuriyet Halk Partimizin Genel Başkanı Sayın Bülent Ecevit'i, "Karaoğlan" diye tarif edilen, anlatılan o yürekli insanı ölümünün yıl dönümünde bir kez daha saygıyla anıyorum.
Değerli milletvekili arkadaşlarım, araştırma komisyonunun kurulması adına bir önerimiz var. Önerimiz açık, gıda hakkı, Türkiye'nin üretim sorunları, üreticinin sorunları, üretimin sürdürülebilirliği, tarımın devamlılığı, dışa bağımlılığın engellenmesi, genç arkadaşlarımızın tarımdan kopması, çiftçinin üretimden çıkması, Türkiye'nin ithalata bağımlı hâle gelmesi; bütün bu temel sorunların araştırılmasına dair ve bu sorunların giderilmesine dair bir komisyonun kurulmasını talep ediyoruz. Çünkü değerli milletvekili arkadaşlarımız, 2006 yılında iktidar bir kanun çıkardı, 5488 sayılı Kanun. Bu kanunun 21'inci maddesi açıkça şunu söylüyor, diyor ki: "Tarımı desteklemek adına gayrisafi millî hasılanın yüzde 1'inden az olmamak üzere tarıma destek verilir." Doğrudan destek, nedir bu desteğin içeriği? Açıktır, net, telafi edici ödemeler, bitkisel üretim giderleri, hayvancılık desteklemeleri, kırsal kalkınma giderleri, tarım sigortalarının desteklenmesi ve diğer tarımsal giderler. Biliyorum, bizden sonra iktidar yetkilileri çıkacak, diyecekler ki: "Banka faizine şu kadar ödeme yaptık, yatırıma şu kadar destek verdik, buraya şu kadar para verdik." Kendi çıkardığınız kanunu iyi okumalısınız çünkü o kanun şunu söylüyor: "Vergi istisnası ve indirimleriyle ilgili madde destekleme içerisinde değildir." diyor. "Kamu yatırımlarının kaynaklarına harcanan paralar destekleme gideri değildir." diyor. "Kamu yatırımlarıyla ilgili desteklemeler destekleme gideri değildir." diyor ve bütün bunları birbirinden ayırarak net bir şekilde ortaya koymak zorundayız. Ne demek istiyoruz? Şu anda çiftçinin 1,5 trilyon gideri var, 1,5 trilyon borcu, sadece bankalara. 2007 yılında geldiğinizde bankalara olan borç bu yaptığınız indirimler üzerinden, desteklemeler üzerinden yüzde 50'sini karşılıyordu, yüzde 50; bugün sadece yaptığınız destek bankalara borcun yüzde 10'unu bile karşılamıyor. 5 kat daha aşağıya düşmüş. Yine 2007 yılında yani kanun çıktığından bugüne kadar, 2027 hariç, toplam 2 trilyon 752 milyar ödemeniz gerekirken ne yazık ki ödediğiniz para sadece 686 milyar; ödenmeyen 2 trilyon 66 milyar; 2026 sonu, 2027 dâhil değil. Yine 2007 yılından bugüne kadar, yirmi yılda ödediğiniz destekleme miktarı 30 kat artmış ama çiftçinin borcu tam 145 kat artmış. Yine 2007 yılında ortaya koyduğunuz destekleme miktarı bütçenin 2,72'sine denk gelirken bugün binde 85'ine denk gelmektedir; tam 3 kat aşağıya düşmüş. Yine yaptığınız destekleme 2007 yılında binde 65... Yani kanunun 21'inci maddenin "Yüzde 1'inden az olmayacak." dediği miktarın beşte 1'ine, binde 2,1'e kadar düşmüş. 2027'yi dâhil edersek 2 trilyon 940 milyar TL çiftçiye borcunuz var. Kaldı ki bu borç her yıl tarımsal girdi fiyatları üzerinden yenilenmemiştir, o günkü fiyatlar üzerinden işlem yaptık ve böyle açıkladık. Oysa -Grup Başkan Vekilimiz uyardı- bu tarımsal girdiler üzerinden her sene yenilenmelidir. Böyle bakıldığında, o 2 trilyon 66 milyar paranın çok daha yüksek bir rakama denk geldiğini söylemek isterim. Soruyoruz, bunun için araştırma önergesini...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
ORHAN SARIBAL (Devamla) - Bu araştırma önergesini şunun için verdik: Bu aradaki 2027 dâhil 2 trilyon 940 milyar, 2026 sonu itibarıyla 2 trilyon 66 milyar nerede? Ne için kullanıldı? Ne için kullanıldı, nerede? Bunun için bu araştırma önergesini hazırladık. Çünkü bu, çiftçinin üretimi, ülkenin gıda güvencesi, çiftçinin ayakta kalma mücadelesi, dışa bağımlılığının azaltılması gibi birçok temel sorunu çözebilecek nitelikte. Hele de çiftçinin borcunu 1,5 trilyon olarak alırsanız tam onun 2 katı kadar parayı çiftçiden alıp başka yerlere yatırmışsanız bunun mutlaka araştırılması gerekmektedir. Yani kısaca fonları fonluyorsunuz, çağın, yüzyılın en büyük soygununu fonluyorsunuz, en büyük organize suçunu fonluyorsunuz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
ORHAN SARIBAL (Devamla) - Burada 3 trilyon gibi bir paranın nereye gittiğini elbette söyleyeceğiz. O yüzden, bu araştırma önergemizin ve komisyonun kurulması için olur ve kabul oyu vermenizi talep ediyoruz çiftçi için, ülke için, tarımın geleceği için.
Saygılarımla. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - YENİ YOL Partisi Grubu adına Antalya Milletvekili Sayın Şerafettin Kılıç.
Buyurun Sayın Kılıç. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)
YENİ YOL GRUBU ADINA ŞERAFETTİN KILIÇ (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun önerisi üzerine söz aldım. Genel Kurulu ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, Türkiye'de üreticilerimiz var mı? Var, 58 yaşının üstünde da olsa var. Bunlar ne yazık ki borçlarla uğraşıyorlar; borçlarına eklenen faiz yüküyle bankaların uzun vadeli köleleri hâline getirilmek isteniyorlar. Mazot, gübre, tohum, yem, ilaç ve elektrik fiyatları üreticinin belini büküyor; çiftçi tarlasını ekebilmek için yine bankanın kapısını çalmak zorunda bırakılıyor. Hasat zamanı geldiğinde ise kazandığı paranın önemli bir bölümünü kredi taksitlerine ve faizlere veriyor. Böyle bir düzende çiftçi üretici olmaktan çıkıyor, bankaların borçlusu hâline geliyor. 2027 bütçesindeki rakamlar da tercihin ne yönde olduğunu açıkça gösteriyor. Faiz ödemeleri için 3 trilyon 975 milyar lira ayrılırken doğrudan tarımsal destekleme programlarına yalnızca 235 milyar lira ayrılıyor yani faize ayrılan kaynak doğrudan tarım desteklerinin yaklaşık 17 katı kadar. Bir tarafta üreticinin alın teri, diğer tarafta faiz ödemeleri; devletin bütçesinde faiz bu kadar büyük yer tutarken çiftçinin desteklenmesi için kaynak bulunamıyorsa burada ciddi bir öncelik sorunu var demektir. Üstelik 5488 sayılı Tarım Kanunu'nun 21'inci maddesi tarımsal desteklemelere millî gelirin en az yüzde 1'i nispetinde kaynak ayrılmasını öngörüyor. 2027 bütçesinde bu ölçüte göre yaklaşık 1 trilyon 110 milyar lira ayrılması gerekirken doğrudan destek ödeneği 235 milyar lirada kalıyor. Burada net olarak görülüyor ki çiftçimizin hakkı olan 875 milyar lirası gasbediliyor.
Değerli milletvekilleri, çiftçinin borç meselesi de artık ertelenemez bir sorun hâline gelmiştir. Üreticilerimiz bankalara, tarım kredi kooperatiflerine ve çeşitli finans kuruluşlarına borçlu. Bu borçlar yüksek faizlerle taksitlendiriliyor. Çiftçi borcunu ödeyebilmek için yeniden borçlanıyor, borç borçla kapatılıyor, faiz büyüyor, üreticinin yükü ağırlaşıyor, sonunda çiftçi toprağından kopma noktasına geliyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
ŞERAFETTİN KILIÇ (Devamla) - Bu ülkenin çiftçisini bankaların kölesi hâline getiren bu düzen değişmelidir. Çiftçilerin vergi ve SGK borçları faizsiz yapılandırılmalıdır. Tarımsal kredi borçları üreticinin ödeme gücü dikkate alınarak yeniden düzenlenmelidir. Borçların üzerine yeni faiz yükleri bindirmek yerine çiftçinin üretime devam etmesi sağlanmalıdır çünkü çiftçinin borcunu ödeyememesi yalnızca çiftçinin sorunu değildir, yarın tarlanın ekilmemesi, hayvanın beslenmemesi, üretimin azalması ve vatandaşın daha pahalı gıdaya mahkûm olması demektir. Unutmayalım, çiftçiyi kurtarmak üretimi kurtarmaktır, üretimi kurtarmak ise Türkiye'nin geleceğini kurtarmaktır. Bu sebeple, çiftçiye borç değil destek, faiz değil nefes, icra değil üretim imkânı sunan bir tarım politikası hayata geçirilmelidir.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - İYİ Parti Grubu adına Mersin Milletvekili Sayın Burhanettin Kocamaz. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
İYİ PARTİ GRUBU ADINA BURHANETTİN KOCAMAZ (Mersin) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun önerisi üzerine İYİ Parti Grubumuz adına söz aldım. Yüce Meclisi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, ülkemizin gıda ihtiyacını sağlayan, hepimizin sofrasına her gün yiyeceklerimizi koyan çiftçilerimiz ne yazık ki bugün izlenen yanlış tarım politikaları nedeniyle kendi geçimini sağlayamayan ve karınlarını doyuramayan bir hâle gelmiştir. Ülkemizde tarım ve hayvancılık artık yalnızca bir üretim sorunu değil, aynı zamanda ciddi bir finansman, pazarlama ve ayakta kalma mücadelesine dönüşmüş, 50 kilogramlık bir çuval hayvan yemi 1.100 TL'ye, 50 kilogramlık bir çuval tavuk yemi 1.400 TL'ye yükselmiştir. Çiftçimizin bankalara olan borçları her geçen gün artmaktadır. Mazot, gübre, tohum, ilaç, elektrik, sulama, işçilik ve nakliye maliyetleri sürekli artarken üreticinin sattığı ürünün fiyatı çoğu zaman toplama maliyetini bile karşılamamaktadır.
Değerli milletvekilleri, geçmiş yıllarda çiftçimiz birkaç üründen zarar ettiğinde, başka bir üründen kazandığıyla bu açığı kapatabiliyordu ancak bu yıl çiftçimiz neredeyse bütün ürünlerinden zarar etmiş, hiçbir üründen elde ettiği gelirle diğer ürünün zararını karşılayamaz hâle gelmiştir. Bugün elma dalında 3 TL'ye düşmüş, limon ve narenciye dalında kalmış, yağlık zeytin 10 TL'ye kadar inmiş, üreticiler ağaçlarını sökme noktasına gelmiştir. Arpa, buğday, mısır, şeker pancarı, zeytin, üzüm, çeltik, fındık, yer fıstığı, ayçiçeği gibi ürünlerde bu yıl açıklanan düşük alım fiyatları çiftçilerimiz için büyük bir hayal kırıklığı ve yıkıma dönüşmüştür. Tüm bunlara rağmen vatandaşlar dalında kalan ürünlere markette katbekat fazla para ödemek zorunda kalıyor. Bu durum, iktidarın her konuda izlediği yanlış tarım politikalarından kaynaklanmaktadır.
Bir diğer önemli mesele de tarımsal desteklemelerdir. 5488 sayılı Tarım Kanunu'nun 21'inci maddesi son derece açıktır: "Tarımsal desteklemeler için bütçeden ayrılacak kaynak, gayrisafi millî hasılanın yüzde 1'inden az olamaz." Peki bu kanuni hüküm neden yıllardır yerine getirilmiyor? Çiftçimizin kanunla güvence altına alınmış hakkı neden kendisine tam olarak verilmiyor?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
BURHANETTİN KOCAMAZ (Devamla) - Üstelik üreticinin finansmana en fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemde faiz desteklerinin azaltılması çiftçinin krediye erişimini daha da zorlaştırmaktadır. Buradan Tarım Bakanına açıkça soruyorum: Çiftçinin giderek büyüyen borç yükünü hafifletmek için nasıl bir planınız var? Tarımsal desteklerde kanunun öngördüğü yüzde 1'lik kaynak neden tam olarak ayrılmıyor? Üreticinin maliyetini karşılayabileceği, emeğinin karşılığını alabileceği bir fiyat politikası ne zaman hayata geçirilecek? Kredi limitleri ile faizleri çiftçinin gerçek ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemeyi düşünüyor musunuz? Üreticilerin her geçen gün üretimden çekildiğinden, borçlarını ödemek için arazilerini sattığından haberiniz var mı?
Yüce Meclisi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Demir...
NEJLA DEMİR (Ağrı) - Teşekkürler Sayın Başkan.
2020 yılında henüz 18 yaşındaki İpek Er, Uzman Çavuş Musa Orhan'ın cinsel saldırısına uğradı, intihara sürüklenerek yaşamını yitirdi. Musa Orhan cinsel saldırı suçundan on yıl hapis cezası aldı ancak 22 Ekimde intihara yönlendirme suçlamasından beraat etti. Soruyorum: Cinsel saldırıdan mahkûm edilen bir kişi, genç bir kadının ölümüne ilişkin davadan nasıl beraat ediyor? Gülistan Doku'nun annesi de yıllarca süren, âdeta işkenceye dönüşen bir adalet mücadelesi verdi; açığa çıkanlar ortada. İpek Er'in annesi Hikmet Kılınç da altı yıldır adalet arıyor, Gülistan'ın annesi gibi "Bana destek verin." diye haykırıyor. Artık yeter, daha kaç annenin ömrü adliye koridorlarında, daha kaç kadının yaşamı cezasızlık tartışmalarının gölgesinde geçecek?
BAŞKAN - Sayın Tahtasız...
MEHMET TAHTASIZ (Çorum) - Sayın Başkan, "Toprak işleyenin, su kullananın." "Ne ezen ne ezilen, hakça bir düzen." diyen Sayın Karaoğlan Bülent Ecevit'i rahmetle, minnetle anıyorum.
Alın teriyle, nasırlı elleriyle toprağı işleyen çiftçimiz ürün değil, maalesef dert biçiyor. Arpa, buğday, ayçiçeği, çeltik ekti, zarar etti; üzüm, incir, zeytin, kiraz, elma, limon yetişirdi, maalesef onda da zarar etti. Şimdi, şeker pancarı hasadına başladı; açıklanan A kotası fiyatı 3.720 lira, C kotası yani fazla üretim için 2 bin lira fiyat belirliyorlar. Şu anda çiftçi kan ağlıyor. Geçen yıl paketli küspeyi 2.400 liraya alan kendi çiftçimizi bugün zarar ettiriyoruz ve şeker pancarını 3.720 liraya satıyoruz; bu gerçekten kabul edilir bir şey değil.
Süt üreticisi artan yem ve maliyetlere karşı maalesef beş aydır sütünü 24-28 lira arasında satıyor. Çiftçi zarar ediyor, inekler kesime gidiyor.
BAŞKAN - Sayın Akın...
İBRAHİM AKIN (İzmir) - Evet, teşekkür ederim Sayın Başkan.
Biliyorsunuz, Türkiye'nin gündemine giren, Akbelen'deki bir gelişme var. Bütün vekillerle, buradaki bütün partilerle görüştüler; bugün yine Nejla Muhtar aradı beni. Orada, mevcut mahkeme sürmesine rağmen, yaşanan durum gerçekten vahim. Şu anda şirket oraya girip köylerini neredeyse ortadan kaldıracak bir faaliyet yürütmeye çalışıyor. Buradan bir kez daha söyleyelim hem Vali hem İçişleri Bakanlığına: Mahkeme sürerken bu yapılan işlemin oradaki hayatı sonlandırmaya çalışmasının hukuki olmadığını ve bunun bir intikam davasıyla devam ettiğinin gerçekliğini gösteren bir durum olduğunu ifade etmek istiyorum. Köylü orada varlığını, evini, toprağını, zeytinini korumaya çalışıyor ama orada bir yaşamı sonlandırmaya çalışan zihniyet var, bunun önüne bir an önce geçilmesi lazım. COP sürecinde bu kadar vahşi saldırıların yapılması; Limak şirketinin, kömür şirketinin desteklenmesi aslında bir tutarsızlığı da gösteriyor, bunu da buradan ifade etmek istedim.
Teşekkür ederim.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sayın Başkan... Sayın Başkan...
BAŞKAN - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına Batman Milletvekili Sayın Zeynep Oduncu Kutevi... (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sayın Başkan...
BAŞKAN - Kusura bakmayın.
DEM PARTİ GRUBU ADINA ZEYNEP ODUNCU KUTEVİ (Batman) - Teşekkür ederim Başkan.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, ekranları başında bizleri izleyen sevgili halklarımız ve sabahın ilk ışıklarıyla tarlaya, meraya, ahıra girip alın teriyle bu ülkeyi doyuran ama kendi sofrasına kuru ekmek koymakta zorlanan tüm üreticileri saygıyla selamlıyorum.
İktidar temsilcileri birazdan bu kürsüye çıkacaklar ve tarıma dair politikalarını tek tek anlatacaklar ama gerçeği görmek gerekiyor, bizim biraz da buradan bakmamız gerekiyor. Bakın, gerçekten iktidarı anlamakta zorlanıyoruz. "Toprak" deyip deyip savaşlara girmeyi marifet sayıyorlar ama ellerinde bulunan toprakları verimsizleştirmek için ellerinden gelen bütün çabayı gösteriyorlar. Bugün çiftçinin, üretimin ve toprağın durumu ortada; toprak kuruyor, üretim yapılamıyor, çiftçi kan ağlıyor ve buna bağlı olarak halk üretimden faydalanamıyor. Bakın, biz ilkokul sıralarındayken, ülkenin haritası önümüze konulurdu ve bölge bölge neler yetiştiriliyor, neler var diye bize anlatılırdı. Çok zengin topraklarda olduğumuzun bazen gururunu yaşardık çünkü üretim fazlasıyla vardı ama bugün, o ülkenin haritası önümüze gelirse bizim çocuklara anlatacağımız; zeytinlikler kesiliyor, elektrik verilmediği için toprak kuruyor, ithal edilen ürünler... Samana kadar ithal ettiğimizin altını çizmemiz gerekiyor. Çocuklara anlatacağımız, çocuklara vereceğimiz böyle bir gelecek var maalesef.
Bakın, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu verileri ortada. Çiftçinin bankalara olan nakdi kredi borcu 1,5 trilyon liraya dayanmış durumda. Sadece son bir yıldaki borç artışı 400 milyar liranın üzerinde. "Bütçede tarıma 1 trilyon 305 milyar kaynak ayırdık." diyerek göz boyayacaklar, bu paranın yalnızca 235 milyar lirası yani yüzde 18'i çiftçiyi doğrudan destekleyen durumda, diğer kalanları ise faize, şirket lobilerine giden bir kısımdır.
Bir de bunun mazotu var. Mazot bugün 100 liraya dayandı. Mazot 100 liraya dayandı ve bununla birlikte eylül ayı 2026 verileriyle tarlada 7 lira olan limon markette 51 liraya, 11 lira olan havuç 48 liraya, dalında 21 lira olan elma 73 liraya satılmaktadır. Nakliye, depolama, fire ve lojistik maliyetlerinin farkındayız ancak tarlada 7 liraya satılan bir ürünün sofraya ulaşıncaya kadar yüzde 300, yüzde 600 arasında fiyat farkına uğraması tedarik zincirinde hal sisteminde ve piyasa denetiminde yapısal bir aksaklık olduğunu işaret etmektedir.
Bir de bir diğer sorun da şuradaki TEDAŞ zulmü.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
ZEYNEP ODUNCU KUTEVİ (Devamla) - Teşekkür ediyorum Başkan.
Bakın, Batman'da, Urfa'da, Diyarbakır'da mazot ve gübre alım fiyatlarının artışının yanında bir de sırtı sıvazlanan elektrik dağıtım şirketleriyle, TEDAŞ zulmüyle boğuşan bir çiftçi gerçekliği var. Üreticiye verilmesi gereken üç kuruşluk tarımsal desteğe bile şirketlerin "elektrik borcu" bahanesiyle doğrudan el konuluyor.
Bunun dışında bir de mevsimlik tarım işçilerinin sorunları var. Maalesef kendi bölgelerinde toprağı işleyemeyenler mevsimlik işçi olarak başka yerlere gidiyorlar, burada da ırkçı, faşizan saldırılara maruz kalıyorlar yani bugün topraktan ülke geneliyle herhangi bir verim alınamıyor. İnsan ile doğanın ilk ittifakı topraktır, eğer toprağımızı kaybedersek geleceğimizi kaybederiz. O yüzden, buradan iktidara bir daha sesleniyoruz: Lütfen, tarım politikalarında sürdürülebilir ve genişletilebilir politikaların devamını getiriniz.
Teşekkür ediyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Yeni Parti Grubu adına Antalya Milletvekili Sayın Aykut Kaya, buyurun. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
YENİ PARTİ GRUBU ADINA AYKUT KAYA (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulumuzu ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.
Antalya'mızda yeni sezon örtü altı sebze hasadı başladı. Rekoltenin düşük, hava şartlarının da olumsuz olmasına rağmen son bir haftadır sebze fiyatları gerilemeye başladı. Özellikle biber ve salatalık üreticilerimiz ciddi sıkıntı yaşıyorlar. Üreticilerimizin maliyetleri iki yıl öncesine göre 3-4 katına çıkarken satış fiyatları iki üç yıl öncesiyle neredeyse aynı seviyelerde. Nedense her yıl kasım ve aralık ayları geldiğinde yaş sebze ve meyve fiyatlarında benzer düşüşleri görmekteyiz.
Buradan yetkililere sesleniyorum: Yıl sonu enflasyon hedefleri uğruna üreticilerimizi mağdur etmeyin. Yaş sebze ve meyveyi enflasyon sepetinden çıkarın. Üreticilerimizin maliyetinin üzerinde, makul bir kâr elde edebileceği taban fiyat uygulamasını hayata geçirin. Çiftçilerimizin Tarım Kredi Kooperatiflerine ve bankalara olan borçları en az iki yıl faizsiz ertelenmeli, üreticilerimize faizsiz kredi imkânları sağlanmalıdır.
Kıymetli milletvekilleri, Antalya'mızın Elmalı ilçesinde şeker pancarı üreticilerimiz ciddi sıkıntılar yaşıyorlar. TÜRKŞEKER'in belirlediği alım fiyatları pancarın şeker oranına göre 2.700 lira ile 3.700 lira arasında değişmekte. Bu fiyatlar üreticilerimizin maliyetinin altında fiyatlar. Bir de nakliye sorunu var. TÜRKŞEKER'in yaptığı taşıma ihalesindeki bedeller düşük kaldığı için kamyoncular pancarı taşımakta zorlanıyorlar. Üreticimizin pancarı tarlada kalmış durumda. Kamyoncular taşıma maliyetlerini karşılayabilmek için çiftçilerimizden kamyon başına 7 bin ila 10 bin lira arasında ek para talep ediyorlar. Buradan TÜRKŞEKER yetkililerine çağrıda bulunuyorum: Şeker pancarı alım fiyatları ton başına en az 4.700 ila 5.000 lira arasına çıkarılmalıdır. Ayrıca, Elmalı'dan Burdur Şeker Fabrikasına yapılacak taşımalar için ton başına 700 lira olarak belirlenen ihale bedeli en az 800 liraya yükseltilmelidir. Hem üreticilerimizin hem de nakliyecilerimizin mağduriyeti giderilmeli, çiftçilerimizin pancarı tarlada kalmamalıdır.
Demre ilçemizin Çevreli, Yavu ve Üçağız Mahallelerinde iki hafta arayla 2 büyük sel baskını yaşandı. Çevreli Mahallemizde yaklaşık 1.450 dönüm kapalı sera alanı, Yavu Mahallemizde ise yaklaşık 250 dönüm sera alanı tamamen selden etkilenmiş durumda. Çiftçilerimiz zaten sezona borçlu girmişlerdi, şimdi de ürünlerini kaybederek büyük bir çıkmazın içine girdiler. Tarım ve Orman Bakanlığına çağrıda bulunuyorum: TARSİM sigortası olsun ya da olmasın zarar gören bütün çiftçilerimizin zararları karşılanmalıdır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
AYKUT KAYA (Devamla) - Çiftçilerimize uzun vadeli faizsiz kredi desteği sağlanarak çiftçilerimizin Tarım Kredi Kooperatiflerine ve bankalara olan borçları en az iki yıl faizsiz ertelenmelidir.
Yine Yavu Mahallemizde planlanan Gölet-1 ve Gölet-2 projeleri de bir an önce hayata geçirilmelidir.
Antalya'mızda yaklaşık 290 gübre üretim tesisimiz ciddi bir sorunla karşı karşıya. Özel gübre ve bitki besleme ürünleri üreten işletmelerimiz yapılan düzenlemeyle ikinci sınıf gayrisıhhi müessese kapsamından birinci sınıfa alındı ancak bu işletmelerimizin yalnızca 15-20 kadarı organize sanayi bölgelerinde bulunuyor. Diğer işletmelerimiz ise mevcut yerlerinde ruhsatlarını yenileyememe ve kapanma riskiyle karşı karşıya. Bakın, bu firmalarımız ağır sanayi tipi gübre üretimi yapmıyor. Üstelik bunların çoğu 60-70 ülkeye ihracat yapan firmalarımız. Bu işletmelerimizin üretim özellikleri dikkate alınarak yeniden ikinci sınıf gayrisıhhi müessese kapsamında değerlendirilmelerini sağlayacak yönetmelik değişikliği bir an önce yapılmalıdır.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Burdur Milletvekili Sayın Adem Korkmaz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
AK PARTİ GRUBU ADINA ADEM KORKMAZ (Burdur) - Sayın Başkan, çok kıymetli milletvekilleri; tarım konusunu konuşurken öncelikle şunu kabul etmemiz gerekiyor: Tarım bir ülkenin sadece sektörlerinden biri, ekonomik faaliyet alanlarından biri değildir. Tarım gıda güvenliğidir, üretimdir, istihdamdır, kırsal kalkınmadır yani tarım bu yönüyle stratejik bir konudur, stratejik bir alandır. Dolayısıyla tarımı değerlendirirken meseleye günübirlik yaklaşımlarla değil uzun vadeli ve bütüncül bir perspektifle bakmak zorundayız. Bugün tarımsal üretimi desteklemek adına adımları değerlendirirken yalnızca doğrudan destek ödemeleri penceresinden değil bütçe içerisinde farklı alanlardan ve farklı kaynaklardan yapılan sektörel ve diğer sermaye desteklerini de mutlaka değerlendirmemiz gerekiyor. 2027 yılı bütçesi içerisinde ayrılan doğrudan destek programı için 235 milyar liranın yetersiz olduğu üzerinden bu önergenin verildiğini biliyoruz. Eyvallah yani tarımsal üreticiye verebileceğimiz ne kadar destek varsa vermek... Elbette bunun bir sınırı, bir ölçüsü yok. Yani tarıma "Stratejik bir sektör." dememizden dolayı bu doğrudan desteğin bile gayrisafi millî hasılanın yüzde 1'i değil, belki yüzde 2'sine, yüzde 3'üne çıkaracak stratejik adımları planlamamız gerekiyor ancak bunun yanında, tarımsal sektörün altyapı yatırımları için 268 milyar lira, tarımsal kredi desteği için 325 milyar lira; bunlar da doğrudan çiftçinin cebine giren meseleler yani faiz ödemelerine karşı hazinenin üstlendiği bedeller. Yine, vergi indirimi, muafiyet ve istisnalardan kaynaklı 342 milyar lira, tarımsal KİT'lerin finansmanı, müdahale alımları yani üreticimizin piyasada mağdur olmaması için, fiyatların aşağıya düşmesini engellemek için yapılan müdahale alımları 135 milyar lira. Yani tarım sektörüne daha geniş bir bakış açısıyla baktığımız zaman ayrılan desteğin 1 trilyon 305 milyar liraları bulduğunu görebiliyoruz. Evet, bunun yeterli olduğunu söylemediğimi ifade etmiştim, bunu çok çok daha artırmamız gerektiğini ifade edeyim ancak burada önemli olan bu kaynakların nasıl kullandırıldığına, nasıl değerlendirildiğine odaklanmamız gerekiyor çünkü devletin tarıma katkısının yalnızca çiftçiye yapılan doğrudan ödemelerden ibaret olmadığını, üretimin finansmanından sulama yatırımlarına, piyasa düzenlemesinden ihracat desteklerine kadar geniş bir alanı kapsadığını ifade etmek gerekiyor. Yine, faiz ödemelerinde de ciddi ödeme kalemlerinin burada...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
ADEM KORKMAZ (Devamla) - Faiz ödemelerine de hazinenin yaptığı katkıları elbette dikkate almak gerekiyor. Yani 2026 yılının Eylül ayı sonu itibarıyla 823 bin çiftçimize toplam 596 milyar lira tutarında sübvansiyonlu tarımsal kredi kazandırılmıştır.
Evet, tarım, çiftçimizin borçları elbette önemlidir ancak burada şunu da unutmamak gerekiyor: Bu krediler sübvansiyonlu kredilerdir ve çiftçimizin üretim kabiliyetini, sabit sermaye yatırımlarını, çiftlik yatırımlarını, yeni yatırımlarını finanse etmek için oluşturulmuş finansal imkânlardır. Bunları da göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyorum. Biz, tarımsal alandaki esas meselenin... Üreticimizin hangi ürünü, nerede, ne kadar ve hangi kaynaklardan üretebileceğini öngörebilmesini sağlamak durumundayız yani -tarımsal öngörülebilirliği sağladığımız takdirde- çiftçimizin üretmesini, milletimizin de sağlıklı gıdaya ulaşmasını sağlayacak tedbirleri aldığımızı ifade etmek istiyorum.
Teşekkür ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler...Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubunun İç Tüzük'ün 19'uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım.
5/11/2026
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Danışma Kurulu 5/11/2026 Perşembe günü (bugün) toplanamadığından grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük'ün 19'uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.
|
| Sezai Temelli |
|
| Muş |
|
| Grup Başkan Vekili |
Öneri:
5 Kasım 2026 tarihinde Muş Milletvekili Grup Başkan Vekili Sezai Temelli ve Kars Milletvekili Grup Başkan Vekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit tarafından -21064 grup numaralı- konut ve kira fiyatlarının yarattığı toplumsal krizin etkilerinin araştırılması amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin diğer önergelerin önüne alınarak görüşmelerinin 5/11/2026 Perşembe günkü birleşimde yapılması önerilmiştir.
BAŞKAN - Önerinin gerekçesini açıklamak üzere Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Özgül Saki.
Buyurun. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
DEM PARTİ GRUBU ADINA ÖZGÜL SAKİ (İstanbul) - Teşekkürler.
Evet, barınma meselesindeki kriz derinleştikçe derinleşiyor. AKP iktidarının piyasanın dinamiklerine terk ettiği konut politikaları krizi daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Milletvekili olduğum İstanbul ilinde devasa inşaatlar, gökdelenler, konutlar, sürekli konut reklamları, lüks lüks konut reklamları ve gecelerin ışıkları yanmayan boş evler dururken İstanbul'un çok büyük bir çoğunluğu güvenli, ucuz bir konuta erişmekten yoksun. Bu sadece İstanbul'la sınırlı değil, ülkede nüfusun yüzde 70'i sağlıklı, güvenli bir konuta ulaşamıyor. Peki, neden böyle? Şimdi, konut politikaları halkın ihtiyacına göre değil çünkü AKP iktidarı halkı asla ve asla düşünmediği için -her örnekte gördüğümüz gibi- varsa yoksa rant politikaları, varsa yoksa yandaş şirketleri ihya etme; ihya edemiyorsa hırsızlıkla paralarına el koyma meselesinde tam gaz gittiği için konut sorununda da odakta halk yok, inşaat şirketlerinin mülk üzerinden büyüyen servetleri var. Emekçinin oturacağı, dar gelirlinin oturacağı ev sermayenin yatırım hesaplarına kurban edilmiş vaziyette. Ayrıca, ücretli, düzenli ücretli çalışan birisinin bile konuta ulaşımı artık bir hayal. Ekim 2026 itibarıyla yasal kira artışı yüzde 32 olarak açıklandı. Asgari ücrete yapılan ocak ayındaki zam ise yüzde 27. Üstelik bunlar resmî rakamlar ve bu açık gittikçe artıyor yani artık asgari ücretlinin bütün maaşı kiraya yetmiyor özellikle büyükşehirlerde. 2025 yılında büyükşehirlerde kiracılar gelirlerinin yüzde 45-50'sini kiraya veriyorlar. Bu OECD ülkelerinde ortalama yüzde 30, gelirinin yüzde 30'unu veriyor. Yüzde 45-50'sini kiraya veren ailelerin durumu sanki çok olağan bir şeymiş gibi karşılanıyor. Ayrıca, Türkiye genelinde ortalama kiralık konutlar 24 bin-28 bin bandında ama İstanbul'a geldiğimizde 100 metrekare, daha içinin niteliğini, banyosunun, tuvaletinin nasıl olduğunu konuşmuyoruz bile, burada 40 bin lira ortalama kira ödemek zorunda kalıyor İstanbul'dakiler ve bakın, yine değişime bakalım. Diyelim ki krediyle ev almak istedi birisi. 2013 yılında 100 metrekarelik ortalama konutun yüzde 75'i krediyle finanse edilirse eğer yüksek kademedeki bir öğretmenin maaşının yüzde 55'ine denk geliyordu, 2026 yılına geldiğimizde ise aynı nitelikteki bir konutu krediyle almak istese bir öğretmen, maaşının yüzde 132'sini vermek zorunda yani asla erişemiyor.
Gelelim üniversite öğrencilerine, gençlere. 6,2 milyon genç var ve yurtların kapasitesi 1 milyon. Öğrenciler korkunç şartlarda nemli, rutubetli yerlerde 15-29 yaş arasındakiler 5 kişi, 6 kişi o sağlıksız evlerde kalmak zorunda bırakılıyor.
Bir başka mesele, artık işte "Sosyal konut yapıyoruz." diyorlar. Bu sosyal konutlara erişim meselesi de apayrı bir şey; bir kere düzenli gelirin olacak, ki bu kadar işsizliğin, iş kaybının olduğu yerde bir gencin düzenli gelire ulaşması mümkün değil, dolayısıyla o sosyal konutlara da başvuramıyor. Ayrıca, onların imar planı da hiç uygun değil çünkü artık demografi değişiyor; tek başına yaşayanlar var ve bu tek başına yaşayanların -yaşlı olarak tek başına yaşayanların yani 65 yaş üstünün- yüzde 74,4'ü kadın ve buna ilişkin tek bir konut politikası yok. Şiddetten kaçmak için evinden ayrılmak isteyen kadınlar için ise tek bir ucuz konut politikası yok. Aynı zamanda, daha yeni, İstanbul'da Feriköy'de Ermeni topluluğu topluluklarının içinde evsiz kalanların sayısının arttığını, on yıllardır, yüzyıllardır yaşadıkları bölgeden başka yerlere taşınmak zorunda kaldıklarını anlatıyorlar, destek mekanizmalarından uzak kaldıklarını söylüyorlar.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
ÖZGÜL SAKİ (Devamla) - Aynı zamanda LGBTİ+'ların AKP'nin bu nefret politikaları nedeniyle zaten parasını ödeyebilseler bile kiralık konutlarda kalabilmeleri imkânsız hâle gelmiş vaziyette. İnsan hakları raporları bunları açıklıyor. Peki, çözüm yok mu? Tabii ki çözüm var. Barınma en temel haktır herkes için, sağlıklı, güvenli barınma. Dolayısıyla rant politikalarını terk etmek gerekiyor. Bakın, Almanya'da Berlin'deki belediye seçimlerinin en temel politik vaadi barınma meselesini çözmeydi. Nasıl çözecekti biliyor musunuz? Binlerce konutu olan şirketlerin konutlarına el koyacaktı. Var mısınız el koyalım o boş binlerce konuta?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
ÖZGÜL SAKİ (Devamla) - Ve ucuz bir şekilde asgari ücretliye, gençlere, yaşlı kadınlara verelim. Tabii ki yok. Neden yok? Çünkü demin dediğim gibi, AKP iktidarının hedefinde sadece rant politikaları var, asla ihtiyacı olanlara uygun bir politika yürütmeyecektir. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederiz.
YENİ YOL Partisi Grubu adına Hatay Milletvekili Sayın Necmettin Çalışkan.
Buyurun. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)
YENİ YOL GRUBU ADINA NECMETTİN ÇALIŞKAN (Hatay) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ne yazık ki ülkemizin pek çok krizi arasında belki de en önemli krizlerden biri barınma krizi. İnandırıcı olsun diye TÜİK anket sonucu olarak bir belgeyi sizlerle paylaşıyorum: TÜİK'in Hanehalkı Bütçe Anketi araştırmasına göre Türkiye'de 2002 yılı itibarıyla hanelerde oturan insanların yüzde 73,1'i mülk evinde oturuyor ama aynı TÜİK'in 2025 yılı anketine göre ise hanelerin yüzde 57,1'i mülk evinde oturuyor. Dolayısıyla da AK PARTİ'nin hiçbir kötülüğünü gündeme almasak bile bu yirmi beş yılda ülkeyi getirdiği felaketlerin hepsini bir yana bıraksak şu insanların evini elinden alması vebal olarak yeter. Aslında mülk sahibi olunmasını artırması gereken, beklenen bir iktidar döneminde vatandaşımızın yaklaşık yüzde 16'sı kendi evini kaybetti. Ankete göre, kirada oturan hane sayısı 2002 itibarıyla 3 milyon idi, 2025'te ise 7,3 milyon hane kirada oturuyor, bu AK PARTİ'nin en rezil tablolarından biri. 25'inci yıldayız, yapılan operasyonları görüyoruz "özgürlük" dendi gazetecilerin, Filistin eylemi yapanların, Azerbaycan'la ilgili paylaşım yapanların hepsini görüyoruz ve bugün de işte bu günah galerisinden bir parça. 0
Değerli milletvekilleri, ne yazık ki aslında AK PARTİ belki de bir tek hanelerle övünüyor. AK PARTİ, gündeme geldiğinden beri, literatüre çok önemli katkıları oldu, mesela "5'li çete" diye bir kavram çıktı. Çete demek mafya babalarına verilen isimdi, AK PARTİ döneminde iktidara yakın ihale alan iş insanlarına, müteahhitlere verilen isim oldu. Yine kupon arazi, çökme, kentsel dönüşüm, rezerv alanları gibi kavramlar bu dönemde var. TOKİ kampanyaları her dönem konuşuluyor ama en fazla bu dönem gündemde, en iyi icraatınız olduğunu iddia ettiğiniz alanda bile ne yazık ki durum bu. Bu açıdan bugün millet ev alamıyor, elindekini kaybediyor, TOKİ fahiş fiyatlara ev satıyor. Bir taraftan, aman neslimiz devam etsin denirken 2100 yılında Birleşmiş Milletlerin tespitine göre...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
NECMETTİN ÇALIŞKAN (Devamla) - ...Türkiye'nin nüfusu 25 ila 38 milyon arasında olacak. Yani bugün caddede gördüğümüz her 3 kişiden 2'sinin hayatta olmadığı bir ülkeye doğru adım adım gidiyoruz ve ne yazık ki AK PARTİ neyle gündemde? Fon haberleriyle gündemde, vurgunlarla, bir taraftan kumar, sanal bahis, yolsuzluklar her geçen gün gündemde çünkü bu milletin çektiği acı, milletin derdi arkadaşların zerrece umurunda değil ama biz TOKİ ihalelerini kime dağıtırız, o öncelikli gündem maddeleri. Bu açıdan, ülkenin acilen barınmayla ilgili millî politikaya ihtiyacı var. Bu milleti nasıl ev sahibi yaparız? Birden fazla ev sahibi olanlarla ilgili yaptırım uygulayıp rant meselesini, fon krizini gündemden düşürüp millete yardımcı oluruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
NECMETTİN ÇALIŞKAN (Devamla) - Bu konuda çalışma yapılması Meclisin en önemli, en öncelikli görevidir. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - İYİ Parti Grubu adına İzmir Milletvekili Sayın Hüsmen Kırkpınar.
Buyurun Sayın Kırkpınar. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
İYİ PARTİ GRUBU ADINA HÜSMEN KIRKPINAR (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan grup önerisi üzerine İYİ Parti Grubumuz adına söz aldım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Bu ülkede milyonlarca insan her ayın 3'ünü bekliyor, maaşına değil, kirasına ne kadar zam geleceğini öğrenmek için. TÜİK'in açıkladığı yüzde 29,77'lik enflasyona karşılık kasım ayı kira artışı yüzde 31,23 oldu yani kiralar devlet enflasyonundan bile hızlı artıyor. Hesabı seçim bölgem İzmir'den yapayım. Ağustos itibarıyla İzmir'de ortalama kira 33.369 lira, asgari ücret ise 28.075 lira. Asgari ücretli bir İzmirli sadece kirasını ödeyebilmek için ayda otuz değil, otuz altı gün çalışmak zorunda ama takvimde böyle bir ay yok. Bu ülkede en düşük gelirli yüzde 20'lik hane, harcamasının yüzde 38,7'sini konuta ve kiraya veriyor, gıdaya ayırdığı pay ise yüzde 29,2; rakamlar benim değil, TÜİK'in. Yani bu ülkenin en yoksul ailesi, çocuğunun boğazından kestiği lokmayı acımasız bir rant düzenine teslim etmek zorunda kalıyor.
Bana "Peki ya 500 bin konut?" diyeceksiniz. İzmir'den 222 bin başvuru yapıldı. Ayrılan konut sadece 21 bin ve her 10 başvurudan 9'u eli boş dönüyor. Bu 21 bin konutun 15 bini tek bir ilçede, Menemen'de; Konak'ta, Buca'da, Bornova'da, Karşıyaka'da bu projeden tek bir konut yok. Buradan Sayın Bakana soruyorum: İzmir'deki 21 bin konutun bugün kaçının temeli atıldı? Hak sahibi olan o 21 bin kişi evleri teslim edilene kadar hem fahiş kirasını hem de memur zammıyla artan o taksitlerini nasıl ödeyecek? Konut taksitleri memur zammıyla artacak. Peki, o vatandaşın, o işçinin maaşı da memur zammıyla mı artıyor?
Değerli milletvekilleri, İzmir'de bir de altı yıllık deprem yarası var. 15 bin depremzede hâlâ kalıcı konutlara kavuşamadı. Devletin verdiği kira desteği ise sadece 6.500 liradır. İzmir'de ortalama kira 33. bin lira, üstelik, haziranda depremzedelere öncelik sözü verilen rezerv alanlarındaki konutlardan 225'inin genel satışa çıkarıldığı iddia ediliyor. 36 canımızı yitirdiğimiz Rıza Bey Apartmanı davasında altı yıldır hâlâ bir karar çıkmadı.
Değerli milletvekilleri, kendi ülkesinde kiracı, kendi yurdunda sığıntı hâline getirdiğiniz milyonların ahı üzerinizdedir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
HÜSMEN KIRKPINAR (Devamla) - Unutmayın ki vatandaşına güvenli bir çatıyı çok gören, onu ayın 3'üne ve acımasız bir rant çarkına mahkûm eden hiçbir siyasi irade, tarihin ve milletin vicdanında hükümden kaçamayacaktır.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Sayın Gülcan Kış.
Buyurun Sayın Kış. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA GÜLCAN KIŞ (Mersin) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde ekonomiden hukuka, eğitimden sağlığa, tarımdan barınmaya kadar hangi alana bakarsak bakalım karşımıza bir kriz çıkıyor. AKP yirmi dört yıllık iktidarında kriz çıkarmakta gösterdiği başarıyı kriz çözmekte gösterebilseydi bugün bambaşka bir Türkiye'de yaşardık.
Değerli milletvekilleri, eskiden insanlar çalışır, birikim yapar, ev alırdı ama günümüzde çalışıyor ama birikim yapamıyor, emekli oluyor geçinemiyor, üniversiteyi kazanıyor barınamıyor. Öyle bir hâle geldik ki artık bankalar kira ödemek için özel kredi limiti sunuyor. Vatandaş ev almak için kredi çekerken şimdi, kirasını ödeyebilmek için kredi çekmek zorunda kalıyor. Kiranın süresi bitiyor ama borcu bir türlü bitmiyor.
Değerli milletvekilleri, ülkemizde en düşük emekli aylığı 23.552 lira, büyük şehirlerde bu parayla kiralık ev bulmak neredeyse imkânsız. Bugün, Plan ve Bütçe Komisyonunda Hazine ve Maliye Bakanı, emeklilerimiz için ayrı bir bütçe ayırdıklarını söyledi. Bütçede emekliye yer ayırıyorsunuz da emeklinin yaşayacak yer bulamadığından haberiniz var mı diye de sormak istiyorum.
Sayın milletvekilleri, araştırma önergesinde seçim bölgem Mersin'de 100 metrekarelik bir konutu krediyle alabilmek için 275 bin lira hane geliri gerektiği belirtiliyor, yanlış duymadınız, 275 bin lira. Mersin'de hangi işçimiz, hangi öğretmenimiz, hangi memurumuz bu parayı kazanıyor da ev alsın? Evler çoğalsa da ev sahibi olanlar azalıyor. Binalar yükseliyor ancak vatandaşın yaşam standardı günden güne düşüyor.
Barınma krizinin daha ağır bir yüzü var karşımızda, o da can güvenliği. Parası olan güvenlik konuta erişirken, dar gelirli vatandaşımız eski, bakımsız, riskli yapılarda yaşamaya mecbur kalıyor. Daha geçtiğimiz ay İstanbul'da Maltepe'de çöken bir binada 5 vatandaşımız hayatını kaybetti. Bu ülkede güvenli bir evde yaşamak için zengin olmak mı gerekiyor? Yıllardır "kentsel dönüşüm" diyorsunuz, dönüşen ne? Vatandaşın yaşam koşulları mı, arsaların değeri mi? Depreme dayanıklı konut lüks değil, yaşam hakkıdır.
Değerli milletvekilleri, en çok da gençlerimizin geleceği için endişeleniyorum. Gençler üniversite tercihini hayallerine göre değil de kira fiyatlarına göre yapıyorlar. Gençlerimiz artık evlenmeyi, yuva kurmayı, kendi hayatlarını kurmayı erteliyorlar çünkü bir evin kapısını açmanın maliyeti yıllarca çalışarak biriktirebilecekleri parayı çok çok aşıyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun tamamlayın.
GÜLCAN KIŞ (Devamla) - Teşekkür ederim.
Maalesef, bir neslin geleceği kira ilanlarına sıkışmış durumda. İktidar 500 bin sosyal konutla övünüyor, araştırma önergesinde 8 milyon 840 bin başvuru olduğu belirtiliyor. Buradan soruyorum: Milyonlarca insanı bir ev umuduyla sıraya sokan koşulları değiştirmek için ne yapıyorsunuz? Devletin görevi, yalnızca bina yapmak değil, vatandaşın güvenle yaşayabilmesini de sağlamaktır çünkü ev dört duvar değil, ev güvencedir, huzurdur, gelecektir.
Cumhuriyet Halk Partisi olarak DEM Grubunun vermiş olduğu bu araştırma önergesini destekliyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Yeni Parti Grubu adına Kayseri Milletvekili Sayın Aşkın Genç. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
YENİ PARTİ GRUBU ADINA AŞKIN GENÇ (Kayseri) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'de milyonlarca vatandaş maaşını aldığında önce kirayı düşünüyor, kirayı ödedikten sonra da kara kara ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor. Ev sahibi olmak isteyenlerin karşısına ise milyonlarca liralık konut fiyatları ve maaşları aşan kredi taksitleri çıkıyor. TÜİK'in 2025 verilerine göre, en düşük gelirli yüzde 20'lik kesim, tüketim harcamalarının yüzde 39'unu konut ve kiraya, yüzde 29'unu gıdaya ayırıyor yani hanelerin her 100 liralık harcamasının yaklaşık 68 lirası yalnızca bu iki kaleme gitmektedir. Üstelik konut ve kiranın payı 2023'te yüzde 29 idi, iki yılda yaklaşık 10 puan yükseldi. Vatandaş, daha uygun bir ev bulmak için işinden, okulundan uzaklaştığında ise bu kez yol masrafı ve zaman kaybıyla karşılaşıyor.
Son açıklanan ekim verilerinde genel enflasyon yaklaşık yüzde 30 iken kiracıların ödediği kiralarda yıllık artış neredeyse yüzde 40'a yaklaştı. Kira, genel fiyat artışından çok daha hızla yükselmekte. Ev sahibi olmanın hesabı çok daha ağır. Ekim ayı piyasa verilerine göre Türkiye'de ortalama konut fiyatı yaklaşık 5,5 milyon lira, net asgari ücret ise 28 bin lira. Bir asgari ücretli hiçbir harcama yapmadan bütün maaşını biriktirse bugünkü fiyatla ortalama bir ev için on altı yıldan fazla çalışmak zorunda. Kredi de çözüm olmuyor ne yazık ki. Ekim sonunda 1 milyon liralık on yıl vadeli konut kredisinin en düşük aylık taksitlerinden biri 29.700 lira. Ortalama konut bedelinin beşte 1'inden azını karşılayan kredinin taksiti bile asgari ücretin çok daha üzerinde. TÜİK'in ikinci çeyrek verilerinde yapı ruhsatı verilen daire sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 9,5 azaldı. Ağustosta inşaat maliyetleri de yıllık yaklaşık yüzde 30 arttı. Uygun fiyatlı konut arzı için planlama ve finansman politikasını birlikte düşünmek gerek.
Barınmanın bir de güvenlik boyutu var. TÜİK'e göre nüfusun yüzde 28'i yalıtım sorunları nedeniyle evini ısıtmakta zorlanıyor. Milyonlarca bağımsız bölümün deprem açısından riskli olduğu belirtiliyor. Dar gelirli vatandaş güvenli bir konuta taşınmanın veya binasını yenilemenin maliyetini nasıl karşılayacak? Barınma politikası kira yükünü hafifletmeyi, erişilebilir sosyal kiralık konut üretmeyi, öğrencilerin barınma ihtiyacını karşılamayı ve dar gelirliyi yerinden etmeden güvenli dönüşümü de sağlamayı hedeflemeli.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
AŞKIN GENÇ (Devamla) - Bu nedenle, barınma krizinin tüm boyutlarının Meclis tarafından araştırılmasını gerekli ve yerinde görüyoruz.
Sayın Başkan, kalan süremde seçim bölgem Kayseri'nin Yeşilhisar ilçesindeki çiftçilerin sorunlarına değinmek istiyorum. Yeşilhisar ilçemizde çiftçimiz üretmeye çalışıyor ama emeğinin karşılığını ne yazık ki alamıyor. Şeker pancarının alım fiyatı bir yılda yalnızca yüzde 20 artarak prim dâhil 3.720 liraya çıktı, buna rağmen aynı süreçte girdi fiyatları yüzde 100 arttı, üstelik kota fazlası pancarın alınmayacağı da bildiriliyor. Buğday çiftçinin elinden 14 lira 75 kuruşa alındı, ürün üreticinin elinden çıktıktan sonra ise fiyat 20 liranın üzerine yükseldi yani artış çiftçiye değil, sonrasına yaradı. Türkiye'nin en güzel elmalarını yetiştiren Yeşilhisar ve Yahyalı'da ne yazık ki dalında kalıyor. Çerezlik ayçiçeği geçen yıl 90 lira iken, bugün 55 liraya düştü.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AŞKIN GENÇ (Devamla) - Kabak çekirdeği yerinde sayıyor, çiftçi açıkça söylüyor: Böyle giderse ekim yapamayacağız. İktidara çağrıda bulunuyoruz: Ürünün fiyatını gerçek maliyete göre belirleyin, kota fazlası ürünü sahipsiz bırakmayın, çiftçinin borcunu hafifletin. Ürün kurtarılmazsa Türkiye üretemez.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Peki, teşekkür ederiz.
Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu Sakarya Milletvekili Sayın Murat Kaya.
Buyurun Sayın Kaya. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
AK PARTİ GRUBU ADINA MURAT KAYA (Sakarya) - Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; DEM PARTİ Grubu tarafından verilen Meclis araştırması önergesi üzerine AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle Gazi Meclisimizi ve ekranları başında bizleri izleyen aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, TOKİ aracılığıyla bugüne kadar yaklaşık 1 milyon 770 bin konut üretilmiş, milyonlarca vatandaşımızın yaşamına dokunulmuştur. 50 bin, 100 bin ve 250 bin sosyal konut projelerinin ardından liderimiz Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından 500 bin sosyal konut projesiyle bu seferberlik yeni bir boyuta taşınmıştır. 81 ilimizi kapsayan bu proje, dar gelirli vatandaşımızın, emeklilerimizin, gençlerimizin ev sahibi olabilmesine yönelik önemli bir adımdır. Deprem felaketlerinin ardından yeniden inşa çalışmaları da güvenli konutun ne kadar hayati olduğunu bir kez daha göstermiştir. Bizim anlayışımızda şehircilik yalnızca bina yapmak değildir, insanların güvenle yaşayabileceği, sosyal donatı alanlarına, ulaşım imkânlarına ve temel hizmetlere erişebileceği şehirler inşa etmektir. Bu nedenle konut politikalarını yalnızca fiyat ve kira başlığına indirgemek doğru değildir. Konut meselesi, merkezî yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin, ilgili kurumların ve bütün toplum kesimlerinin ortak sorumluluğudur.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, DEM PARTİ grup önergesinde krizin en sert hissedildiği gruplardan birisi gençliğimizin barınma sorunu olarak söylenmektedir. AK PARTİ Hükûmeti olarak gençlerimizin bu ihtiyacını hiçbir zaman göz ardı etmedik. Yıllar içerisinde yükseköğretim yurtlarının kapasitesini artırdık. Yurtların fiziki şartlarını iyileştirdik ve öğrencilerimize daha güvenli, daha konforlu yaşam alanları oluşturduk. Biz AK PARTİ olarak 2002 yılında Türkiye genelinde 190 yurdumuz var iken 2026 yılında 880 yurdumuz bulunmaktadır. Yatak kapasitesi 182 bin iken şu an 1 milyon 4 bindir. Ayrıca, yavru vatan Kıbrıs'ta hiç yurdumuz bulunmazken şu anda 6 yurdumuz bulunmaktadır. Böylece, 2002 yılından bu yana yatak kapasitesinde yaklaşık yüzde 451'lik artış sağlanmıştır. Şehit ve gazi yakınları, 25 yaşını geçmemiş ve anne babası vefat etmiş öğrenciler, devlet koruması altındaki öğrenciler, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde barınarak lise öğrenimini tamamlayanlar ile depremzede öğrencilerden yurt ücreti ve güvence bedeli alınmamakta, bu öğrencilere ücretsiz barınma imkânı sağlanmaktadır. 10 Eylül 2026 itibarıyla Gençlik ve Spor Bakanlığımızın denetimindeki 1.485 özel barınma kurumuyla birlikte toplam 237.108 yatak kapasitesiyle hizmet vermektedir. Bizim siyaset anlayışımızın merkezinde insan vardır, gençlik vardır, gelecek vardır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
MURAT KAYA (Devamla) - Hiçbir evladımız ekonomik şartlar nedeniyle üniversite hayallerinden vazgeçmemeli, hiçbir aile çocuğunu okutabilmek için ağır bir barınma yükünün altında ezilmemelidir. AK PARTİ hükûmetleri döneminde başlatılan sosyal konut hamlelerini daha ileriye taşıyacağımızı biliyoruz. Bu alandaki çalışmaların ülkemize ve milletimize hayırlı olmasını temenni ediyorum. Bizim hedefimiz emeklimizin, gencimizin, çalışanımızın ve dar gelirli ailelerimizin güvenli ve erişilebilir barınma imkânlarına kavuşmasıdır çünkü barınma bir ayrıcalık değil temel bir yaşam ihtiyacıdır. Güçlü ailelerin temeli güvenli yuvalar, güçlü Türkiye'nin temeli ise huzurlu nesillerdir.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
Yeni Parti Grubunun İç Tüzük'ün 19'uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutuyorum:
5/11/2026
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Danışma Kurulu 5/11/2026 Perşembe günü (bugün) toplanamadığından grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük'ün 19'uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.
|
| Murat Emir |
|
| Ankara |
|
| Grup Başkan Vekili |
Öneri:
İstanbul Milletvekili Özgür Karabat ve arkadaşları tarafından Eylül 2026'daki fon krizinde yatırımcıların uğradığı zararların, kamu kurumlarının denetim süreçlerindeki sorumlulukların ve benzer krizlerin önlenmesi amacıyla 5/11/2026 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan 347 sıra no.lu Meclis Araştırması Önergesi'nin diğer önergelerin önüne alınarak görüşmelerinin 5/11/2026 Perşembe günlü birleşimde yapılması önerilmiştir.
BAŞKAN - Gerekçeyi açıklamak üzere Yeni Parti Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Özgür Karabat.
Buyurun Sayın Karabat. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
YENİ PARTİ GRUBU ADINA ÖZGÜR KARABAT (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. Yeni Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum.
Değerli milletvekilleri, eylül ayında SPK 161 fonu tasfiyeye aldığını, bize bunun sınırlı bir alanda kalmış birkaç fona özgü küçük bir sorun olduğunu anlattı. Aradan tam iki ay geçti; bugün biliyoruz ki 455.759 fon yatırımcısı doğrudan bu işten etkilendi ama ben bugün bu salonda adı neredeyse hiç anılmayan insanlardan söz etmek istiyorum, hisse senedi yatırımcılarından söz etmek istiyorum, fonlarla hiçbir bağı olmadığı hâlde birikimi gözünün önünde eriyen, bu krizin en kalabalık ve en korumasız mağdurlarından bahsetmek istiyorum. Rakamlara bir bakalım: Tarih 11 Eylül-30 Ekim arası, BIST 100 Endeksi yüzde 25,6 değer kaybetti, 1987'den bu yana borsada ilk kez yedi hafta üst üste düşüş yaşandı ve borsa tam 6,4 trilyon değer kaybetti, Halka Arz Endeksi yüzde 60,1 eridi.
Değerli milletvekilleri, bahsettiğim rakam değil, bahsettiğim millî servet, millî servet; bahsettiğim, bu ülkenin yüz yıldır biriktirdiği millî sermayesi değerli arkadaşlar. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Yani devlet "Gelin, halka arza katılın, katılın." diye bağırdı ya, teşvik etti ya küçük yatırımcıyı, yastıkaltını buraya çekti ya, nasıl kandırmışsınız milleti, nasıl emeklinin ikramiyesini, nasıl esnafın birikimini, nasıl bir gencin ilk yatırımını iç etmişsiniz; işte, mağdurlar bunlar değerli arkadaşlar.
22 Ekimde kabul edilen 17 Eylüldeki bir yasa tasarısı var, tasfiye fonlarını kapsıyor ama bunları kapsamıyor. O gün dedik, hisse yatırımcısını hüküm koyalım, dinlemediniz; o gün dedik, Yatırımcı Tazmin Merkezi değer kayıplarını karşılamıyor, bunu giderelim, buna ilişkin önlem almadınız. Değerli milletvekilleri, bugün ne tartışılıyor? Türkiye'nin gelişmekte olan piyasa statüsü tartışılıyor. Eğer bu da olursa, halkın deyimiyle ne biliyor musunuz? Yandı gülüm keten helva; tam durum bu değerli arkadaşlar.
Şimdi, fon teklifinin görüşüldüğü 14 Ekimde bir başka tarihî duruşma oldu, Sayın Ekrem İmamoğlu'nun duruşması yaşandı, birçoğumuz oradaydık. Tarihe, tesadüfe bakın, 14 Ekimde Ekrem İmamoğlu konuşuyor, 14 Ekimde burada fonu konuşuyoruz ama tesadüf bu kadar mı? Şimdi iyi dinlemenizi istiyorum. Akın Gürlek tüm istihbaratına rağmen, her şeyi bilmesine rağmen neden fon soruşturmasının peşine düşmedi? Aynı tarihlerde önce Ekrem İmamoğlu'nun diploması, sonra İBB'ye operasyon, sonra da kayyumlar ve CHP'ye kayyum.
Şimdi, değerli arkadaşlar, bakın, tarih 24 Şubat 2025, diploma iptali için üniversiteye yazı yazıldı, 11 Martta acele hatırlatma yazısı gönderildi, 18 Martta diploma hukuksuzca iptal edildi, 19 Martta gözaltı işlemi oldu. Bakın şimdi, 24'ünde başladı, değil mi? 25'inde ne oluyor? Aynı Başsavcılık, borsa fon vurgunu için -bakın, 24'te başlayan 25'i söylüyorum- SPK'ye müzakere yazdı borsa vurgunu için ancak tam yirmi ay bekledi ve hiçbir işlem yapmadı.
Şimdi, 19 Mart 2025 İBB operasyonu, borsa çöküşü, 9 dalga devam eden operasyonlar, borsanın yüzde 16,5 düşüşü, hisse senedi yatırımcılarının mağdur oluşu, tam 31,5 milyar doların buharlaştırılması ve Tera hisselerinin tavan yapması bu süreçte yaşandı, bu süreçte. Yirmi ay bekletilen savcılık soruşturmasına rağmen başlatıldı. Şimdi, bütün bunların hepsi tesadüf mü değerli arkadaşlar? Bütün bunların hepsi tesadüf mü? Bu operasyonlarla neyi izlediniz? Neyi izlediniz? Tüyü bitmemiş yetimin hakkı birilerine peşkeş çekilirken siz burada bu operasyonları seyrettirdiniz, arka planda malı götüren götürdü, malı götüren götürdü değerli arkadaşlar; durum bu, durum bu kadar nettir. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Bu arada, bu vurgunu açıklamak isteyenler, araya girip fon vurgununu açıklamak isteyen MASAK yöneticileri, eski MASAK yöneticileri, gazeteciler de gözaltına alındı. Tesadüf bu ya yirmi ay boyunca tek bir adım atılmazken, yirmi ay boyunca fon vurgunu seyredilirken ve bunun karşısında 500 bin insan mağdur edilirken, milyonlarca insan hisse senedi mağduru olmuşken seyredenlerin haritasını size anlattım.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
ÖZGÜR KARABAT (Devamla) - Şimdi, değerli arkadaşlar, gerçek soygun işte buradaydı, gerçek soygun. Onu anlatıyorum size. Bu önergeyle ilgili ne öneriyoruz, ne istiyoruz? Şunu söylemek isterim: Birincisi, hisse senedi mağdurlarının gerçek zararının tespiti. İkincisi, bu yatırımcıların neden tüm tazmin mekanizmalarının dışında kaldığını araştırmak istiyoruz. Üçüncüsü, gözetim kurumlarının ihmal ve sorumluluklarını ve bunlardan tazmin mekanizmalarını hatırlatmak istiyoruz. Dördüncüsü, manipülasyonda ve kriz öncesi ayrıcalıklı çıkışlarla elde edilen haksız kazancın hisse senedi mağduru yatırımcılarına aktarılmasını istiyoruz. Beşincisi, bir daha yaşanmaması için kalıcı bir yatırımcı koruma mekanizması öneriyoruz.
Hepinize saygılar sunuyorum, iyi çalışmalar diliyorum. (Yeni Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - YENİ YOL Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Sayın Mehmet Emin Ekmen.
Buyurun Sayın Ekmen. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)
YENİ YOL GRUBU ADINA MEHMET EMİN EKMEN (Mersin) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; fon dolandırıcılığında, asrın dolandırıcılığında 51'inci gündeyiz ve hâlâ sular durulmuş değil. Trump'ın, lanet olası İsrail'in desteklediği adayların kaybettiği gün borsa yüzde 3,5 yükseliyor ama hiçbir sözünüz borsadaki yatırımcıya bir güven telkin etmiyor. Elli bir gündür, bir gün dışında cumhuriyet tarihinde ilk kez borsa üst üste düşüş yaşıyor; bugün de dünkü yükselişin yarısını geri vermiş oldu. İmam Ebu Hanife'ye atfedilen bir kıssa vardır, bir şeyi kırk gün yapmak ya da yapmamanın karşı tarafta tesir doğuracağına dair; kırk gündür yapmanız gerekenleri yapmadığınız için hâlâ vatandaşta bu soruşturmanın gerçekten neticeye kavuşacağına dair bir kanaat yok. Peki, niçin böyle? Çünkü şeffaf davranmıyorsunuz. Çünkü seçici davranıyorsunuz. SPK de başsavcılık da hâlâ listelerde sıradan "1-2-3-4" diye ilerlemiyor, duruma göre, seçici olarak insanları belirleyerek ilerliyor. Ve biz şunu biliyoruz: Türkiye'de sekiz gün gazetelerin aynı manşetle çıktığını da biliyoruz, değil mi? 14 tane televizyon kanalının aynı anda yayınını kesip Sayın Cumhurbaşkanına bağlandığını da biliyoruz. Bakın, burada dünkü Sabah, Yeni Şafak ve Hürriyet gazeteleri var. Adalet Bakanı çıktı açıkça "Kapsamlı bir suç yapılanması ve örgütü vardır." dedi. Sabah gazetesinin 1'inci sayfasında kibrit kutusu kadar yer bulmuyor. Vatandaş buna bakınca AK PARTİ içerisindeki kliklerin çekişmesini de bu dosyanın bütünüyle birlikte değerlendirdiğinde "Buradan bir şey çıkmayacak." diyor. "Buradan bir şey çıkmayacak." dediği için de maalesef piyasalarda bu güveni satın alan karşıt hareketleri göremiyoruz. Bugün Anadolu Ajansı bir haber yaptı, haber şöyle başlıyor: "Fon soruşturması kapsamında İlyas Kaya ve eşi Fatma Betül Sayan Kaya adliyede." Allah aşkına, bugüne kadar bu girişte bir haber gördünüz mü? Korkarım ki zavallı İlyas Kaya'yı feda edeceksiniz, "Kadının bir şeyden haberi yoktu. Kocası öyle de yaptı, böyle de yaptı." diyeceksiniz, kadını kurtarmak için İlyas Kaya'yı cezaevinde bulacaksınız. İlyas Kaya da cumhuriyet tarihinde ilk defa şahsına özel psikiyatri bölümünü bitirdikten sonra Çapa'da zorunlu hizmet kadrosu açılan bir arkadaş; ilk defa yaşanıyor. Buna rağmen o dönem 3 tane mezun olduğu için oraya bir arkadaş yerleşiyor, İlyas Bey önce Hakkâri'ye gidiyor zorunlu hizmetten, bir ayı dolmadan tekrar İstanbul'a geliyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
MEHMET EMİN EKMEN (Devamla) - Nereye baksak özel muamele, nereye baksak nepotizm.
Şimdi, Sayın Cumhurbaşkanı, dün Kore dönüşünde bir cümle söylüyor, bence hepinizi en çok yaralayan cümle bu AK PARTİ'li arkadaşlar: "Tabii, bir gerçek var." diyor. Nedir bu gerçek? Bakıyorsunuz, hiç ummadığınız insanlar bu işlerin içerisine girmişler, yargı bunları tespit ediyor ve gerekeni yapıyor.
SELÇUK ÖZDAĞ (Muğla) - Kim bunlar, kim?
MEHMET EMİN EKMEN (Devamla) - Daha önce de söyledim; AK PARTİ'nin 12 milyon seçmeni, 25 milyon oyu var. Şurada 300'e yakın milletvekili var, bugüne kadar AK PARTİ'de görev yapmış, önemli konumlarda bulunmuş insan sayısı en az 2 bin. Arkadaşlar, 100 tamahkârı, sahtekârı, dolandırıcıyı açıklamadığınız müddetçe hepiniz zan altındasınız ve bunu hak etmiyorsunuz. Vallahi, sizin adınıza sizden çok biz üzülüyoruz. Bu listeleri açıklayın, topluma güven verin, piyasaya güven verin ve bunu onarmak için de bize ne düşüyorsa gelin, konuşalım diyoruz.
Saygılar sunuyorum. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Öztürkmen...
HASAN ÖZTÜRKMEN (Gaziantep) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Gaziantepli vatandaşlarımızın sağlık hizmetine erişimde yaşadıkları sıkıntıları buradan sık sık dile getiriyorum, en son da geçtiğimiz salı günü dile getirmiştim ancak ısrarla bu sorunlara çözüm üretilmediğini görüyoruz. Her gün vatandaşlarımızdan yeni şikâyetler alıyoruz. Bugün de Oğuzeli ilçemizden şikâyet aldık. Yeni yapılmış olmasına rağmen Oğuzeli Devlet Hastanesi bir türlü tam kapasite hizmete geçemedi. Ameliyathanesi var, erişkin yoğun bakım ünitesi var, yenidoğan ünitesi var, doğumhanesi var, üstelik, bu alanlarda hizmet verecek branşlarda doktorlar da var ancak ne yazık ki sadece hizmet yok. İlgili bölümler bir türlü açılamadı, hâlen atıl durumda duruyorlar. Böyle olunca, Oğuzelili vatandaşlarımız sağlık sorunları için Gaziantep merkeze gitmek zorunda kalıyorlar. Halkımızın sadece çalışmayan hastane binalarına değil tam kapasite çalışan hastanelere ihtiyacı var. Yetkilileri göreve davet ediyorum.
BAŞKAN - İYİ Parti Grubu adına Kocaeli Milletvekili Sayın Lütfü Türkkan.
Buyurun. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
İYİ PARTİ GRUBU ADINA LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün burada aslında çok ciddi bir mağduriyeti konuşuyoruz. Bu mağduriyetin her ne kadar üstünü çeşitli vesilelerle örtmeye çalışsalar da her yerden pıtrak gibi patlayan, irin gibi akan çok ciddi bir yolsuzlukla karşı karşıyayız. 455 bin vatandaşımızın fon krizinden etkilendiği söyleniyor, 208 bin yatırımcı hâlâ parasını bekliyor. Borsada 6,5 trilyon liraya yakın bir değer kaybı yaşandı bu aşamada. Peki bu insanların suçu neydi? Devletin denetlediği piyasalara güvenmek mi; çocukları için, geleceği için para biriktirmek mi? Bakın, çok daha vahim olan bir şeyi söyleyeceğim. Sadece 214 kişi kazanç sağlamış. Ne kadarı Adalet ve Kalkınma Partisiyle ilintili, iltisaklı bilemiyorum, kimseyi peşinen suçlu göstermek de istemiyorum ama bunun da ortaya çıkmasının mutlaka ve mutlaka gerektiğini düşünüyorum. Tam 188 milyar lira para kazanmışlar, 4 milyar dolar. Arkadaşlar ya, gözünüzü seveyim, Türkiye'de "4 milyar doların Türk lirası karşılığını yazın." desem 100 kişiden 80'i bir sıfır ya eksik ya fazla yazar, böyle ciddi paralar yani akla hayale sığmayacak nitelikte paralar. Bir taraftan da kaybeden yüz binlerce insan var, bir tarafta da milyarlar serpilmiş konakları, yatları, otelleri olan insanlar var. Peki devletin denetim kurumları neredeydi? Bu kazançların hesabı soruldu mu? Bakın, bunun benzeri 1981-1982'de Türkiye'de yaşandı, size hatırlatayım. Banker Kastelli vardı bir zamanlar. Banker Kastelli krizi 1981 ve 1982 yıllarında Türk siyasetine de damga vuran bir soygun olayıydı, paralar batmadı, soyuldu; soyanlardan birisi kimdi biliyor musunuz? Banker Yalçın. Banker Yalçın ne iş yapıyordu? İller Bankasında çaycı. Bir de Banker Bako vardı, Banker Bako da çocuk arabaları yapan bir imalathanede usta; o da Banker Bako. Bunlar Türkiye'de birçok garibanın ahını alarak paralarını aldılar, yediler, çarçur ettiler, batırdılar; o insanlar yedikleri kazıkla kaldılar ama gelelim siyaset tarafına, bunun bir siyasi sonucu oldu. Siyasi sonucunda ne oldu biliyor musunuz? 13 Temmuz 1982 tarihinde o dönemki Başbakan Yardımcısı Turgut Özal istifa etti. Onunla kalmadı, Maliye Bakanı Kaya Erdem, o da istifa etti. Bakın, benzer bir şey yaşıyoruz, çaycı Banker Yalçın'dan bahsettim, şu anda bu fonların en büyüğünün, hatta bırakın fon yöneticisi olmayı, fon sahibi olmayı, yatırım bankası kurmasına izin verilen kişi de bir başka firmada asgari ücretle çalışan bir işçi görünüyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, devam edin.
LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) - Banker Bako'nun, Banker Kastelli'nin soygunu ile bu soyguncuların arasında bir fark var mı? Yok. O dönemki siyasi sonucu ile bugün arasında bir fark var mı? Çok, herkes yüzüne bir keçe geçirmiş, kimse utanmıyor, kimse bundan herhangi bir sorumluluk almıyor. (İYİ Parti, Yeni Parti, CHP ve YENİ YOL sıralarından alkışlar) Bu, bu ülkeye yapılan en önemli kötülüktür, emin olun. Bundan sonra, bizlerden sonra gelecek olan nesillere, burada oturacaklara kötü bir miras bırakmayız. Bunun bir siyasi sonucu var, bu işe müsaade edenler var; bununla alakalı mutlaka ve mutlaka gerekenler yapılmalı.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti, Yeni Parti, CHP ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Varli...
GÜLDEREN VARLİ (Van) - Teşekkürler Başkan.
JINNEWS'in ekim ayı verilerine göre en az 19 kadın ve 2 çocuk katledildi, 18 kadın ve 6 çocuk ise şüpheli şekilde yaşamını yitirdi. Bu veriler yetersiz önlemlerin resmidir. Bu yetersizliklerin üstüne şimdi de kadınların gizlice yaptığı yardım çağrıları deşifre ediliyor. Bir kadının kendisine şiddet uygulayan kişinin yanında kolluk gücünden yardım istemek için yaptığı işaretin açığa çıkarılması kadını korumak değil daha büyük bir tehlikenin içine atmaktır. Baskı altındaki bir kadının "Şikâyetçi değilim." sözü kolluğun koruma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; aksine, kadınla mutlaka güvenli bir ortamda görüşülmeli, risk değerlendirilmeli; derhâl yapılacak olan 6284 sayılı Kanun tavizsiz uygulanmalıdır. Ayrıca, İstanbul Sözleşmesi'ne derhâl geri dönülmelidir.
Teşekkürler.
BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Kırklareli Milletvekili Sayın Vecdi Gündoğdu.
Buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA VECDİ GÜNDOĞDU (Kırklareli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ortada kazaen yaşanmış bir fon krizi yoktur; planlı, örgütlü, ağır bir güven ve denetim skandalı vardır aslında. Bu, sadece bir para kaybı değil devlete duyulan güvenin de maalesef sarsılmasıdır. 500 bin ailenin kırk yıllık birikimi yok edilmiştir. Sayın Cumhurbaşkanı "Hiç ummadığımız insanlar bu işe girmiş." diyor. Kim bu ummadığımız isimler Sayın Cumhurbaşkanım? "Ummadığımız" derken AKP'li eşi dostu mu kastediyorsunuz, onu da merak ediyoruz. Millet isim duymak istiyor, isim; burada vurguncuların listesini görmek istiyor, vatandaş bunu merak ediyor. Elinizdeki o suçlu listelerini en kısa zamanda açıklayıp savcılığa da teslim edecek misiniz, buradan sormak istiyoruz.
Bir ülkede suçluyu siyasetçi değil hukuk belirler, hukuk; öyleyse, elinizdeki bilgileri yargıya verin, hesabı da yargıçlar sorsun. Günlerdir tüm muhalefet partileri milletin Meclisinde, burada "Araştırma komisyonu kuralım." diyor, önerge veriyorlar ve reddediyorsunuz. O listede kendi isimleri de açıklanacak ve çıkacak diye korkanlar mı var diye de merak ediyoruz. Şeffaflıktan korkanların millete verecek cevabı da inanın yoktur. Bir eski Bakan 163 milyon lirayı bir günde fona koyuyor.
Değerli arkadaşlar, buradan herkese soruyorum şu koltuklarda oturanlara: Kaç kişinin burada 163 milyon lirası var? Buna bir cevap verin ya! 163 milyon liradan bahsediyoruz. Bu ülkede bir emekli, bir çalışan 1 milyon lirayı veya bu kadar parayı bir arada görebiliyor mu hiç, gördü mü? Siyaset öncesinin ve sonrasının mal varlıkları bir açıklansın o zaman; açıklansın, biz de görelim. Açıklansın ki kim ak kim kara, bunlar ortaya çıksın. Milletin alın terine gelince hesap soruyorsunuz, servet sahiplerine gelince neden susuyorsunuz; ben onu merak ediyorum. Vurguncu bürokratları atayanların bu konuda hiç mi suçu yok değerli arkadaşlar? Devlete güvenip para yatıran mağdur vatandaş ağlıyor, diyor ki: "Devlete güvendim, ömrümün kırk yıllık emeği gitti, bana yüzde 3 ödeme yapıp 'Susun.' diyorlar." diyor. E, soruyorum size: Yemeği zengin vurguncular yedi, şimdi faturayı da 86 milyon kişi mi ödeyecek acaba? Kâr onların, zarar milletin olacak. Sizin sadece düşündüğünüz şu anda bu. Ballı fonlar soyguncuya, yoksulluk da millete, değil mi?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
VECDİ GÜNDOĞDU (Devamla) - Hırsıza koruma, mağdura sadaka kabul etmiyoruz değerli arkadaşlar. Sürekli "Kandırıldık, aldatıldık." demek artık bir mazeret değildir; basiretsizliktir, açık bir yönetim zafiyetidir. Anlamayanlar için bir daha söylüyorum: Basiretsizliktir, açık bir yönetim zafiyetidir. Buradan ilan ediyoruz: Tüm vatandaşlarımızın parası eksiksiz ödenene kadar da bu Mecliste kesinlikle susmayacağız, suçlu listesi millete açıklanana kadar susmayacağız, bu kirli servetin hesabı sorulana kadar buradan susmayacağız. Burada yargı hesabını soracak, daha sonrasında millet de devletine güvenecek.
Saygılar sunuyorum. (CHP ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına Iğdır Milletvekili Sayın Yılmaz Hun.
Buyurun Sayın Hun. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
DEM PARTİ GRUBU ADINA YILMAZ HUN (Iğdır) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Değerli milletvekilleri, Türkiye'de fon krizi AKP iktidarının denetim iddiaları ile yurttaşların yaşadığı gerçek arasındaki uçurumu ortaya koydu. Birikimini güvenli liman bildiği fonlara ve borsaya yatıran yüz binlerce insan bugün parasını, geleceğini ve devlete duyduğu güveni kaybetme riskiyle karşı karşıya. Yüz binlerce insan mağdur edilirken iktidar yaşananları dar bir alana sıkıştırıp sorumluluğu birkaç kişinin üzerine yıkarak vurgunun üstünü örtmeye çalışıyor. Yüzyılın vurgununu gazetecileri susturarak, Meclisin denetim yetkisini kullanmasına engel olarak kapatamazsınız. Sermaye Piyasası Kurulu tarafından tasfiye sürecine alınan bu fonlarda 455.758 tekil yatırımcı bulunuyor. 30 Ekim itibarıyla 100 fonda 247.839 yatırımcıya 97,3 milyar lira ödeme yapıldığı açıklandı. Buna rağmen binlerce yurttaşın ne kadarını ne zaman geri alacağı belirsizliğini koruyor.
Krizin etkisi fonlarla da sınırlı kalmadı. 15 Eylül ile 30 Ekim arasında Borsa İstanbuldaki şirketlerin toplam piyasa değeri yaklaşık 6,4 trilyon lira azaldı. Borsa İstanbulda işlem gören en büyük 100 şirketin endeksi bu dönemde yüzde 25,6 değer kaybetti. 1987'den bu yana ilk kez yedi hafta üst üste düşüş yaşandı.
Ayrıca, fon krizinin kamu kurumlarına uzanan boyutunu Türkiye Sigorta bilançosu da gösteriyor. Şirket, 2026'nın üçüncü çeyreğinde 55,42 milyar lira net zarar açıkladı. Üstelik tasfiye kapsamındaki 131 fonda yatırımı bulunmadığı hâlde bu zarar gerçekleşti. Bu durum, fon vurgununun çok boyutlu olduğunu göstermektedir. Açılan soruşturmalar kapsamında 3 fondan 214 kişi ve şirketin toplam 187,6 milyar lira kazanç sağladığı açıklandı. Bu büyüklükteki kazançlar ve kayıplar karşısında "Sınırlı bir sorun." demek yurttaşa sırt çevirmektir.
AKP iktidarı yıllardır kurumları tek elde topladı, denetimi etkisizleştirdi, liyakat yerine siyasi bağlılığı esas aldı. Şimdi bu düzenin yarattığı ağır sonuçlar ortaya çıktığında iktidar sorumluluğu üstlenmek yerine fon vurgununu, kamu zararını haber yapan haber kanallarına kayyum atıyor, gazetecileri cezaevlerine gönderiyor. Oysa yanıtlanması gereken sorular ortadadır: İktidar bu durumdan bir yıl önce haberdar olduğu hâlde neden önlem almadı? Kriz öncesinde fonlardan çıkanlar kimlerdi? Denetim kurumları ne yaptı? Yurttaşların kayıpları kimlerden tahsil edilecek? İki hafta önce Meclisten geçirilen Bazı Yatırım Fonları Hakkında Kanun Teklifi, tasfiye kapsamındaki fonlara ilişkin bazı işlemleri düzenliyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun.
YILMAZ HUN (Devamla) - Ancak borsa yatırımcılarının kayıplarını kapsamıyor ve bütün mağduriyetleri gidermiyor. Yasal düzenleme, idari sorumluluğu ve denetim zaaflarını tek başına açığa çıkaramaz. Bunun için Meclis araştırması ve komisyon çalışmaları şarttır. Fon krizi hakkında daha önce defalarca araştırma komisyonu kurulmasına dair önergeler verildi ancak önergeler AKP ve MHP oylarıyla reddedildi. Bugün yaşananlar, o ret kararlarının yurttaşların sorunlarını ortadan kaldırmadığını gösteriyor. Bu kriz, AKP iktidarının denetim ve düzeninin, siyasi sorumluluktan kaçışının hesabı verilmeden kapanmayacak. Mağdurların hakkı teslim edilmeli, sorumlular açığa çıkarılmalı ve bu düzenin hesabı Mecliste sorulmalıdır.
Önergeyi desteklediğimizi belirtiyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Cüneyt Yüksel.
Buyurun Sayın Yüksel. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
AK PARTİ GRUBU ADINA CÜNEYT YÜKSEL (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle şunu açıkça ifade edelim: Yatırımcı haklarının korunması, hukuka aykırı işlemlerden sorumlu olanların tespiti ve piyasalara güvenin güçlendirilmesi konusunda tereddüdümüz yoktur.
Ekonominin geneline yayılabilecek riskleri sınırlamak amacıyla gerekli tedbirler kurumlar arası eş güdümle hızla alınmıştır. Yaklaşık 456 bin yatırımcıyı ilgilendiren bu fonlar, toplam fon sayısının yüzde 4,6'sını, fon portföyünün yüzde 7,7'sini, hane halkı finansal varlıklarının yüzde 2,4'ünü ve millî gelirin yüzde 0,7'sini oluşturmaktadır.
Reel ekonomiye gelecek olursak, tasfiye kapsamındaki fonlarda yaklaşık 3 bin firmanın 116 milyar liralık yatırımı bulunmaktadır. Bu firmaların istihdamdaki payı yüzde 0,6; cirodaki payı yüzde 0,9; yüksek fon maruziyetine sahip firmaların istihdamdaki payı on binde 3; ticari kredilerdeki payı ise on binde 2 düzeyindedir. Dolayısıyla tedarikçileriyle birlikte değerlendirildiğinde dahi reel ekonomiye yönelik risklerin kapsamı sınırlıdır. Ancak sorunun çözümü için atılan somut adımları da değerlendirmek zorundayız. Meclisimizde kabul edilen 7596 sayılı Kanun'la yatırımcıların haklarını koruyan özel bir tasfiye ve ödeme mekanizması oluşturulmuştur. Bu düzenleme, yalnızca sorunu tespit etmekle kalmayıp çözüm için mekanizma geliştiren bir iradenin ürünüdür. Kanun çerçevesinde tasfiye süreci adil, şeffaf ve etkin biçimde yürütülmekte, ödemeler kamu kaynağı kullanılmadan fon varlıkları, geri kazanımlar ve gönüllü iadelerden karşılanmaktadır.
Şimdi, değerli arkadaşlar, önergeyi bir bütün olarak incelediğimde mağdurların sorununa çözüm arayan, iyi niyetli ve yapıcı bir girişim olarak değerlendirmekte inanın zorluk yaşıyorum. Önergede, birincisi...
ŞEREF ARPACI (Denizli) - İyi niyet iade hesabı mı? İyi niyet tövbe hesabı mı?
CÜNEYT YÜKSEL (Devamla) - Bak, çok dikkatli okudum önergeyi. Birincisi, fon ve hisse senedi yatırımcılarının neden Yatırımcı Tazmin Merkezi kapsamına alınmadığı sorulmaktadır. 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'na göre Yatırımcı Tazmin Merkezi yatırımın değerini veya getirisini değil yatırım kuruluşlarının nakit ödeme ve sermaye piyasası aracı teslim yükümlülüklerini yerine getirememesinden doğan belirli zararları karşılar. Dolayısıyla, ikincisi, önergede gözetim ve denetim kurumlarının sorumlulukları da gündeme getirilmektedir. Burada hiçbir kurum veya görevli hukuki denetimin dışında değildir, bunu da söylemek istiyorum. Ancak somut delillere dayanmadan peşin sorumluluk isnadında bulunmak da hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmazdır, bunu da böyle bilmenizi istiyorum.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
ÖZGÜR KARABAT (İstanbul) - Hisse senedi mağdurları ne yapacak? Manipülasyonu yapın, değer yükselsin; millet kaybetti.
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
CÜNEYT YÜKSEL (Devamla) - Şimdi, nitekim yürütülen soruşturmalar kapsamında suç yapılanmalarıyla bağlantılı olduğu tespit edilen veya bu yönde şüphe bulunan gerçek ve tüzel kişiler hakkında konumlarına bakılmaksızın yasal işlemler yapılmakta ve soruşturmalar kararlılıkla sürdürülmektedir.
ÖZGÜR KARABAT (İstanbul) - Peki, kişilerin mağduriyeti ne olacak, kamunun yarattığı?
CÜNEYT YÜKSEL (Devamla) - Değerli milletvekilleri, vatandaşlarımızın, yatırımcımızın yaşadığı mağduriyetlerin giderilmesi için ne gerekiyorsa o yapılacaktır ve yapılmaktadır çünkü mesele Türkiye'nin yatırım ortamıdır, finansal itibarıdır, ekonomik istikrarıdır. Vatandaşlarımız gönüllerini ferah tutsunlar; puslu havada mevzi kazanmaya çalışanlara prim vermesinler, boğazlarına kadar pisliğe bulaşmış olanların dedikodularına, hezeyanlarına kulak asmasınlar.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
ŞEREF ARPACI (Denizli) - Ya, ayıp ya! İnsan şunu söylemeye utanır ya!
ÖZGÜR KARABAT (İstanbul) - Sayın Başkanım...
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Niye üstünüze alındınız?
ŞEREF ARPACI (Denizli) - Ayıp ya! İnsan şunu söylemeye utanır Başkan ya!
ÖZGÜR KARABAT (İstanbul) - Sayın Başkanım...
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sayın Başkanım, böyle bir usulümüz yok ya!
ŞEREF ARPACI (Denizli) - Bu mu ya!
ÖZGÜR KARABAT (İstanbul) - Sayın Başkanım, konuşmacı "Boğazlarına kadar pisliğe bulaşmışlar..."
BAŞKAN - Buyurun.
ÖZGÜR KARABAT (İstanbul) - Kürsüden...
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Niye üzerinize alınıyorsunuz? Sana bir şey demedi ki? Size mi bir şey dedi?
BAŞKAN - Özgür Bey, buyurun.
ÖZGÜR KARABAT (İstanbul) - Sayın Başkanım, kürsüden söz istiyorum, oradan hakaret etti.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sayın Başkanım, hiçbir ifadesinde sayın vekile bir itham yok, genel konuştu, kendi üzerine alınıyor ya!
ÖZGÜR KARABAT (İstanbul) - Sayın Başkanım, uygun görürseniz kürsüden...
BAŞKAN - Yerinizden buyurun.
ÖZGÜR KARABAT (İstanbul) - Değerli Başkanım, konuşmacı bizi, önerge sahibini iyi niyetli olmamakla suçladı.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Olabilir, sen de neler söyledin kürsüye çıkıp.
ÖZGÜR KARABAT (İstanbul) - Bakın, ben de çok net bir şekilde söylüyorum ki önergenin hedefi, kamu görevlilerinin yaptığı uygulamalar sonucunda ve -bütün Hükûmetin de itiraf ettiği şekilde- manipülasyonlar sonucunda zarar gören yatırımcının, zarar gören millî servetin giderilmesiyle ilgili bir araştırma önergesi, bunların tespit edilmesiyle ilgili. Dolayısıyla konu şudur: Hisse senedi mağdurları bugün var mı? Var. Milyonlarca kişi var mı? Var. Siz bunun araştırılmasını istiyor musunuz, istemiyor musunuz? Cevap bu kadar net.
BAŞKAN - Peki, teşekkür ederim.
BAŞKAN - Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul Etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
Sayın Durmaz...
KADİM DURMAZ (Tokat) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Çiftçinin derdini, tüketicinin feryadını Meclisten defalarca anlattık; AK PARTİ iktidarı hiçbir adım atmadı. Çiftçi elmayı 5 liraya satamıyor, vatandaş 60-70 liradan alamıyor. Üretici limona 5 liradan alıcı bulamıyor, markette limon 50-60 lira. Soruyorum: Aradaki bu fark kimin cebine giriyor? Burada da mı fonlama sistemi kuruldu diyesimiz geliyor.
Şimdi tarlayı sürüp tohumu toprağa atma zamanı. AK PARTİ iktidarında mazot 100 lirayı geçti, çiftçi bugün deposunu kaça dolduracağını biliyor ama hasat günü ürününü kaça satacağını bilmiyor. Söyleyin, bu çiftçi hangi mazotla tarlasını sürecek, kime güvenip tohum atacak? Maliye ve Tarım Bakanına sesleniyorum: Çiftçinin kullandığı mazottan ÖTV...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Alınan karar gereğince denetim konularını görüşmüyor ve gündemin "Kanun Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmına geçiyoruz.
1'inci sırada yer alan, Sivas Milletvekili Hakan Aksu ve Gümüşhane Milletvekili Celalettin Köse ile 83 Milletvekilinin Türk Kızılay Kanunu Teklifi ile İçişleri Komisyonu Raporu'nun görüşmelerine başlayacağız.
1. Sivas Milletvekili Hakan Aksu ve Gümüşhane Milletvekili Celalettin Köse ile 83 Milletvekilinin Türk Kızılay Kanunu Teklifi (2/3690) ile İçişleri Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 279)
BAŞKAN - Komisyon? Yok.
Ertelenmiştir.
Sayın Uysal Aslan...
NEVROZ UYSAL ASLAN (Şırnak) - Kapıkule Sınır Kapısı'nda Avrupa'dan satın alınan çekicileri kendi tekerlekleri üzerinde Türkiye üzerinden üçüncü ülkelere ulaştırarak geçimini sağlayan yüzlerce şoför yirmi iki gündür bekletiliyor. Şoförlerin aktardığına göre, Ticaret Bakanlığının 14 Ekimde uygulamaya başladığı düzenlemeyle kara sınır kapılarında transit geçişler bekletiliyor. Sevkler Ro-Ro hizmeti veren gümrüklere zorunlu tek yöntem dayatılarak yönlendiriliyor. Bu uygulama ilave maliyet, teslimatta gecikmeler yaratırken özellikle bağımsız çalışan şoförler için iş ve ailelerinin geçimini tehlikeye atıyor. Gümrük güvenliği; belge, teminat, güzergâh denetimleriyle sağlanabilecekten bunun bedeli emekçilerin işsiz kalmasıyla sonlandırılmalı. Dün Mardin, Şırnak, Antep ve Mersin'den gelen şoför temsilcileri ve işverenlerle görüştük, sorunları Bakanlığa ilettik. Yüzlerce şoför ve ailesi adına bu sorunun ivedilikle çözülmesini istiyoruz.
BAŞKAN - 2'nci sırada yer alan, İstanbul Milletvekili Numan Kurtulmuş'un Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi ve Dışişleri Komisyonu Raporu'nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.
2. İstanbul Milletvekili Numan Kurtulmuş'un Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi (2/3961) ve Dışişleri Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 295) [2]
BAŞKAN - Komisyon? Yerinde.
Dünkü birleşiminde 295 sıra sayılı Kanun Teklifi'nin 1'inci maddesi kabul edilmişti.
Şimdi 2'nci maddeyi okutuyorum:
Madde 2- (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
BAŞKAN - Madde üzerinde YENİ YOL Partisi adına İstanbul Milletvekili Sayın Birol Aydın.
Buyurun Sayın Aydın. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)
YENİ YOL GRUBU ADINA BİROL AYDIN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Evet, aylardır konuşulan bir anlaşma Meclis gündemine nihayet getirildi. Arkadaşlar, bugüne kadarki bu gecikmişlik neden ve şimdi bu telaş ve bu acele neden? Türkiye Büyük Millet Meclisine çalım atarak aylardır süreç yürüten sizsiniz, bugün görüşülmesi gereken Kızılay Kanunu'nu geri çeken yine siz. Bu kadar geciktirmek suçtur, kabahattir, eksiktir; bu kadar acele etmek ayrıca çok büyük kabahattir. Bu, normal bir şey değil.
Değerli milletvekilleri, bilinmelidir ki topraklardan önce zihinler işgal edilir, sınırlardan önce algılara operasyon çekilir, uçak ve füzelerden önce medya bombardımanı yapılır, coğrafi haritalardan önce kavramlar şekillendirilir. Ülkemiz ve bölgemiz de bunu daha önce defalarca tecrübe etti ve yaşadı. Şimdi, tam adı "Mekke Ortak Savunma Anlaşması" olan, kamuoyunda "Mekke İttifakı" olarak bilinen bu anlaşma çerçevesinde de benzer bir süreci bir kez daha yaşıyoruz. Zira, küreselciler hangi dolmaları, hangi süslü ambalajlarla, kimler eliyle devreye süreceğini ve kimlere yutturacaklarını bilirler. Zaten birileri de bu dolmalar karşısında her zaman olduğu gibi bugün de iştahla beklemektedir ancak akıl ve vicdan sahibi olanlar zarfa değil mazrufa bakmayı da bilirler. O nedenle AK PARTİ'nin adında "adalet"in yer alması ne kadar anlamlıysa bu ittifakın adının "Mekke" olması da ancak o kadar anlamlıdır yani hiçbir kıymetiharbiyesi yoktur.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; iktidar ABD'yle ilişkisinde hep "Kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyeceğiz." anlayışıyla politika yürüttü ama yıllardır Amerika Birleşik Devletleri'nin istediği doğrultuda yüzlerce tavuğu veren iktidarımız bir kaz alabilmiş midir? Hatırlayın Irak'ı, hatırlayın "Arap Baharı" denilen süreci. O baharlar kimlere kış oldu, kimlere çiçek açtı, kimlere don oldu; hatırlayın. Washington merkezli konfeksiyon fikirlerle kuyuya inenler bölgemizde hangi enfeksiyonlara sebep oldular; hatırlayın. Hatırlayın, iktidar o zaman da tıpkı bugün olduğu gibi yine sazını küreselcilere göre akort etmişti, bugün de yine küreselcilere göre sazını akort ediyor ve hizalanıyor. Yine o zamanlar bugün olduğu gibi birileri bu hizalanmaya İslami bir renk vermeye çalışmıyor muydu; hatırlayın.
Değerli arkadaşlar, attığınız adımlar, aldığınız kararlar ve yürüttüğünüz süreçler neticesinde günbegün kötüden betere gidildi. Şimdi, bir kez daha tarihî bir kararın eşiğindeyiz. Irak tezkeresiyle geldiniz, şimdi, en azından giderayak bu Mekke İttifakı Anlaşması'yla bir vebale girmeyiniz diyorum. Bütün bir insanlık Gazze ittifakı çatısı altında toplanmışken siz hangi ittifaktan bahsediyorsunuz? Kimi kimden koruyacaksınız arkadaşlar? Gazze'ye bir çuval unu gönderemeyenler şimdi Körfeze asker gönderecekler. Hiç düşünmez misiniz, hiç düşünmez misiniz! Dün bir çuval unu götürmenize müsaade etmeyen irade Körfeze asker göndermenize, bu ittifakı oluşturmanıza alkış tutuyor, destekliyor, övüyor; hiç akıl etmez misiniz Allah aşkına ya, hiç akıl etmez misiniz, hiç düşünmez misiniz! Gazze'ye bir çuval unu gönderemeyen sizi, Körfeze asker gönderen sizi o irade alkışlıyor; düşünmez misiniz! Bu, büyük bir vebal değil midir?
İran'a yapılan göstermelik bir ziyaretle, büyük bir sloganının altında bir perdeleme yapıyorsunuz; bu, fark ediliyor. Biz sizi biliyoruz değerli arkadaşlar, yıllardır yaptıklarınızdan biliyoruz ve yine, yıllardır yapmadıklarınızdan da biliyoruz. Her seferinde bir taraftan kuzuyla ağlayıp diğer taraftan kurtlar sofrasında celep pazarlığı yapanlara neden güvenelim biz? Bu anlaşmayı aylardır Meclise getirmeyen, kamuoyunu ve siyasi partileri bilgilendirmeyen ama bugün apar topar Genel Kurula getirenlere niye ve nasıl güvenelim biz? Fonculara neden güvenelim biz? Olanları bilenler, olabilecekleri öngörebilirler. Değerli arkadaşlar, biz sizin döneminizde olup bitenleri gayet iyi biliyoruz, yine o nedenle olabilecekleri de bugünden öngörebiliyoruz. Hiç sözü oraya buraya çekmeye gerek yok, çok net: Kime karşı, kiminle ittifak yapıyorsunuz? Bir kısım Körfez ülkeleri Amerika Birleşik Devletleri için ne ifade eder ve ABD'nin nesidir, neyidir? Yemen'in onurlu direnişçilerine, İran'a Amerika ve İsrail tarafından yapılan saldırılar karşısında İran'ın değerli savunmasına bu ittifak nasıl bakacak? Bu oluşumla birlikte kimler, kimleri kuşatacak?
Değerli arkadaşlar, bizim için Bush gitmiş, Obama gelmiş, Biden gitmiş, Trump gelmiş, hiç fark etmiyor ama sizin için bu gidiş, gelişlerin çok önemli olduğunu biliyoruz. Bu manada ülkemizdeki 3 Kasım 2002 seçimleri ile Amerika Birleşik Devletleri'ndeki 3 Kasım 2026 seçimlerinin denk gelişi de kaderin garip bir tezahürüdür. Bugünkü telaşınızı da bu açıdan mazur görmeye çalışıyoruz ancak sizler, bu denk gelişleri, bu gelişmeleri, bu kırılmaları, bu antlaşmayı oylarken mutlaka göz önünde bulundurmalısınız. Pir Sultan Abdal'ın ifadesiyle ya da ondan mülhemle diyorum ki: Yürü bre Hızır Paşa, senin de çarkın kırılır, güvendiğin Trump'ın, o da bir gün devrilir.
Sözlerimin sonunda, iktidar ve muhalefet ayırt etmeksizin tüm milletvekili arkadaşlarıma seslenmek istiyorum. Hepimiz bir tercih yapacağız, tıpkı 1 Mart 2003'te, o dönem bu çatı altında bulunan milletvekillerinin yaptığı tercih gibi bir tercih yapacağız. Unutmayalım ki 1 Mart 2003 Irak Tezkeresi ne kadar yerli ve millî bir tezkere idiyse bugünkü "Mekke İttifakı" adı altında yürütülen anlaşma da o kadar yerli ve millî bir anlaşma, ittifak ve süreç olabilir. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlar, bu oluşum Amerika, İsrail devlet aklının bir ürünü mü, yoksa Türkiye ve bölge ülkelerinin devlet aklının bir ürünü müdür? Karar verirken bunu teraziye vurmanızı sizlerden istirham ediyorum. Bir karar verelim, tercih yaparken vicdanımız ile aklımız bütünleşsin, kalbimiz ne yaptığının huzuruyla dolsun. Bir karar verelim, küreselcilerin oyununu bozalım. Bir karar verelim, zalimlere ve iş birlikçilerine tokat gibi insin. Bir karar verelim, mazlumlara umut olsun. Bir karar verelim, Amerikan emperyalizminin bölgemizdeki yeni dizaynına müsaade etmeyelim. Bir karar verelim, bu karar Türkiye başta olmak üzere, coğrafyamızdaki bütün ülkelerin onurlu direnişine güç katsın. Bir karar verelim, bu karar bizi omurgalı kılsın, insan kılsın, karakterli kılsın, ülkemize, milletimize ve geleceğimize ışık tutsun.
Sizleri saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL, Yeni Parti ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Hatay Milletvekili Sayın Mehmet Güzelmansur.
Buyurunuz Sayın Güzelmansur. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA MEHMET GÜZELMANSUR (Hatay) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında -imzalanan- Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Dair Kanun Teklifi'nin 2'nci maddesi üzerine söz almış bulunmaktayım. Genel Kurulu ve bizleri ekranları başında izleyen aziz vatandaşlarımızı saygıyla sevgiyle selamlıyorum.
Öncelikle son söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Türkiye'nin dost ve kardeş ülkelerle ilişkilerini geliştirmesine, savunma sanayisinde iş birliği yapmasına, bölgesinde barışın ve istikrarın güçlenmesine katkı sunmasına karşı değiliz. Bu nedenle anlaşmaya "evet" oyu vereceğiz.
Değerli milletvekilleri, ülkemiz kendi coğrafyasında söz sahibi olmalıdır. Savunma kapasitemizi geliştirmek, caydırıcılığı artırmak ve dost ülkelerle dayanışma içinde olmak da önemlidir ancak burada asıl mesele iş birliği yapıp yapmamak da değildir. Asıl mesele şudur: Bu anlaşma Türkiye'ye ne kazandıracak? Türkiye'ye hangi sorumlulukları yükleyecek ve yarın bir kriz çıktığında ülkemizin kararını kim, hangi şartla verecek? Tabii ki eleştirilerimiz olacak, kaygılarımız olacak. Bizim itirazımız da bu sorular üzerinedir çünkü dış politika yalnızca bugünün şartlarına göre değil yarının ihtimalleri düşünülerek yürütülmelidir.
Değerli milletvekili arkadaşlarım, anlaşmanın 2'nci maddesi çok önemli bir hüküm içeriyor: Üç ülkeden birine yönelik dış silahlı saldırı diğer iki ülkeye de yapılmış sayılıyor, saldırıya uğrayan ülkeye derhâl yardım edilmesi ve bu yardımın askerî imkânları da kapsayabilmesini öngörüyor. Şimdi ben buradan soruyorum: Bir ülkeye saldırı olduğunda Türkiye'nin nasıl bir tutum alacağı hangi ölçülere göre belirlenecek? Saldırının kim tarafından başlatıldığı, olayların nasıl geliştiği, uluslararası hukuka göre meşru müdafaa şartlarının oluşup oluşmadığı nasıl değerlendirilecek? Komisyon görüşmelerimizde Sayın Bakan Yardımcısı askerî desteğin otomatik olmadığını, saldırıya uğrayan ülkenin talebi ve üç ülkenin ortak değerlendirilmesiyle karar verileceğini, mutabakat sağlanmaz ise de karar alınmayacağını ifade etti. Ben bu açıklamayı önemsiyorum ama anlaşmanın metninde "derhâl yardım" maddesi var Sayın Komisyon; askerî, istihbari ve lojistik desteği kapsayan hükümler var. O hâlde, şu hususun anlaşmanın kendisinde açıkça güvence altına alınması gerekmez mi: Türkiye'nin her somut olayda kendi değerlendirmesini yapma, kendi kararını verme ve gerekli gördüğünde askerî desteğe katılmama hakkının açıkça yazılması gerekmiyor mu? Çünkü Türkiye'nin güvenliği söz konusu olduğunda karar hiçbir belirsizliğe bırakılmamalı, bizim CHP olarak isteğimiz budur.
Değerli milletvekili arkadaşlarım, bir başka önemli konu ise Yemen meselesi. Komisyon görüşmelerinde Türkiye'nin Yemen'de bir askerî operasyona katılma veya bu ülkeye asker gönderme yönünde mevcut bir planının bulunmadığı ifade edildi. Elbette bu açıklamayı da kayda geçirdik. Ancak bugün böyle bir planın bulunmaması, yarın böyle bir ihtimalin ortaya çıkmayacağı anlamına gelmez. Dolayısıyla bizim aradığımız cevap bugünkü siyasi iradenin verdiği bir güvence değil yarın da geçerli olacak hukuki bir güvencedir. Çünkü bir milletin evlatlarının nerede, hangi amaçla ve hangi şartlarda görev yapacağı son derece ciddidir. Türk askerini, milletimizin iradesi ve Meclisimizin denetimi dışında hiçbir belirsizlik içine sokmamalıyız. Anayasa'mızın 92'nci maddesi Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurt dışına gönderilmesi konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisine yetki vermektedir. Bu yetkinin ve Meclis denetim hakkının her durumda korunması gerektiğine inanıyoruz.
Değerli milletvekili arkadaşlarım, bir diğer önemli başlık ise NATO'yla ilişkilerimizdir. Türkiye bir NATO üyesidir. Bu üyelikten doğan haklarımız ve yükümlülüklerimiz vardır. Hükûmet, Komisyonda Mekke Anlaşması'nın NATO'ya alternatif olmadığını, aksine tamamlayıcı nitelik taşıdığını ifade etti. Biz de Türkiye'nin farklı ülkelerle iş birliği yapmasının NATO üyeliğiyle kendiliğinden çeliştiğini söylemiyoruz ancak iki ayrı güvenlik düzenlemesinin aynı anda gündeme geldiği krizlerde ne olacağını sormak zorundayız. Örneğin, Pakistan ile Hindistan arasında ciddi bir askerî çatışma yaşanırsa Türkiye nasıl bir tutum alacak? Türkiye'nin NATO yükümlülükleri ile Mekke Anlaşması kapsamındaki yükümlülükleri aynı anda gündeme geldiğinde olası bir çıkar ve yükümlülük tartışması hangi hukuki ve siyasi bir mekanizmayla çözülecektir? Bu, "uzak ihtimaller" diye geçiştirilemez ve bu konunun burada, Yüce Mecliste ele alınması gerekiyor. Dış politika, ihtimalleri önceden hesaplama işidir. Bu nedenle, anlaşmanın uygulamasında Türkiye'nin diğer uluslararası yükümlülükleriyle çelişki doğmasını önleyecek açık kurallara ihtiyaç vardır.
Değerli milletvekilleri, anlaşma henüz Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından uygun bulunmadan önce Türkiye'nin hazırlık toplantılarına katılması, genel sekreterin belirlenmesi ve kurumsal yapılanma çalışmalarında yer alması kamuoyunda çokça tartışıldı ve eleştirildi. Bu eleştirileri de Komisyon görüşmelerinde bizzat biz ilettik. Sayın Bakan Yardımcısı, bu katılımın hukuki, mali ve insan kaynağı bakımından bağlayıcı yükümlülük oluşturmadığını söyledi, ardından da Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi'nin 24'üncü maddesinin (4)'üncü fıkrasına atıf yaptı. Ancak bu hukuki atıf, anlatılan bütün faaliyetleri kendiliğinden açıklamıyor. Sözleşmenin 24'üncü maddesinin (4)'üncü fıkrası anlaşmanın yürürlüğe girmesinden önce zorunlu olarak ortaya çıkan bazı konuların metnin kabulünden itibaren uygulanmasını düzenleniyor. Dolayısıyla Viyana Sözleşmesi'ndeki anlaşmanın depoziterlik işlemlerinin yürütülmesi, onay belgelerinin hazırlanması, yürürlüğe giriş için gerekli idari işlemlerin yapılması ile Mekke Anlaşması'ndaki Genel Sekreterin belirlenmesi, komite toplantılarına katılım, kurumsal işleyişin şekillendirilmesi, orta güvenlik politikalarının geliştirilmesi aynı hukuki kategoride değerlendirilmez; bu da bizim bir eleştirimizdir. Şimdi ben buradan soruyorum, iktidar kanadından tatmin edici açıklamaları da bekliyorum: Anlaşma henüz Meclisimizin onayına sunulmadan bu mekanizma hangi hukuki çerçevede işletilmiştir? Bu toplantılarda hangi kararlar alınmıştır? Sekretaryanın bütçesi nasıl karşılanacaktır, personeli kimlerden oluşacaktır, harcamalarını ise kim denetleyecektir değerli milletvekili arkadaşlarım? Çünkü kamu kaynaklarının kullanıldığı, Türkiye adına kararların hazırlandığı hiçbir mekanizma Meclis denetiminin dışında kalmamalı.
Değerli milletvekili arkadaşlarım, anlaşmanın 16'ncı maddesinde de bir başka önemli hüküm var "Anlaşma süresiz olarak yürürlükte kalacak. Taraflar ilk on yılın ardından üç ay önceden bildirimde bulunarak anlaşmadan çekilebilecek." diyor yani Türkiye, anlaşma yürürlüğe girdikten sonra ilk on yıl boyunca çekilme hakkını kullanmayacak. Komisyon görüşmelerinde bunun uluslararası uygulamalarda örnekleri bulunduğu ifade edildi ve NATO ile Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nden örnekler verildi ancak yine burada bir belirsizlik var: NATO'nun ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin hükümleri ile bu düzenleme aynı kabul edilmez; her anlaşmanın kendi şartları, amacı ve hukuki yapısı vardır. Benim sorun basit: Neden on yıl? On beş yıl veya beş yıl değil de neden on yıl? Bu süre hangi güvenlik ve dış politika değerlendirmesine dayanıyor? Dünya değişiyor, bölgemizde dengeler değişiyor, ülkelerin yönetimleri değişiyor, tabii ki öncelikleri değişiyor. On yıl sonra Türkiye'nin çıkarları açısından farklı bir tablo ortaya çıkarsa ne olacak? Bu nedenle, anlaşmanın düzenli aralıklarla gözden geçirilmesi, sonuçlarının Türkiye Büyük Millet Meclisine raporlanması ve ülkemizin çıkarları bakımından yeniden değerlendirilmesi gerekir.
Değerli milletvekilleri, savunma sanayisi alanındaki iş birliğini de önemsiyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
MEHMET GÜZELMANSUR (Devamla) - Türkiye, bugün kendi savunma sanayisini geliştirmek için büyük bir emek veriyor; mühendislerimizin, işçilerimizin, teknisyenlerimizin alın teriyle önemli bir kapasite oluşturuyor. Bu kapasiteyi dost ülkelerle ortak projelere dönüştürmek elbette mümkündür ancak teknoloji paylaşımının sınırları, fikrî mülkiyet hakları, kritik teknolojilerin korunması, ortak üretim ve ülkemizin payı ve üçüncü ülkelere satış koşulları açıkça bu maddelerde belirtilmelidir; bu bir eksikliktir. Türkiye'nin geliştirdiği teknolojiler kendi savunma ihtiyaçlarımızı ve millî güvenliğimizi zayıflatacak biçimde kullanılmamalıdır. Bu konuda Meclise düzenli bilgi verilmelidir.
Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; bizim yaklaşımımız çok nettir: Türkiye'nin bölgesel iş birlikleri kurmasını destekliyoruz; Türkiye'nin Pakistan'la, Suudi Arabistan'la ve dost ülkelerle ilişkilerini geliştirmesini destekliyoruz. Bölgemizde savaşların değil barışın hâkim olmasını istiyoruz.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederim.
İYİ Parti Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Buğra Kavuncu.
Buyurun Sayın Kavuncu. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
İYİ PARTİ GRUBU ADINA MEHMET SATUK BUĞRA KAVUNCU (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Dün burada AK PARTİ'li 2 hatibi, Sayın Fuat Oktay'ı da Sayın Hulusi Akar'ı da çok dikkatli bir şekilde dinledik. Bizim parti olarak zaten anlaşmayla ilgili tavrımız net ama gerçekten neden böyle bir anlaşmaya ihtiyaç duyulduğunun gerekçelerini anlamak istedim fakat biz her 2 konuşmacıdan, özellikle Sayın Fuat Oktay'dan bu anlaşmanın neler yapamayacağını uzun uzun dinledik, çok detaylı bir şekilde anlattı; işte, "Türkiye'yi savaşa sokan, Türk askerini otomatik olarak yurt dışına gönderen, NATO'nun yerine geçen, Türkiye'nin egemen karar alma yetkisini ortadan kaldıran bir anlaşma değildir." gibi böyle 15-20'ye yakın madde sıraladı ama ben bu anlaşmanın Türkiye Cumhuriyeti'ne, ülkemize, milletimize nasıl bir fayda sağladığına, nasıl bir avantaj sağladığına, neden böyle bir anlaşmaya ihtiyaç duyulduğuna dair bir detay, beni tatmin edecek veya anlaşılabilecek bir ayrıntılı bilgi duyamadım, göremedim. Şimdi, biz bu tür anlaşmalara, her türlü uluslararası anlaşmaya, Ankara merkezli bir dış politikayla bakmak zorunda olduğumuzu düşünüyoruz yani "Washington ne istiyor, efendim, Moskova ne düşünüyor, Tahran ne bekliyor?" gibi birtakım reflekslerle bu tür anlaşmalar hazırlanmaz, bu tür anlaşmalara teşebbüs edilmez. "Ankara'nın, Türkiye Cumhuriyeti'nin çıkarları neyi gerektiriyor?" diye bakmak zorundayız arkadaşlar.
Peki, şunu soralım: Türkiye, bu anlaşmayla ne elde ediyor? Gerekçesi ne? Hangi güvenlik açığını kapatıyor? Burada Sayın Hulusi Akar'a ben kendini anlatma imkânı vermek istiyorum, zira dün yaptığı konuşmada benim gerçekten şaşkınlıkla dinlediğim bir örneği oldu. Konuşmasında böyle bir antlaşmaya neden ihtiyaç duyulduğunu anlatırken, bakın, şöyle bir örnek verdi: "Bir Avrupa ülkesinde yapılan bir araştırmada gençlerin yüzde 60'ı silah almayacaklarını, bir savaş çıksa dahi savaşa girmek istemediklerini, ülkelerini korumak dahi söz konusu olsa bunu istemediklerini ifade ediyor. Bunun doğal sonucu olarak da biz bu tür görüşmeleri elbette yapıyoruz." dedi. Ya, Allah aşkına, yani vatanı savunmak gibi bir arzu ve istekte olmayan Avrupalı gençler ile ülkemizdeki insanları, gençleri bir mi tutuyorsunuz? Böyle bir realiteye inanıyorsanız, Mekke Anlaşması'nı yapınca, bu anlaşmadan sonra yüzde 60-70 olarak nitelendirdiğiniz bu grup farklı mı düşünecek? Yani bu, nasıl bir gerekçe olabilir arkadaşlar? Siz bu ülkenin evlatlarının, Fahrettin Paşa'nın torunlarının, Mustafa Kemal'in askerlerinin böyle bir konuda imtina edeceğini düşünebilir misiniz? Sayın Bakana ben buradan herhangi bir şekilde polemik yaratmak için seslenmiyorum. Buraya gelsin, bu örneğini ve bu Mekke Anlaşması için böyle bir gerekçeyi niye sunduğunu bize izah etsin. "Yüzde 60'ı gençlerin vatanını korumak istemiyormuş." böyle bir gerekçe olabilir mi? Siz bu ülkede Genelkurmay Başkanlığı yaptınız, Türk milletinden bahsediyorsunuz. Dolayısıyla, bunun izah edilmeye muhtaç bir tarafı vardır. Ha, gerekçe... Gerekçeler de net bir şekilde anlatılabilmiş değildir.
Eğer biz, başını Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisinin yani okyanus ötesinin çektiği bir bölge dizaynıyla karşı karşıyaysak AK PARTİ bu projenin neresindedir? Hep konuştuğumuz "terörsüz Türkiye" adıyla sunulan bir proje var, bu, bu işin neresindedir? Bunlar maalesef bu sürecin karanlık tarafları.
Şimdi, deniliyor ki: "Kâbe'nin savunması yüz yıl sonra yine bizde olacak. Mekke ve Medine'ye füze atamazsınız." Ben Komisyondan geliyorum, Maliye Bakanına bir sürü soru sorduk. Bakın, orada da aynı, aynı bu kutsal değerleri kullanma durumu var. Hatırlayın, İslami İktisat Araştırmaları Vakfı bir icazet verdi. Nereye verdi? Pusulaya ve Teranın 10 yatırım fonuna. Dedi ki: "Dinen buralara yatırım yapmaya biz icazet veriyoruz."
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Helal soygun! Helal soygun!
MEHMET SATUK BUĞRA KAVUNCU (Devamla) - Böyle bir şey olabilir mi? Şimdi, Mekke Antlaşması'nda da aynı dil kullanılıyor.
Bir başka genel başkan yardımcısı çıktı, dedi ki: "Uhud Savaşı'nda -Grup Başkan Vekilimiz de konuşmasında bahsetti- Okçular Tepesi'ni terk eden sahabelerin yaşadıkları ile bugün yaşadıklarımız aynı." Ya, yapmayın. Ya, bu güzel dinimizi bu çirkinlikleri örtbas etmek için kullanmayın. Mekke Anlaşması'yla da ilgili Mekke'nin kutsiyeti üzerinden bir mantık geliştirmeye kalkmayın. Bu millet Mekke'yi, kutsallarını korumak için hiçbir zaman anlaşmalara ihtiyaç duymamıştır, gene duymaz. Yarın bir gün bir ihtiyaç olduğunda gene koşa koşa gider, buna ihtiyaç yok. Neyse ajandanız, ağzınızdaki o baklayı çıkarın, neden böyle bir anlaşmaya ihtiyaç duyduğunuzu net olarak anlatın arkadaşlar.
"Mekke ve Medine'ye füze atamazsınız." Ya, önce, Rusya'dan bize vızır vızır düşen, gelen şu İHA'ları, SİHA'ları bir engelleyin. Hadi bunu söylediniz, "Mekke ve Medine'ye füze atamazsınız." dediniz, Gazze'de, Batı Şeria'da katledilen binlerce masumu sormazlar mı size bu anlaşmadan sonra?
Amerika Birleşik Devletleri ambleminin mühründe bir kartal var, biliyorsunuz, o kartalın bir kanadının altında İsrail vardır, acaba diğer kanadının altına da siz mi gireceksiniz bu anlaşmayla? Biz buradaki gerekçeleri ne anlayabildik ne dün dinlediğimiz her 2 hatipten de bunun mantığını, Türkiye'ye faydasını duyabildik. Neye göre, kime göre, bu ortak savunma anlayışının hangi somut tehditler üzerinden şekilleneceğini bilmek zorundayız. Bu ülkelerin yani anlaşmaya taraf olan ülkelerin terör ve terör örgütleriyle ilgili tanımları bile birbiriyle örtüşmüyor. Buna dün Sayın Fuat Oktay şöyle bir açıklama getirdi: "Evet, Birleşmiş Milletlerde bile terör örgütleriyle ilgili bir ortak görüş yok, bir mutabakat yok." dedi. Yani o da kabul ediyor, diyor ki: "Bizim 'terörist' dediğimiz bir gruba Mekke Anlaşması'nın tarafı olan ülkelerden bir başkası 'hayır' diyebilir." Nasıl olacak, neyi, neye göre tanımlayacaksın? Ya, bu anlaşmayı niye yaptınız Allah aşkına? Ne yapmayacağını anlatıyorsunuz da bu anlaşmayla ne olacak, ne elde edeceğiz... Bunu bugüne kadar... Ancak şu üç cümleyi de ben duydum bir yerde: "Pakistan'ın nükleer gücü, Suudi Arabistan'ın parası, Türkiye'nin de evlatları, askeri." Bu mudur mantık? Bu açıklamayı birçok yerde, birçok uzmana söylenirken biz duyduk; bunun hiçbir mantığı yok arkadaşlar.
Daha da önemlisi, bakın, yine dün dendi ki Sayın Fuat Oktay tarafından "Efendim, bu tür uluslararası anlaşmalarda hukuk mekanizmaları hazırlık aşamasını doğal kılar." Yani bu anlaşmanın akabinde İstanbul'da ve Riyad'da toplantılar yapılmış, komiteler oluşturmuş, Genel Sekreteri atanmış. Şimdi bunları hazırlık olarak bize anlatıyorsunuz. Ya, bu hazırlık falan değil, imzayı altmışsınız, icraata dökmüşsünüz, İstanbul'da toplanmışsınız, komite oluşturmuşsunuz, Riyad'da toplanmışsınız, Genel Sekreteri atamışsınız. Dün de geldi Fuat Bey, dedi ki: "Efendim, uluslararası anlaşma mekanizmalarında bu tür hazırlık aşamaları olur." Allah aşkına, yani aklımızla dalga geçmeyin ya, bu hazırlık mı? Her şey olmuş bitmiş. Bu, Türkiye Büyük Millet Meclisini bir noter makamı hâline getirmektir, sadece bir onay mecrası hâline getirmektir, Meclisin gücünü, itibarını, iradesini zayıflatmaktır arkadaşlar. Bizim buradan başka bir şey anlamamız mümkün değil. Şunu yapamaz, bunu yapamaz, işte, o olmaz, bu olmaz, sonra bir bakıyorsunuz, on yıl çıkılamıyor. Ondan sonra da deniyor ki: "Ya, olur." Yani anlatılırken şöyle bir şey hissediyorsunuz: Ya, çok da mühim bir anlaşma değil. Ama içeriğine baktığınız zaman diyorsunuz ki: "Bayram değil, seyran değil, niye böyle bir anlaşma? Neden bu kadar rijit maddeler? Niye mesela on yıl gibi bir net süre konuluyor?" Diyorum ya, ağzınızdaki baklayı çıkarın, deyin ki "Amerika bölgeyi terk etti, bize de jandarmalık görevi verdi. Biz de Amerika'nın buradaki vermiş olduğu görevi yerine getireceğiz." veya neyse ama anlatılanlar, gösterilenler hiçbirisi anlaşılabilir değil.
Biz Türkiye'nin İslam ülkeleriyle daha güçlü ilişkiler kurmasını elbette ki istiyoruz, bölgesinde barış ve istikrarın tesisinde öncü rol üstlenmesini elbette ki istiyoruz. Bakın, İsrail tehdidinin bir propaganda aracı değil, jeopolitik bir gerçeklik olarak algılanmasını istiyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
MEHMET SATUK BUĞRA KAVUNCU (Devamla) - Bitiriyorum.
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
MEHMET SATUK BUĞRA KAVUNCU (Devamla) - Tabii, bunun yolu sadece güvenlikten geçmiyor, diplomatik kanallar vesaire, daha birçok detay var. Türkiye'nin askerî gücünü elbette ki korumalıyız. Türkiye'yi millî güvenliği ve çıkarları dışında hiçbir parçası hâline getirmemeliyiz. Bakın, Türkiye elbette güçlü bir ülkedir, bu güç de AK PARTİ'nin bahşettiği bir şey değildir, tarih ve coğrafya zaten bizim güçlü olmamızı zorunlu kılmaktadır. Bizim ölçümüz açıktır arkadaşlar, bizim ölçümüz önce Türkiye, Türkiye'nin güvenliği, Türkiye'nin egemenliği ve Türkiye'nin millî çıkarları; ne başka devletlerin hesaplarına eklemlenen ne de kendi coğrafyasındaki sorumluluklarından kaçan bir Türkiye. Güçlü, bağımsız, caydırıcı ve sözü dinlenen bir Türkiye diyoruz.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti, Yeni Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına Van Milletvekili Sayın Gülcan Kaçmaz Sayyiğit.
Buyurun Sayın Sayyiğit. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
DEM PARTİ GRUBU ADINA GÜLCAN KAÇMAZ SAYYİĞİT (Van) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Dünyanın neresinde olursa olsun yüreği onurlu ve kalıcı bir barış için atan herkesi buradan saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Küresel kapitalist sistem bölgesel savaşları derinleştirip tedarik zincirlerini kırarak bedelini tüm halkların ödediği yeni bir hegemonya inşa ediyor. Kültürel ve ekonomik iş birlikleri giderek savunma ve silahlanma ortaklıklarına dönüşüyor. Bir yandan ABD dış ticareti ulusal güvenlik meselesi hâline getirerek küresel ticaret savaşlarını körüklerken, diğer yandan bölgesel düzeyde yeni enerji ve savunma bloklaşmaları da ortaya çıkıyor. Bu tablo, üçüncü dünya savaşı tartışmalarının sıklıkla gündeme gelmesine de yol açmakta. Kafkasya'daki savaş, Güneydoğu Asya'daki sınır gerginlikleri, ABD'nin Venezuela'ya yönelik müdahaleleri, İsrail'in Gazze'de sürdürdüğü insanlık dışı saldırılar, dört yılı aşkın Ukrayna-Rusya savaşı, derinleşen Suudi Arabistan-Husi çatışması ve ABD-İsrail-İran gerilimi aynı anda yaşanıyor. Kapitalist sistem ve ulus devlet aklı için savaş dışı bir seçenek giderek daralıyor. Bu koşullarda silah tüccarlarının memnun olmaması için hiçbir neden söz konusu değil. Silahlanma yarışı bu süreçte hiç olmadığı kadar yaygınlaşmış durumda. NATO'nun 2025 Lahey Zirvesi'nde alınan karar üye ülkelere âdeta silahlanma ödevi çıkarmış durumda. 2035'e kadar savunma harcamalarının gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 5'ine çıkarılması hedefleniyor. Bu talebe en hızlı tepkiyi AKP iktidarı verdi. Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler Türkiye'nin NATO askerî bütçesine katkıda 8'inci sıradan 7'nci sıraya yükseldiğini övünçle anlatırken yüzde 5 hedefine ulaşacağının da altını çiziyor, bunu ilan ediyor. İktidar temsilcileri ise 2027 bütçesinde savunma harcamalarının yüzde 229 oranında artırılacağını da açıkça ifade ediyorlar. Savunma harcamalarındaki bu olağanüstü artış, eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamu hizmetlerinden yapılacak kesintilerle finanse edilecek, böylece halkın temel ihtiyaçları bile silahlanma uğruna feda edilecektir.
Sayın Başkan, değerli hazırun; tarih bize savaş sanayisine yapılan yatırımların arttığı her dönemde ülkeler arasındaki güvenlik risklerinin de yükseldiğini göstermekte; daha da önemlisi, tarih, güvenlik adına kurulan kamplaşmalar, ittifaklar ve bloklaşmalar oluştuğunda savaşın kaçınılmaz hâle geldiğini de defalarca bize göstermiştir. Antik dönemlerden İkinci Dünya Savaşı'na, soğuk savaş düzeninden bugüne bu örüntü tekrar edegelmiştir çünkü kapitalist modernite, halkları ve inançları ortak paydada buluşturmak yerine sürekli çatıştırmayı tercih eder ve bu çatıştırma üzerinden kendini var etmeyi sürdürür. Orta Doğu'da hegemonik güçlerin ulus devletleri kullanarak halkları yok sayması ve ulus devletleri halkların özgürlüğüne karşı bekçi konumuna yerleştirmesi de bu mantığın bir sonucu olarak karşımıza çıkmakta. Bugün kapitalist sistemin mimarları bu gerçeği zaten açık bir şekilde dile getiriyorlar. 2026 Davos Zirvesi'nde kopuş döneminden söz edilirken menüdeki aktörler tartışıldı, Münih Güvenlik Konferansı'nda ise "Eski dünya gitti." mesajı çok net bir şekilde verildi. Önceki düzende de demokrasi ve insan hakları kapitalist güçlerin gerçek gündemi olmamıştı ancak en azından görünürde önemsiyorlarmış gibi yapıyorlardı. Bugün ise kurallara ve hukukun üstünlüğüne dayalı düzen açıkça hedef alınıyor.
Bu koşullarda Türkiye'nin ve Orta Doğu'nun hangi yöne evrileceği halkların geleceği açısından kritik bir önem taşıyor. 7 Ekim 2023'ten bu yana yaşanan gelişmeler, bölgede İsrail başta olmak üzere yeni bir hegemonya mücadelesinin fitilinin de ateşlendiğini gösteriyor. Küresel güçlerin yeniden hizalandığı bir süreçte 7 Ağustosta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke Anlaşması imzalanmış, Meclisin ve kamuoyunun haberi olmadan gerçekleşen bu anlaşma Suudi Arabistan-Husi savaşının derinleştiği günlerde sürpriz oldu. Kimileri "İslam NATO'su" dedi, kimileri de "Sünni İttifak" olarak bunu adlandırdı ancak antlaşmanın içeriği o kadar belirsiz ki hedefinin İran mı, İsrail mi yoksa Pakistan'ın hısmı Hindistan mı olduğu açık değildir. Karşımızda siyasi iktidarın imza attığı ve Meclisin de peşinden sürüklendiği belirsiz bir tablo var. Anlaşmanın özünde "Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için." yaklaşımı yatmakta; tarafların egemenliklerini ve toprak bütünlüklerini korumak için iş birliği yapılacağı, herhangi birine yönelik dış kaynaklı silahlı saldırının tüm taraflara yapılmış sayılacağı belirtilmekte. İlk bakışta Suudi Arabistan'a destek için Yemen'e asker gönderilebileceğine dair işaretler de mevcut. Pakistan-Hindistan arasında Keşmir gerilimi patlak verir ve Pakistan yardım isterse ya da Suudi Arabistan ile İran da daha sert bir çatışmaya girerse bu durumda ne olacak? Taraflar daha derin bir biçimde müdahil mi olacak yoksa ittifak mı çökecek? Bu soruları bizler buradan DEM PARTİ adına soruyoruz çünkü bir tarafın başka bir devlet veya silahlı grupla yaşadığı çatışmanın hangi aşamada anlaşma kapsamına gireceği ve saldırının niteliğinin kim tarafından değerlendirileceği açık değildir. Yardımın kapsamı ve niteliğinin daha sonra taraflarca belirlenmesi, taahhüdün somut içeriğinin uygulama aşamasındaki kararlara bırakılması anlaşmanın ucunun açık olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Bizler DEM PARTİ olarak sağlanacak desteğin türünün, sınırının, askerî personelin hangi koşullarda görevlendirileceğinin ve yardımın süresinin şeffaf bir biçimde ortaya konulmasını talep ediyoruz. Ayrıca, çatışmalarda sivillerin korunması ve etkilenen halkların tüm haklarının güvence altına alınması zorunludur. DEM PARTİ olarak ülkemizin ve gençlerimizin küresel paylaşım savaşlarına ve mezhebî kamplaşmalara taraf edilmesine kesinlikle karşıyız. Sınırlarımızın çok ötesinde, Türkiye'yi doğrudan ilgilendirmeyen savaşların halklarımıza dayatılmasını da asla ve asla kabul etmiyoruz. Cumhuriyetin 103 yıllık tarihinde günübirlik denge politikalarının ve mezhebî kamplaşmaların hiçbir zaman kalıcı güvenlik ve refah getirmediğini hepimiz çok iyi biliyoruz.
Yine, siyasi iktidarın görevi, ülkeyi çatışma girdabından uzak tutmak, diyalog ve barış diplomasisiyle yumuşak güç olmaktır. Bunun için de barış ve demokratik toplum sürecinin sahiplenilmesi şarttır. Orta Doğu'nun binlerce yıllık savaş tarihinin nasıl son bulabileceğine dair tüm halklara yönelik ciddi bir paradigma mevcuttur. Mezhebî çatışmalarla yorulmuş bölge halkları bugün hegemonik güçlerin ulus devletleri yeniden biçimlendirme hamlelerinin tehdidi altındadır.
Sayın milletvekilleri, Suriye, İran ve Irak'taki Kürtler üzerinde de hâlâ ciddi güvenlik riskleri mevcuttur. Geçmişte Sadabat ve Bağdat Paktı gibi oluşumların hedefi Kürtlerin özgürlüğü ve statüsü olarak karşımıza çıktı. Kürtler artık yaşadıkları coğrafyada barışçıl bir şekilde, özgür ve eşit bir halk olarak yaşamak, ulusal birliklerini kurmak ve tüm halklarla dayanışma içerisinde olmayı istiyor, bunun mücadelesini veriyor. AKP iktidarı, ülkenin en temel ihtiyacı olan kalıcı barışı sağlamak için üzerine düşeni yapmalı, barış ve demokratik toplum sürecine odaklanmalıdır. Kürt meselesinde demokratik bir çözüme yaklaştığımız bir dönemde neredeyse tek gündemin savaş olması bizler açısından kabul edilir bir durum değildir. Gerçek güvenlik şudur sayın milletvekilleri: Gerçek güvenlik silah biriktirmekten değil halkların eşit ve özgür iradesine dayalı demokratik bir toplumsal sözleşmeden geçer. DEM PARTİ olarak halkların geleceğini belirsiz askerî müdahalelere bağlayan bu yaklaşımın dün karşısındaydık, bugün karşısındayız, yarın da karşısında olacağız. Demokratik iradeyi, toplumsal dayanışmayı ve sorunların müzakereyle çözümünü esas alan bölgesel iş birliğini savunan bir geleneğin temsilcileriyiz. İhtiyacımız olan, ucu açık savaş anlaşmaları değildir, barış ve demokratik toplumdur. Biz buna rızalık vermiyoruz.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - YENİ PARTİ Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Yunus Emre...
Buyurun Sayın Emre. (YENİ PARTİ sıralarından alkışlar)
YENİ PARTİ GRUBU ADINA YUNUS EMRE (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki bu güvenlik paktı üzerine önemli bir anlaşmayı birlikte değerlendiriyoruz. Tabii, bir güvenlik paktı olunca doğal olarak bu paktın kime karşı olduğu sorusu gündeme geliyor. İktidar temsilcilerinin, sözcülerinin bunu açıklıkla bize söylemelerini tabii ki beklemiyoruz ama haritaya baktığımızda aslında bu paktın ne olduğunu ve kime karşı kurulmuş olduğunu açıklıkla görüyoruz.
Değerli arkadaşlarım, şu haritaya lütfen bakınız. Şimdi, bu 3 ülkenin yani Suudi Arabistan'ın, Türkiye'nin ve Pakistan'ın bir defa birbiriyle sınırları bulunmuyor. Birbiriyle sınırı bulunmayan bu 3 ülkenin de komşusu olan sadece 1 ülke var haritada gördüğünüz gibi, İran. Gerek dün Sayın Hulusi Akar'ın gerek Sayın Fuat Oktay'ın ve Komisyonda Bakanlık adına açıklama yapan Sayın Bakan Yardımcısının konuşmalarında birçok ülkeden bahsederken, birçok konu üzerine açıklama yaparken bahsetmedikleri 2 ülke var; biri İran, birini birazdan söyleyeceğim.
Şimdi, tabii, bizim bu şartlar içerisinde ilk sormamız gereken soru, bu 3 ülkenin yani ortak sınırları bulunmayan, ayrıca birbirlerinin güvenlik sorunları diğerleri için o kadar da önemli olmayan bu 3 ülkenin böyle bir güvenlik paktında bulunmasının arkasında ne var? Aslında bu soru bizi bu bahsettiğim 2'nci ülkeye götürecek ama o konuyu açmadan, tekrar bu haritayı göstererek sormak istiyorum: Şimdi, Türkiye'nin askerî bakımdan, Türkiye'nin güvenliği bakımından önemli konuları nerede? Bir defa en başta Karadeniz'de, efendim, Doğu Akdeniz'de, Ege, yine malumunuz. Yani Türkiye'nin, bu türden, önemli güvenlik ihtiyaçları bakımından Pakistan'la ve Suudi Arabistan'la böyle bir pakta falan ihtiyacı yok. İşte buradan ikinci konuya, ikinci ülkeye geliyoruz yani yine, Sayın Fuat Oktay'ın, Sayın Hulusi Akar'ın ve Bakanlık temsilcisinin bahsetmediği o 2'nci ülkeye geliyoruz: Amerika Birleşik Devletleri.
Sayın milletvekilleri, geçtiğimiz yıl kasım ayında Amerikan Başkanı Donald Trump'ın Amerika'daki bir kanuni zorunluluk olarak yayınladığı bir belge var: Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi. Bu çok önemli, bugün konuştuğumuz konu bakımından çok önemli çünkü değerli arkadaşlarım, bu belgenin 27, 28 ve 29'uncu sayfalarında Amerikan Başkanının ulusal güvenlik stratejisinin Orta Doğu'yla ilgili görüşleri ortaya konuluyor. Şimdi, bir defa Amerikan Başkanı "Ya, artık bizim için durum değişti; elli yıl önce çok farklı bir politikamız vardı, bugün çok farklı." diyor. "Enerji politikası değişti, enerji kaynakları çeşitlendi, Amerika net bir enerji ihracatçısı ülke hâline geldi." diyor. "Orta Doğu'daki süper güçler rekabetinden eser kalmadı." diyor. Ama tabii, en önemlisi, bizler için utanç verici olan manzaraların kendileri açısından çok büyük başarılar olduğunu anlatıyor. Ne bunlar? 7 Ekimden sonra İsrail'in gerçekleştirdiği operasyonlar en başta söylediği. Yani bir düşünün bakalım, 7 Ekimden sonra neler oldu? En başta, Gazze'de soykırım oldu. Bununla da sınırlı değil Trump'ın açıklaması; İran'ın nükleer programını önemli ölçüde zayıflatan Gece Yarısı Çekici Operasyonu yani Orta Doğu'daki durumu değiştiren -kendileri açısından- önemli gelişmenin de bu operasyon olduğunu söylüyor. Hangi operasyon bu arkadaşlar? Onlarca kızın -bakın, hepimizin evlatları var- okullarında bombalanarak öldürüldüğü saldırıdan bahsediyoruz, çocukların, kadınların yüzlercesinin öldüğü olaylardan bahsediyoruz. "İşte bu başarılarımızla Orta Doğu'daki durumu değiştirdik." diyor. Devam ediyorum, "O nedenle Körfez monarşilerini, geleneklerini ve tarihsel yönetim biçimlerini terk etmeye zorlamaya gerek yok. Bu yanlış politikadan vazgeçelim, ortak çıkar alanlarında birlikte çalışalım, liderleri ve ülkeleri oldukları gibi kabul edelim." diyor.
İşte, değerli arkadaşlar, bu politikalar çerçevesinde, yani bu Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde ortaya konulan bu yaklaşım çerçevesinde, maalesef, bizim önümüze bugün bu anlaşma getiriliyor. Yani bu anlaşmanın metnini yazanlar ile -emin olunuz- Amerikan Ulusal Güvenlik Stratejisi'ni yazanlar aynı insanlar, aynı kalem, aynı mantık. Bu nedenle, Türkiye açısından böyle bir utanç verici oylamanın bugün Mecliste yapılacak olması hem Meclisin tarihiyle, Türkiye'nin siyasi sistemindeki anlamıyla örtüşmüyor değerli arkadaşlarım.
Bakın, hepimiz bu kürsüye çıktığımızda "değerli milletvekilleri" diyoruz, "muhterem milletvekilleri" diyoruz. Meclis kürsüsünde "muhterem milletvekilleri" ifadesini ilk kullanan, Meclisin açılışından bir gün sonra, bu Meclisin de kurucusu olan, ilk Başkanı olan Mustafa Kemal Atatürk'tür. İlk defa "değerli milletvekilleri" "muhterem milletvekilleri" ifadesini kullanmıştır. Atatürk'ten önce, biliyorsunuz "mebus" deniyordu, değil mi? Arapça bilen arkadaşlarımız var, sözcüğün kökeni "ba's"tan geliyor, "göndermek" "mebus" "gönderilen kişi" Atatürk, bunun yerine, hâkimiyetimilliye anlayışı çerçevesinde... Bu, memleketinden gönderilen bir kişi değil "milletvekili", onların bir araya geldiği yer, gönderilen kişilerin toplandığı yer Mebusan Meclisi değil, Millet Meclisi. Adımız, bu Meclisin de adı Türkiye Büyük Millet Meclisi, bizlerin de ünvanı milletvekili; bu ünvanı ilk defa Atatürk kullanıyor. Şimdi, milletvekilleri olarak okyanus ötesinde yazılmış bir planı, komşularımızla Türkiye'yi bir çatışmanın içerisine sokma riski olan bir planı bu akşam burada oylayacağız. (Yeni Parti sıralardan alkışlar) Ve bununla ilgili ne Bakanlık temsilcilerinin ne iktidar milletvekillerinin yaptığı konuşmalarda ne İran'dan bahsediliyor ne Amerika'dan bahsediliyor; bir örtü örtülüyor gerçeklerin üzerine.
Değerli arkadaşlarım, şu konuyu en başta dikkatinize sunmak istiyorum: Bizim güvenliğimizle ilgili olmayan çatışmalar içerisinde biz niçin olalım? Ya, biz tabii ki Pakistan halkıyla da Suudi Arabistan halkıyla da büyük bir dayanışma hissediyoruz, tarihsel bağlarımız var, kardeşlik bağlarımız var ama onların hâlihazırda çok katmanlı, çok kapsamlı tarihsel arka planı bulunan çatışma konuları var yani Hindistan-Pakistan ihtilafı yetmiş yıllık, seksen yıllık tarihi olan bir sorun; biz, bu sorunu niçin yükleniyoruz? Ya da İran, az önce örneğini verdim... Ve tabii hep bunlar Yemen ve Husiler üzerinden son aylarda tartışılıyor. Biz, hemen her köyde, hemen her ilçede Yemen türküleri söylenen, ağıtları söylenen bir ülkeyiz. Hepimizin ailesinde, hepimizin memleketlerinde bu öyküler, bu dramatik olaylar anlatılıyor; ağıtlar yakılmış, "Bu Yemen'e giden gelmiyor." diye söylüyoruz, üzerinden yüz yıl geçmiş, hâlâ söylüyoruz ve biz hepimiz biliyoruz ki Suudi Arabistan'ın, Amerika'nın, artık bu yükü üzerinden atmak isteyen Amerika'nın bu yükünü biz sırtlanacağımızı söylüyoruz; Amerika'nın bu isteğini, az önce ifade ettiğim, Amerikan Başkanının çerçevesini çizdiği politikayı yükleneceğimizi söylüyoruz, bunun altına imza atıyoruz. Bazı değerli milletvekili arkadaşlarımız "Dünyada boşluk var, bölgede boşluk var, Türkiye bunu dolduracak." diye bize burada maalesef masallar anlatıyorlar. Bakın, büyük güçler milletimizin tertemiz ellerine Müslüman kanı bugüne kadar süremediler, bundan sonra da sürememeleri için bu anlaşmaya "hayır" oyu vermeniz gerekiyor, bu anlaşmaya "hayır" oyu vermeniz gerekiyor. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
Değerli milletvekilleri, tarihî önemde bir oylama gerçekleştireceğiz. Ben bütün milletvekillerinin kendilerini buraya gönderilmiş insanlar olarak görmediklerini düşünüyorum.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
YUNUS EMRE (Devamla) - Tamamlıyorum Sayın Başkanım.
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
YUNUS EMRE (Devamla) - Ben milletvekillerinin, bütün milletvekillerimizin, bu Parlamentoya gelmiş bütün milletvekili arkadaşlarımızın milletin temsilcisi olduğunu düşünüyorum. Zaten bu Meclisin de adı Türkiye Büyük Millet Meclisi. O nedenle, bütün milletvekillerimizin Trump istiyor diye değil, milletimiz istiyor diye karar vereceğini düşünüyorum. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
1 Mart örneğini burada veren değerli milletvekili arkadaşlarımız oldu. O oturumda, açık oturumda bizim o dönemki değerli büyüğümüz Önder Sav, Ankara Milletvekilimiz, Genel Sekreterimiz "Amerika'dan korkmayın, Allah'tan korkun." demişti, ben de aynı ifadeyi tekrar ediyorum.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (Yeni Parti, İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Gruplar adına yapılan konuşmalar tamamlanmıştır.
2'nci madde üzerinde şahsı adına ilk olarak İzmir Milletvekili Sayın Yüksel Taşkın.
Buyurun Sayın Taşkın. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
YÜKSEL TAŞKIN (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bize göre Mekke Anlaşması Trump-Netanyahu ittifakının arzuladığı Orta Doğu mimarisinin bir sonucudur. Nedir mevcut İsrail yönetiminin millî güvenlik anlayışı? İsrail'e tehdit olarak gördüğü bütün devletlerin istikrarsızlaşması. Önce Irak ve Lübnan halledildi, sonra Suriye, şimdi de sırada Yemen ve İran var. Onlardan sonra acaba sıra kime gelecek? Mekke İttifakı da Netanyahu ve Trump'ın bölgesel planlarıyla bire bir örtüşüyor. Maalesef, mevcut iktidar Trump gibi dünyayı istikrarsızlaştıran çok tehlikeli bir sağ popülistle ittifak kurma hatasında bulundu ve oradan çıkamıyor. Trump sizin iktidarınızın her fırsatta yakındığı, İslamofobiyi körükleyen, yangına âdeta benzinle giden tam bir sorumsuz siyasetçi örneğidir. ABD'de Temsilciler Meclisi üyesi Ilhan Omar'ın evini güpegündüz bastılar. Bu, sabahın köründeki baskınlara biz bayağı aşinayız biliyorsunuz. Neymiş? Vatandaşlığı sahte olabilirmiş ama o Ilhan Omar 3 Kasım ara seçimlerinde yüzde 72 oy aldı ve bu şekilde çok da güzel bir cevap verildi. Trump "Orta Doğu'da 'Muhammet' diye bağırsam her 3 kişiden 2 tanesi durup, dönüp bakar. Bunlar için metal dedektör lazım." diyerek Michigan'daki demokrat aday El-Sayed'i resmen hedef yaptı, resmen ve alenen hedef yaptı. Biz iktidarda olsaydık Yeni Parti olarak ve böyle bir İslamofobik şahısla ittifak kursaydık sizler ortalığı ayağa kaldırırdınız. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Sizin siyaset anlayışınız bu, zamana ve zemine göre konuşmak. İşte, müttefikiniz böyle birisi ama neyse ki o şimdi topal bir ördek. Trump'ın 3 ülkeye taşere ettiği Mekke Anlaşması stratejik özerkliğimiz ve bağımsızlığımıza çok büyük zarar verebilecek talihsiz bir anlaşmadır. Bir ülke durup dururken neden düşmanlarının veya potansiyel düşmanlarının sayısını artırsın. İran'la yüzyıllardır bir denge yakalamışız Osmanlı'dan bu yana. Neden Suudi Arabistan-İran geleneksel mücadelesinde taraf olalım? Komşumuz İran'ın sivillerini, çocuklarını bombalayan ülkenin müttefikleriyle neden yakınlaşalım? İran sınır komşumuz, orada yangın çıkarsa burada dumanını hissederiz. Neden bu geleneksel dengeyi elimizin tersiyle itiyoruz? Neden muhtemel Pakistan-Hindistan gerilimlerinin tarafı olma riskini alıyoruz? Üstelik, Hindistan'da en az Trump kadar tehlikeli çılgın bir lider olan Modi varken neden böyle bir kaygan zemine kendimizi itiyoruz? Pakistan'da başbakanlarını hapseden istikrarsız bir rejim var, askerî bir oligarşi var. Dolayısıyla bu istikrarsız ülkeyle ve Suudi Arabistan'la -Kaşıkçı'nın akıbetini hatırlayalım- neden biz bu ittifaka kendimizi dâhil ediyoruz?
Bir de şöyle bir anlatı var: Husiler Suudilere saldırıyor, başka bir anlatıya göre Suudiler Husilere saldırıyor, yine başka bir anlatıya göre de ABD çıkarları ekseninde Suudiler Yemen'i istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Dolayısıyla da mevcut İsrail yönetiminin çıkarları doğrultusunda oluyor bütün bunlar. Neden biz bunun bir tarafı olalım, neden olmak zorundayız, gerçekten anlamıyorum, akıl kârı değil, anlamak çok çok zor. Bu gerilimlere taraf olmak bizi barış yapıcı, uzlaşmayı savunan ülke olmaktan çok uzağa taşır. İşte tam da bu durum açık bir özerklik kaybıdır, bağımsızlık kaybıdır. Neden? Çünkü manevra alanımızı kendi ellerimizle daraltıyoruz. Barış yapıcı, herkese eşit mesafede konumlanabilme imkânını elimizin tersiyle itiyor, bölgesel çatışmaların tarafı oluyoruz. Ayrıca, fiilen de Sünni-Şii çatışmasının bir tarafı olma riskimiz var. Orta Doğu'yu yakıp kavurma ihtimali olan bir mezhep savaşını durdurmak ve engellemek mi çıkarımıza, yoksa onun bir tarafı olabilecek bir ittifaka dâhil olmak mı? Bize göre Türkiye bu anlaşmayı imzalayarak kendi ulusal güvenliğini güçlendirmiyor, İsrail ve ABD başta olmak üzere başka ülkelerin bölgesel güvenlik hesaplarının bir parçası oluyor. Şimdi soruyorum: Mevcut iktidar neden böyle bir anlaşma yapmaya bu konjonktürde karar verdi, gerek gördü? Bu, ABD baskısıyla alınan bir karar mıdır, yoksa Suudilerden seçim finansmanı için elde edilebilecek petrodolarlardan medet mi umulmaktadır? Gerçek neden her neyse bunun bizim halkımızın çıkarlarıyla örtüşmediği çok açık.
Yine, Mekke Anlaşması'yla Suudi Arabistan ve Pakistan'a yapılmış her türlü saldırıyı kendimize yapılmış kabul ediyoruz. Pakistan ve Suudi Arabistan çatışma tehdidiyle karşı karşıya fakat böyle bir tehdit bizim için söz konusu değil.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
YÜKSEL TAŞKIN (Devamla) - Şunu da vurgulamak istiyorum: Türkiye'de zar zor bir barış süreci yürütürken ve barış süreci sonucunda toplumsal huzura ve barışa kavuşmak üzereyken bu ittifaka girerek, tekrar bu çılgın ittifaka girerek neden biz barışımızı, huzurumuzu bozma riski alıyoruz; bunu da anlamak gerçekten mümkün değil. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Dolayısıyla, Türkiye'nin başka ülkelerin güvenliğinin garantörü olmasını değil, kendi halkının güvenliğinin, refahının ve barış içinde yaşama hakkının güvencesi olmasını istiyoruz. Bu gerekçelerle Yeni Parti olarak Mekke Anlaşması'na "ret" oyu kullanacağımızı tekrar vurgulamak istiyorum.
Saygılarımla. (Yeni Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Şahsı adına ikinci konuşmacı Konya Milletvekili Sayın Ziya Altunyaldız.
Buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
ZİYA ALTUNYALDIZ (Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye- Pakistan-Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması üzerine söz almış bulunuyorum. Genel Kurulu ve yüce milletimizi saygıyla selamlıyorum.
Değerli arkadaşlar, dünya ve bölgemiz tarihte olmadığı kadar çok farklı bir süreç yaşıyor. Yakın coğrafyamızda ve özellikle Orta Doğu'da devam eden istikrarsızlıklar ve uluslararası ticaret yollarında artan riskler bölgesel iş birliğinin önemini her geçen gün daha da artırmaktadır. Böylesi bir dönemde Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın ortak güvenlik ve savunma iradesini ortaya koyması son derece önemli ve stratejik bir gelişmedir. Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı değerli kılan en temel husus, bölgesel sorunlara bölgesel çözümler üretme anlayışını somut bir iş birliğine dönüştürmesidir. Anlaşmaya taraf ülkeler, güvenlik meselelerinde çözümü bölge dışı aktörlerden beklemek yerine sorumluluğu bizzat üstlenmek suretiyle hareket etmekte ve çözümün tarafı olma iradesini ortaya koymaktadır; bu yaklaşım bölgesel sahiplenme anlayışının güçlü bir tezahürüdür. Aynı zamanda üç ülke arasındaki tarihî, siyasi ve stratejik ilişkilerin de doğal bir uzantısıdır. Burada özellikle altını çizmek istediğim bir husus var. Bu anlaşma, bölgede güvenlik alanında iş birliğini ve bütünleşmeyi güçlendirme ve artırmayı hedeflemektedir. Herhangi bir üçüncü ülkeyi hedef alan bir yaklaşım asla söz konusu değildir; tam tersine, ülkelerin egemenliğine ve bağımsızlığına saygı çerçevesinde ortak güvenlik kapasitesini geliştirmek ve bölgemizde kalıcı istikrar ve barışın tesisine katkı sağlamayı hedeflemektedir. Burada üzerinde durulması gereken temel kavramlardan biri de elbette kolektif caydırıcılıktır. Biliyorsunuz, caydırıcılık savaşa hazırlanmanın ötesinde, savaşın ortaya çıkmasını engelleme kapasitesidir. Dolayısıyla bu anlaşmanın temel hedefi çatışmaları büyütmek değil, çatışmaların önüne geçmektir; güç kullanmayı teşvik etmek değil, güç kullanma ihtiyacını ortadan kaldırmaktır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Mekke Anlaşması Türkiye'nin dış politika yaklaşımından ve güvenlik mimarisindeki gelişmelerden bağımsız bir gelişme ve irade değildir. Ülkemiz uzun yıllardır Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde, Karadeniz'de, Balkanlarda, Güney Kafkasya'da ve Orta Doğu'da bölgesel sorunlara bölgesel çözümler üretilmesi için önemli girişimlere öncülük etmektedir. Doğu'da Azerbaycan'la Şuşa Beyannamesi ve Türk Devletleri Teşkilatı çerçevesindeki iş birliklerimiz, batıda NATO'nun köklü ve güçlü üyesi olarak üstlendiğimiz sorumluluklar, kuzeyde Rusya ve Ukrayna'yla sürdürdüğümüz dengeli ilişkiler, güneyimizde ise Mekke Ortak Savunma Anlaşması'yla geliştirdiğimiz yeni iş birliği zemini bu çerçevede birbirini tamamlayan, birbirini destekleyen stratejik açılımlar ve hamlelerdir. Bu noktada, özellikle ifade etmek isterim ki Mekke Ortak Savunma Anlaşması NATO'ya bir alternatif olmadığı gibi, NATO üyeliğimizin de asla bir ikamesi değildir ve söz konusu değildir. Nitekim, anlaşmanın 12'nci maddesinde Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülükler güvence altına alınmıştır. Biz mevcut ittifaklarımızdan kaynaklanan sorumluluklarımızı yerine getirirken dost ve kardeş ülkelerle de karşılıklı güven ve ortak menfaat temelinde yeni iş birliği alanları geliştiriyoruz.
Değerli arkadaşlar, bu anlaşmanın jeoekonomik boyutunu da asla göz ardı edemeyiz. Körfez'de istikrarın korunması, enerji arz güvenliğimiz, deniz ticaret yollarının emniyeti, uluslararası tedarik zincirlerinin sürekliliği ve güvenliği bölgeye yönelik yatırımlar bakımından son derece önem arz etmektedir. Bölgesel güvenliğin güçlenmesi yalnızca taraf ülkelerin değil bütün bölgenin ekonomik refahına ve güvenliğine katkı sağlayacaktır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
SERVET MULLAOĞLU (Hatay) - İran nerede, Mısır nerede?
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
ZİYA ALTUNYALDIZ (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Diğer taraftan, ülkemizin savunma sanayisinde gerçekleştirdiği büyük atılım bu anlaşmanın stratejik değerini de artırmaktadır. Bugün, Türkiye insansız hava araçlarından hava savunma sistemlerine, elektronik harp kabiliyetlerinden deniz platformlarına kadar geniş bir alanda geliştirdiği teknolojiyle hem küreselde hem bölgede öne çıkmaktadır. Bu birikim anlaşma kapsamında geliştirilecek savunma sanayisi iş birliğinin en önemli dayanaklarından biri olacaktır. Türkiye'nin savunma sanayi kabiliyeti ortak savunma kapasitesinin geliştirilmesine, teknoloji paylaşımına ve bölgesel güvenliğin güçlendirilmesine önemli katkılar ve destekler sağlayacaktır.
Sonuç olarak, değerli arkadaşlar, Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı Türkiye'nin bölgesel barış ve istikrarına yönelik çok boyutlu dış politika yaklaşımının önemli bir halkası olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
ZİYA ALTUNYALDIZ (Devamla) - Bu düşüncelerle, anlaşmanın ülkemize, bölgemize ve milletimize hayırlı olmasını diliyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - 2'nci madde üzerinde görüşmeler tamamlanmıştır.
Birleşime 30 dakika ara veriyorum.
Kapanma Saati: 20.16
ÜÇÜNCÜ OTURUM
Açılma Saati: 20.50
BAŞKAN: Başkan Vekili Celal ADAN
KÂTİP ÜYELER: İbrahim YURDUNUSEVEN (Afyonkarahisar), Ertuğrul KAYA (Gaziantep)
----- 0 -----
BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 14'üncü Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.
295 sıra sayılı Kanun Teklifi'nin görüşmelerine devam ediyoruz.
Komisyon yerinde.
Sayın Özdağ, buyurun.
SELÇUK ÖZDAĞ (Muğla) - Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; bugün Afyon ilimizin İhsaniye ilçemizde bir trajik olay oldu, dramatik bir olay oldu. Bir vatandaş -kim olduğu belli değil- bir arabada 5 vatandaşımızı, başka bir mekanda başka bir arabada da 4 vatandaşımızı silahla vurarak... Bunların 8'i vefat etti, 1'isi ise ağır yaralı. Bu Türkiye için bir uyarı da olabilir, hepimiz için uyarı olabilir. Ben inanıyorum ki hem İçişleri Bakanlığımız hem Afyonkarahisar Valiliğimiz ve İhsaniye Kaymakamlığımız bir an önce faili yakalayacak ve faille beraber de sebebini ve sonuçlarını da değerlendirecektir, hem sebebini bulacaktır. Ölenlere rahmet diliyorum, ailelerine sabır diliyorum. Acı bir olay. Türkiye'nin, Afyonkarahisar'ın ve İhsaniye'nin başı sağ olsun. Ölenlere bir kez daha rahmet diliyorum.
Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
BAŞKAN - Sayın Çömez, buyurun.
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.
Saygıdeğer milletvekilleri, maalesef Afyon'dan acı bir haber geldi, bir seri cinayete tanık olduk. Şu ana kadar yapılan resmî açıklamalara göre henüz kimliği belli olmayan bir şahıs ne yazık ki sokakta masum vatandaşlarımızı katletmiş. Ölenlere Allah'tan rahmet diliyorum, yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyorum; bütün Türkiye'nin başı sağ olsun. Sükûnetle hem Valiliğimizin hem İçişleri Bakanlığımızın açıklamalarını beklemek ve onlardan gelecek değerlendirmelere göre de değerlendirme yapmak kıymetli olur. Bütün Türkiye'ye sabır diliyorum, sükûnet diliyorum; başımız sağ olsun.
BAŞKAN - Sayın Akdoğan...
UMUT AKDOĞAN (Ankara) - Sayın Başkanım, Afyon'daki bu elim hadise hepimizi çok üzdü. Akşam saatlerinde ayrıntıları belirginleşmeye başladı. Afyon'daki elim hadisede hayatını kaybeden yurttaşlarımıza Allah'tan rahmet diliyorum. Olayın çok kısa zaman içerisinde aydınlatılacağını düşünüyorum.
Zor günlerden geçiyoruz ancak bu tip olaylar toplumun tümünü tedirgin ediyor. En kısa zamanda aydınlatılmasını diliyor, saygılar sunuyorum.
BAŞKAN - Sayın Taşkın Özer...
TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Sincan Kadın Cezaevinde son dört ayda 4 kadının yaşamını yitirdiği ve 7 kadının kendisine zarar verdiği iddiaları önceki günlerde Meclis tutanaklarına girmiş durumda. Şimdi, Manisa İl Başkanımız Sayın İlksen Özalper panikatak geçirdiği sırada hiçbir tıbbi müdahale yapılmadan bir saati aşkın bir sürede görüş odasında tek başına tutuluyor; bu da yetmezmiş gibi bir de üstüne üstlük hakkında disiplin soruşturması başlatılıyor. Cezaevlerinde yaşanan ölümler, sağlık hakkı ihlalleri ve kötü muamele iddiaları artık münferit olmaktan çıkmıştır; hepimizin, buradaki bütün milletvekillerinin konusudur. Sincan Cezaevindeki bütün bu iddialar bağımsız ve etkili biçimde soruşturulmalıdır. Sincan Cezaevi yönetimi hakkında derhâl idari işlem başlatılmalıdır. İlksen Başkanımız hakkında keyfî ve dayanaksız açılan disiplin soruşturması da derhâl geri alınmalıdır.
Teşekkür ediyorum Başkanım.
BAŞKAN - Sayın Usta...
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Afyonkarahisar ilimizde silahlı bir saldırı meydana gelmiştir. Bu saldırıyla maalesef 8 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 1 vatandaşımız da ağır yaralı durumdadır. Hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet diliyoruz, sevenlerine ve tüm ülkemize başsağlığı diliyoruz. Yaralı vatandaşımıza acil şifalar diliyoruz. Olayın tüm yönleriyle araştırılması ve aydınlatılması için süreç sıkı bir şekilde takip edilmekte. İnşallah, kısa sürede bu menfur saldırıyı yapan kişi yakalanacak ve gerekli cezasını da alacaktır.
Tekrar başımız sağ olsun.
Teşekkür ederim.
2. İstanbul Milletvekili Numan Kurtulmuş'un Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi (2/3961) ve Dışişleri Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 295)(Devam)
BAŞKAN - Şimdi, 2'nci madde üzerinde önerge işlemlerini yapacağız.
Madde üzerinde 7 önerge vardır, önergeleri aykırılık sırasına göre işleme alacağım.
İlk önergeyi okutuyorum.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan 295 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Dair Kanun Teklifi'nin 2'nci maddesinde yer alan "yayımı tarihinde" ibaresinin "Resmi Gazete'de yayımlandığı tarihte" şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.
Elif Esen | Selçuk Özdağ | Haydar Altıntaş |
İstanbul | Muğla | İzmir |
BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu?
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU SÖZCÜSÜ SEDA GÖREN (İstanbul) - Katılamıyoruz Sayın Başkan.
BAŞKAN - Önerge üzerinde söz isteyen İzmir Milletvekili Sayın Haydar Altıntaş.
Buyurun. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)
HAYDAR ALTINTAŞ (İzmir) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Ben de Afyon'da meydana gelen elim faciadan dolayı hem Afyonlulara hem Türk milletine başsağlığı diliyor, böyle bir facianın bir daha tekerrür etmemesini Allah'tan niyaz ediyorum.
Değerli arkadaşlar, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı değerlendirirken öncelikle şu soruyu kendimize sormamız gerekiyor: Bu anlaşma Türkiye'nin ulusal güvenliğine gerçekten ne kazandıracak, karşılığında Türkiye'ye hangi sorumlulukları yükleyecektir? Türkiye'nin güvenlik politikası başka ülkelerin bölgesel rekabetlerine göre değil, kendi ulusal çıkarlarına göre belirlenmelidir. Bu anlaşmayı Mekke'nin korunması gibi bazı manevi gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışmak da doğru değildir. Hele hele Fahreddin Paşa ve onun askerlerinin Mekke'yi ve Medine'yi korurken yaptıkları savunmayla da ilişkilendirmek Fahreddin Paşa'nın hatırasına da, şehitlere de ayıp olur diye düşünüyorum.
Dış politika-iç politika ilişkisi, yumurta-tavuk ilişkisine benzetilir. İki düzeyli oyun teorisi bu nedenselliği vurgulayan önemli bir yaklaşımdır ancak nedensellik başka, alet etmek başkadır. Cumhuriyet döneminde "dış politikayı iç politikaya alet etmeme" prensibi AK PARTİ iktidarına kadar herkesin çok önemli bir prensibi hâline gelmiştir. Ne yazık ki AK PARTİ dış politikada elde ettiğini iddia ettiği zaferlerle iç politikayı domine etmeye uğraşmıştır. ABD'nin Orta Doğu taşeronluğu için açtığı ihaleden pay kapmak amacını taşıdığı anlaşılan bu anlaşmayı vatandaşlarımızın manevi hassasiyetlerini istismar ederek cilalamaya sakın ola ki kalkışmayın. Rus uçağının düşürülmesi, Azerbaycan'la ilişkilerimizde olduğu gibi bu tür uygulamalar, bu uygulamaların sonucunda meydana gelecek olaylar, bizi duvara toslatabilir. Uluslararası sistemin içinden geçtiği mevcut koşullar dikkate alındığında, bu ittifakın bölgesel gerilimi azaltmaktan ziyade artırma riski taşıdığını da görüyoruz. Yeni bir askerî ittifak, kapsayıcı güvenlik mekanizmaları ve diplomatik dayanakla desteklenmediği takdirde mevcut rekabetleri yeni bir bloklaşma dinamiğine dönüştürebilir. Türkiye'nin, ABD'nin bölgedeki politikalarının güdümüne girmesi, hatta bu politikaların askerî uygulayıcısı ve âdeta taşeronu hâline gelmesi ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Türkiye, kendi ulusal çıkarlarını başka ülkelerin bölgesel hesaplarına göre şekillendirmemelidir. Anlaşma kapsamında Türkiye'nin üstleneceği yükümlülüklerin maliyeti çok yüksek olabilir. Üstelik bu, tarafların eşit sorumluluk ve kapasiteye sahip olduğu bir anlaşma da değildir. O sebeple, bu anlaşma asimetrik bir anlaşmadır. Türkiye'nin askerî kapasitesi, operasyonel tecrübesi nedeniyle özellikle askerî sorumlulukların Türkiye üzerinde yoğunlaşma riski her zaman vardır.
Bir diğer önemli sorun da anlaşmanın Türkiye'de onay süreci tamamlanmadan kurumsallaşma adımlarının atılmasıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayından önce kurumsallaşma mekanizmalarının oluşturulması parlamenter denetim açısından soru işaretleri doğurmaktadır. Askerî angajman kuralları da yeterince açık değildir. Hangi saldırının kolektif savunmayı harekete geçireceği, askerî yardımın kapsamı ve karar alma mekanizmalarının nasıl işleyeceği de net değildir. Değişen uluslararası koşullar nazarıitibara alınmadan, üstelik anlaşma taraflara ilk on yıl içerisinde çekilme hakkı tanımamaktadır. Türkiye'nin dış politika esnekliğinin bu şekilde sınırlandırılması da kabul edilemez. 3 ülkenin stratejik öncelikleri de birbirlerinden farklı olup NATO üyeliğimizle ilişkisi, mali yükümlülükleri, ortak askerî kapasitenin nasıl kullanılacağı, kararların kim tarafından alınacağı da açıklığa kavuşturulmalıdır. Bu işlerin sonunda Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olma riski de her zaman vardır. Sonuç olarak Mekke Anlaşması, Türkiye'nin gerçek ulusal güvenlik ihtiyaçlarından doğmuş bir ittifak olmaktan ziyade ABD'nin ve İsrail'in Körfez'deki güvenlik kaygılarını Türkiye'nin askerî kapasitesiyle destekleme, Pakistan'ın bölgesel konumunu güçlendirme girişimi olarak değerlendirilmelidir. Bizim önceliğimiz, yeni askerî bloklaşmalar değil bölgesel barışı, diplomatik çözümü ve Türkiye'nin stratejik özelliğini güçlendiren politikalardır. Bu sebeplerden dolayı biz Demokrat Parti olarak bu anlaşmaya "hayır" oyu vereceğiz.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
Diğer önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi'nin 2'nci maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.
"MADDE 2- (1) Bu Kanun, Resmi Gazete'de yayımı tarihinde yürürlüğe girer."
Turhan Çömez | Lütfü Türkkan | Yüksel Selçuk Türkoğlu |
Balıkesir | Kocaeli | Bursa |
Hüsmen Kırkpınar | Burhanettin Kocamaz | Rıdvan Uz |
İzmir | Mersin | Çanakkale |
|
| Mehmet Satuk Buğra Kavuncu |
|
| İstanbul |
BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu?
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU SÖZCÜSÜ SEDA GÖREN (İstanbul) - Katılamıyoruz Sayın Başkanım.
BAŞKAN - Önerge üzerinde söz isteyen Balıkesir Milletvekili Sayın Turhan Çömez.
Buyurun Sayın Çömez. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Geçtiğimiz haftalarda bu yüce çatının altında Somali'ye göndereceğimiz askerlerle ilgili bir tezkere kabul edildi. O zaman da konuştuk ama bugünlere ışık tutması bakımından biraz geriye gitmek istiyorum. 1 milyar dolardan fazla yardım ettik Somali'ye, sonra bir 30 milyon dolar daha verdik, bir 30 milyon dolar daha verdik IMF'e olan borçlarını ödesinler diye. Bir araştırma hastanesi kurduk, adına da Recep Tayyip Erdoğan Araştırma Hastanesi dedik, şu anda o hastanenin doktorları, sağlık çalışanları Türkiye'den gidiyor ve ciddi bir masrafı da var. Sondaj gemilerimizi doğu Akdeniz'den, mavi vatandan çektik, Somali açıklarına gönderdik, doğal gaz ve petrol arıyorlar orada. Şu anda 600 kadar askerimiz orada görevli, savaş uçaklarımızın olduğunu biliyoruz, yanı sıra helikopterlerimizin olduğunu da biliyoruz. İncek'te 5 bin metrekarelik kıymetli bir arsa hediye ettik, içine de 3 bin metrekarelik bir büyükelçilik binası yapacağız. Geçtiğimiz haftalara kadar bu Parlamentoda görevli sayın milletvekillerinin diplomatik pasaportlarıyla Somali'ye gidilemiyordu, vize istiyorlardı; şimdi değişti mi bilmiyorum. Yine, Somali Dışişleri Bakanlığı geçtiğimiz haftalarda bir açıklama yaptı ve Kıbrıs Cumhuriyeti, kendi ifadeleriyle "Rumların egemenliğini ve bağımsızlığını tanıyoruz." dedi, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi için böyle bir ifade kullandı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni tanımadıklarını ifade etti. Şimdi bir dış politik tercih yapıyorsunuz, bunu yaptıktan sonra "Biz dünya devletiyiz." "Dünya 5'ten büyüktür." "Biz şöyleyiz, biz böyleyiz; dünyayı biz idare ediyoruz." falan diyorsunuz ama karşınıza çıkan tablo sizin hiç de böyle bir ülke yönetmediğinizi, böyle bir devlet de yönetmediğinizi açıkça ortaya koyuyor.
Dün Sanayi Bakanımız bir açıklama yaptı, dedi ki: "Biz Somali'ye 350 milyon dolar yatırım yapıyoruz, bir uzay üssü kuruyoruz." Meğer Somali'ye 17-18 milyar liralık bir yatırım yapacakmışız, uzay üssü kuracakmışız; orada tarlalar, araziler alınmış ve inşaatlar da başlamış. Tabii, buna kim karar verdi, parasını kim ödüyor, kim onay verdi, ihale yapıldı mı, kim işlere başladı, hangi yandaşa verildi; hiçbir fikrimiz yok. Şimdi, tabii, bütün bunlar olunca Sayın Bakan da bir açıklama yapmış, diyor ki: "Merak etmeyin, biz ayda su falan arayacağız. Orada suların hareketlerine, rüzgârların hareketlerine bakacağız." Hızını alamadı, acaba "Buradan Mars'a gider, orada da çarşıyı pazarı düzeriz." der mi diye endişe ettim; Allah'tan oraya kadar gelmedi Sayın Bakan.
Tabii, unutuyorlar, unuttukları için bizim de zaman zaman hatırlatmamız gerekiyor. 2019 yılında yerli ve millî bir uçak uçuracaktınız, bunu ben söylemedim, siz söylediniz. Geçtiğimiz aylarda burada sordum, hiç cevap vermediniz, bugün cevap istiyorum sizden.
Şimdi geleceğim bu uzay üssüne. Nerede oldu?
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Önerge hakkında konuş Sayın Başkan, önerge hakkında...
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Dinleyin, dinleyin; önergeyle ilgili. Bunları duymayı yüzünüz yok herhâlde, dinleyin.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Önerge hakkında...
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Sana mı soracağım Leyla Hanım ne konuşacağımı, burada ne konuşacağımı sana mı soracağım?
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Önerge hakkında...
NAZIM ELMAS (Giresun) - Niye bağırıyorsun, niye bağırıyorsun?
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Dün konuştum işte, dün konuştum, on dakika konuştum, hiçbirine cevap vermediniz. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)
NAZIM ELMAS (Giresun) - Bağırma, bağırma!
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Sizden mi talimat alacağız? Biz talimatı milletten alıyoruz. Otur ve dinle! Buna cevap ver, nerede bu uçak Leyla Hanım, nerede bu uçak?
HASAN ÇİLEZ (Amasya) - Doğru dürüst konuş, üslubunu düzelt, üslubunu düzelt!
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Söz verdiniz, propaganda yaptınız; nerededir bu uçak, nerededir bu uçak, nerededir bu uçak?
HASAN ÇİLEZ (Amasya) - Terbiyesizlik yapma, üslubunu düzelt, üslubunu düzelt!
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Söyleyin bana, 2019'da havalardaydı. Kalktınız, kalktınız, kalktınız...
HASAN ÇİLEZ (Amasya) - Üslubunu düzelt!
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Otur yerine!
HASAN ÇİLEZ (Amasya) - Üslubunu düzelt! Ben yerimde oturuyorum. Konuşma! Terbiyesizlik yapma!
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Senden üslup dersi almayacağım.
Sayın Başkanım, müdahale eder misiniz lütfen.
HASAN ÇİLEZ (Amasya) - Alacaksın, konuşmana bak!
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Senden üslup dersi almayacağım, sen git kendi üslubuna bak, kendi üslubuna bak!
HASAN ÇİLEZ (Amasya) - Her zaman aynı şeyi yapıyorsun!
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Senden mi öğreneceğim üslubu?
HASAN ÇİLEZ (Amasya) - Ayar vermeye kalkma!
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Duymaya cesaretiniz yok, gerçeklerle yüzleşmeye cesaretiniz yok, gerçekleri görmeye ve duymaya cesaretiniz yok.
HASAN ÇİLEZ (Amasya) - Ne gerçeği?
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Leyla Hanım, bu uçak nerede? Nerede bu uçak?
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Uçuyor, uçuyor, göremiyor musunuz?
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Nerede uçuyor?
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Gökyüzünde.
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Yukarıda mı uçuyor, gösterir misiniz bana?
HASAN ÇİLEZ (Amasya) - Var mı onu görecek gözün?
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Gösterir misiniz bana?
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Gösteririz.
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Milleti kandırmaya doymadınız değil mi?
MUSTAFA CANBEY (Balıkesir) - Ya, Allah aşkına, uçaklar havada ya! İnsanları siz kandırıyorsunuz!
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Milleti kandırmaya doymadınız, sonra dediniz ki: "2023'te Ay'a sert iniş yapacağız." Ne kadar sert indiniz? Sesi gelmedi buralara, indiniz mi Ay'a? İndiniz mi Leyla Hanım? İnmediniz değil mi? Duymaya gönlünüz razı değil, cesaret edemiyorsunuz. "Uçak havada uçuyor." dediniz. Bu uçağı bulacaksınız, beraber gidip uçacağız. Yok çünkü böyle bir şey.
MUSTAFA CANBEY (Balıkesir) - Var, var, ben gördüm, var.
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Milleti kandırmaya doymadınız.
Şimdi, bunu göstereceğim Leyla Hanım, bunu göstereceğim. Somali'ye uzay üssü...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
HASAN ÇİLEZ (Amasya) - Hangi uçağa "Yok." diyor ya?
MUSTAFA CANBEY (Balıkesir) - Siz Togg'a da yok diyordunuz, hani Togg da yoktu, Togg?
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Bitiriyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN - Turhan Bey, bir dakika...
Değerli arkadaşlar, Grup Başkan Vekilimiz konuşuyor, dinleyelim. Bağıran arkadaşlara söz vereyim Turhan Bey'den sonra, bağırmayın.
MUSTAFA CANBEY (Balıkesir) - Başkanım, bağıran biz değiliz ya.
BAŞKAN - Buyurun.
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Somali'ye uzay üssü yapacak olan iktidara şunu soruyorum: Bundan sekiz sene önce "Hadi gözünüz aydın, elektrikli traktör yapıyoruz." dediniz, uzay üssü yok, uçak da yok, elektrikli traktör nerede? Bunu yaklaşık bir yıl önce bu Parlamentoda dile getirdim, Sayın Leyla Şahin dediniz ki: "Merak etmeyin, fabrika çalışıyor." Kayıtlar burada. O zaman söylediğinizi bir kere daha soruyorum: Nerede bu elektrikli uçak? Milleti kandırmaya doymadınız, milletin duygularını istismar etmeye doymadınız. "Uçak yapıyoruz, elektrikli traktör yapıyoruz, uzaya gittik, Mars'a gittik, Venüs'e gittik." En son gideceğiniz yer neresi biliyor musunuz? Sandığın ta dibi! (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
Diğer önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma için Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi'nin 2'nci maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.
"MADDE 2- (1) Bu Kanunun yürürlüğe gireceği tarih, yayımı tarihidir."
Turhan Çömez | Lütfü Türkkan | Yüksel Selçuk Türkoğlu |
Balıkesir | Kocaeli | Bursu |
Hüsmen Kırkpınar | Burhanettin Kocamaz | Mehmet Satuk Buğra Kavuncu |
İzmir | Mersin | İstanbul |
|
| Rıdvan Uz |
|
| Çanakkale |
BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu?
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU SÖZCÜSÜ OĞUZ ÜÇÜNCÜ (İstanbul) - Katılamıyoruz Sayın Başkanım.
BAŞKAN - Önerge üzerinde söz isteyen Kocaeli Milletvekili Sayın Lütfü Türkkan.
Buyurun. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Mekke Anlaşması'yla alakalı olarak geneli üzerinde ben dün görüşmüştüm, görüşlerimizi de anlattım. Ben bugün başka bir konuda, yine Dışişleri Komisyonunu ve Dışişleri Bakanımızı ilgilendiren bir konuda konuşmak istiyorum. Ben Makedonyalıyım, Üsküplüyüm, 1999 senesinde mevcut Türk partisinden ayrılan arkadaşlar bir parti kurmaya karar vermişler, beni de çağırdılar, gittik oturduk, Üsküp'te yaşayan, Makedonya'nın diğer şehirlerinde yaşayan Türk aydınlarıyla, ilim adamlarıyla, sanatçılarıyla beraber bir parti kuruluşuna şahitlik ettim. Partinin ismi konusunda da bir öneri istediler, geçmişten gelen alışkanlıkla "Türk Hareket Partisi" olsun dedik, ismi de "Türk Hareket Partisi" isim babası da benim. Bu parti 1999'da kuruldu, Türk partileri içerisinde ilk defa Makedonya'da Türk bakan veren partidir Türk Hareket Partisi. 4 dönem Parlamentoda, 3 dönem de Hükûmette iktidar ortağı olarak yer aldı. 1999-2002 yılları arasında Hükûmette, 2017-2024 yılları arasında da yine Hükûmette yer aldı yani yaklaşık on yıl boyunca Makedonya'yı yöneten iktidar ortağı oldu. Adnan Kahil benim çocukluk arkadaşım, ilk kurucu Başkanı, 1999-2002 yılında partinin Genel Başkanıydı, aynı zamanda Devlet Bakanı oldu. 2002-2006 yıllarında da muhalefet milletvekili olarak Parlamentoda görev yaptı, 2014-2016 yıllarında genç bir arkadaşımız Enes İbrahim milletvekili olarak Parlamentoya girdi. Enes İbrahim döneminde 2016-2024 yılları arasında sekiz sene iktidar ortağı olarak Parlamentoda görev yaptı ve Elvin Hasan da Makedonya'da Devlet Bakanı olarak temsil etti Türk vatandaşlarımızı, Türk soydaşlarımızı. Bunları niye anlatıyorum? Sebebi şu: Burada bir Türk partisi var ama bir sıkıntısı var Türkiye'nin oradaki Türk partisiyle ilgili. Niye? Türkiye'deki muhalif partilerle istişarede bulunuyor, görüşmelerde bulunuyor, ziyarete gidiyor; Cumhuriyet Halk Partisine gidiyor, bize geliyor, daha önce Milliyetçi Hareket Partisine gidiyordu, AK PARTİ kabul etmedi, onlar da gitmedi. Şimdi, "Sen öyle mi yapıyorsun?" dediler, partiyle ilgili sanki "Persona non grata" gibi, kendi ülkesinde istenilmeyen adam gibi, 29 Ekim töreni yapılıyor mesela, resepsiyon veriliyor, partinin ne Genel Başkanı çağrılıyor ne milletvekili çağrılıyor. Ya, bu partinin milletvekilini, Genel Başkanını çağırmayan büyükelçi, bundan önceki büyükelçi, şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisinde Parlamentoda ne yapıyor; Dış İlişkiler Protokole bakıyor, bundan birkaç ay evveline kadar büyükelçiydi. Sırpların Miloseviç'e en yakın partisinin genel başkanını... Bakın, o büyükelçi, davet mektubunu göndermeyip tebrik mektubunu iade eden Fatih Ulusoy Beyefendi, Sırpların Miloseviç'e en yakın çizgide olan, Ratko Mladiç'i öven konuşmaları olan partinin genel başkanını 29 Ekim resepsiyonuna davet ediyor, bu partinin genel başkanını sırf bizlerle ilişkisi var diye davet etmiyor. Niye ya! Siz, Türk'e düşman mısınız, Türk'e düşman mısınız siz? Yazık değil mi; orada, o parti binlerce oy alıyor, temsil kabiliyeti var, ona oy veren partililer Türk değil mi? Onlar Türkiye'nin vatan hasretiyle yanıyorlar, onlar "Ana vatanımız Türkiye." diyorlar ama hayır, büyükelçi kabul etmiyor. Sebep? Sebep belli değil. Aslında belli. "Siz sadece bizimle muhatap olacaksınız, başka hiç kimseyle muhatap olmayacaksınız." Ya, buradaki despot rejimi dışarılara kadar taşıdınız. Yazık değil mi oradaki insanlara, günah değil mi?
Saygılar sunuyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
Diğer önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi'nin 2'nci maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.
"MADDE 2-(1) Bu Kanunun yürürlük tarihi, yayımlandığı tarihtir."
Turhan Çömez | Lütfü Türkkan | Yüksek SelçukTürkoğlu |
Balıkesir | Kocaeli | Bursa |
Burhanettin Kocamaz | Hüsmen Kırkpınar | Mehmet Satuk Buğra Kavuncu |
Mersin | İzmir | İstanbul |
|
| Rıdvan Uz |
|
| Çanakkale |
BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu?
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU SÖZCÜSÜ OĞUZ ÜÇÜNCÜ (İstanbul) - Katılamıyoruz Sayın Başkanım.
BAŞKAN - Önerge üzerinde söz isteyen Bursa Milletvekili Sayın Selçuk Türkoğlu.
Buyurun. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
İYİ PARTİ GRUBU ADINA YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Sayın Başkan, muhterem milletvekilleri; memleket çeyrek asırdır devriiktidarında görmediği zulüm, görmediği yolsuzluk, görmediği hukuksuzluk, görmediği ihanetlerin hepsini gördü, görmeye devam ediyor. Yirmi beş yıl ülke yönetiyorsunuz, o yirmi beş yılın sonunda geldiğiniz fotoğrafta ne var? Açlık var, yokluk var, perişanlık var, hukuksuzluk var, dolandırıcılık var nitelikli olanından, kamu gözetiminde soygun var, devlet erketesinde hırsızlık var, var oğlu var. Konuşuyoruz, konuşmaya ve millet adına hesap sormaya devam edeceğiz. Bu arada bir de ihanetin bir büyüğünü sıkıştırdınız. Bu ülkenin asıl sahibi Türk milletidir ve millet bugün size açıkça soruyor: Terör örgütünün, bölücü terör örgütünün eli kanlı bebek katili, elebaşı, katil Öcalan şu an nerede kalıyor? Türk mahkemelerinin, bağımsız mahkemelerin vermiş olduğu kararlar, Anayasa, Türk Ceza Kanunu, infaz kanunları apaçık ve cari bir hâlde yürürlükteyken siz bölücübaşı, bebek katili Apo'yu neye dayanarak hem de ağırlaştırılmış, defaatle almış olduğu müebbet hapse rağmen hücresinden çıkarıp bir villaya koyuyorsunuz? Çıkıp açıklayacaksınız; bu yetkiyi kimden aldığınızı, bu hukuksuzluğu, bu adaletsizliği, bu kanunları çiğnemeyi neye göre yaptığınızı açıklayacaksınız. Şundan emin olun: Er geç bunun hesabını bu millete vereceksiniz. Bu ülkenin kanunları birilerine göre başka, başkalarına göre ise başka mı işliyor? Neye göre yapıyorsunuz bunu?
Şimdi, ta en başından, önce bir komisyon kurdunuz ve sonra bu komisyon neticesinde bir ihanet yasasını buradan geçirdiniz. Yapmış olduğunuz şu son taşınma meselesi o çerçeve yasada bile yok, onda bile yok. Sizi bu derece mahkûm eden; Türk devletini, Anayasa'yı, kanunları, infaz kanunlarını yok saydıracak kadar sizi tutsak eden, mahkûm eden, diz çöktüren nedir Allah aşkına? Türk devleti savaş mı kaybetti, Türk milleti terörün karşısında yenildi mi ki bu kadar şehidin aziz hatırasına, ailelerinin gözyaşlarına, gazilerimizin isyanına, milletin isyanına rağmen bunu bu şekliyle yapıyorsunuz. Çıkıp izah edeceksiniz, nerede olduğunu söyleyeceksiniz! Neye dayanarak yaptığınızı bu millete izah edeceksiniz! Allah aşkına, bu millet bu ihanetlerinizden, ekonomik ihanetinizden, hırsızlığınızdan, vurgununuzdan, bölücülüğünüzden nereye kadar...
ŞENGÜL KARSLI (İstanbul) - Terbiyesiz!
YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Devamla) - Bakın, bunlar daha sizin iyi günleriniz.
EYYÜP KADİR İNAN (İzmir) - Ee?
YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Devamla) - Hesap vereceksiniz! Bu kanunsuzluğun hesabını vereceksiniz! Zaten villaya geçen bir Apo sırıtıyor, bir de siz sırıtıyorsunuz.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sayın Başkan, bu üslubu lütfen susturun.
EYYÜP KADİR İNAN (İzmir) - Nasıl tehdit ediyor ya, nasıl tehdit ediyor?
YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Devamla) - Allah daim etsin beraberliğinizi, ittifakınızı, iş birliğinizi!
EYYÜP KADİR İNAN (İzmir) - Senin gibi tehdit edenleri biz sandığa gömeli çok oldu. O "iyi günleri" falan filan onları iade al.
YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Devamla) - Bakın, tehdidin...
EYYÜP KADİR İNAN (İzmir) - Onları iade al, onların hesabını biz millete veririz. Hadi oradan!
YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Devamla) - ...tehdidin ne olduğunu da göreceksiniz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Devamla) - Tamamlayayım efendim.
BAŞKAN - Buyurun.
YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Devamla) - Burada apaçık bir tehdit varsa Türk devletinin birliğine, Türk devletinin üniter yapısına, millî kimliğine, anayasasına, cumhuriyetin temel değerlerine açılmış bir savaşın tehdidi vardır; biz ona karşı mücadele ediyoruz. İttifakınızı görüyoruz; cumhuriyete "Yüz yıllık ihanet, asimilasyon süreci" diyen zihniyet ile cumhuriyete "Yüz yıllık reklam arası" diyen zihniyetinizin iş birliğinin sonucudur bu. Ama her hâlükârda nice Ergenekonlardan çıkmış Türk milleti sizin bu tuzaklarınızdan da kurtulur, bu hesabı da sorar diyor, heyeti saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
Diğer önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi'nin 2'nci maddesinde yer alan "yayımı tarihinde" ibaresinin "yayımlandığı tarihte" ibaresiyle değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.
Turhan Çömez | Hüsmen Kırkpınar | Burhanettin Kocamaz |
Balıkesir | İzmir | Mersin |
Rıdvan Uz | Yüksel Selçuk Türkoğlu |
|
Çanakkale | Bursa |
|
BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu?
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU SÖZCÜSÜ SEDA GÖREN (İstanbul) - Katılamıyoruz Sayın Başkan.
BAŞKAN - Önerge üzerinde söz isteyen Balıkesir Milletvekili Sayın Turhan Çömez.
Buyurun Sayın Çömez. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Mekke Anlaşması'na dair çok sayıda soru sordum, bir tek cevap alamadım. Vaktim kalırsa o soruları tekrar edip tekrar soracağım buradaki heyete. Eğer varsa cevabı verirler.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Size Fuat Oktay cevap vermişti.
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Ama bu akşam ben yine sizin canınızı sıkacak bir çete haberiyle veya bir çete bilgisiyle devam edeceğim konuşmama. Geçtiğimiz aylarda birçok kereler soru önergesi verdim Sağlık Bakanına. Sadece birine cevap verdi, onda da dedi ki: "Ortaya koyduğunuz çete bilgisi doğruymuş, gereğini yaptık, savcılığa verdik." Anjiyo çetesi var, ilaç çetesi var, efendim, radyoloji çetesi var, lens çetesi var, diyaliz çetesi var. Bugün başka bir çete çıktı karşımıza Malatya'da, Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesinde SUT çetesi. Şimdi diyeceksiniz ki suç çetesi nedir?
YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Sağlık Uygulama Tebliği.
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Sağlık Uygulama Tebliği, doğru; böyle bir çete.
Beni herkes bilir, siz de bilirsiniz; bilgim, belgem olmadan, kanıtım olmadan, elimde yeterince referans ve belge olmadan konuşmam. Günlerdir bu belgeleri topluyorum. Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yaptıkları ameliyatları farklı kodlarla, farklı adlarla hem Bakanlığa hem de vatandaşlara verip inanılmaz vurgun yapmışlar; belgeleri burada. Vatandaşların hepsiyle konuştum, aradım tek tek "Şu ameliyatı oldunuz mu?" "Hayır, olmadık." "Ne kadar ödediniz?" "Şu kadar ödedik." Yüzlerce, yüzlercesi var. Allah aşkına, ya, bu ülkeyi çetelere mi teslim edeceksiniz? Buradan Sayın Sağlık Bakanına sesleniyorum: Belgeleri elimde, Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesinde başta KBB Kliniği olmak üzere pek çok ameliyatta sahte raporlar yazılıyor, hastalardan fazla para alınıyor, daha depremin izleri silinmemiş, depremin acıları geçmemiş olan Malatya'da Bakanlık hastanesindeki bir çete milleti soymaya, devleti soymaya doymamış. Belgeleri burada, hakikaten yüreğiniz yaralanıyorsa, içiniz acıyorsa alın bu belgeleri, gidin üstüne, bunların hepsini savcılığa teslim edin.
Tabii, çete her yerde, geçtiğimiz günlerde bir başka çete daha çıktı; kanser ilaçlarıyla ilgili bir çete. Piyasadaki tarihi geçmiş kanser ilaçlarını toplayıp yeni kutularla, yeni son kullanım tarihleriyle sanki yeniymiş gibi kanser hastalarına veriyorlar. Peki, siz milyonlarca lira verip İlaç Takip Sistemi kurmadınız mı bu ülkede? Aynen SPK'nin, BIST'in aldığı gibi o milyonluk, milyonluk, milyonluk birtakım sistemleri alıp takip sistemi kurmadınız mı? Nasıl oldu da bu kanser ilaçları birilerinin elinden çıktı da çetelerin eline geçti ve ondan sonra istismar için kullanıldı? Peki, ya o kanser hastalarının tedavisinin gecikmesi, ilaçlarını alamayışı, buna karşılık dünya kadar para vermesi, kim bunun sorumlusu? Elbette sizsiniz, siz yönetiyorsunuz bu ülkeyi.
Değerli arkadaşlar, ülkenin her yerinde, her anlamda büyük bir yıkım, büyük bir çöküntü söz konusu. Bir daha söylüyoruz: Bakın, korkunç bir tabloyla karşı karşıyayız. Sağlıktan sokağa, finans sisteminden tarıma, her alanda ve şu koltuklardan çok sayıda gerek yolsuzluk belgesi gerek bilgisi sizlerle paylaşıldı. Gelin, bu ülkeyi ayağa kaldıralım. Gelin, bütün bunların üstüne samimiyetle gidin "Yok." demeyin, ben bilgisini, belgesini paylaşmaya hazırım.
Şimdi, gelelim sorularımın tekrarına: Mekke Anlaşması'na samimi olarak "hayır" demeniz için bir kere daha çağrıda bulunuyorum size. Aynı çağrıyı yirmi üç sene önce 1 Mart Tezkeresi'nden önce yine aynı sıralara yapmıştım ve 80'in üzerinde iktidar partisi milletvekili onurla, şerefle, ahlakla, vatanseverlik duygusuyla "hayır" demişlerdi ve bugün hepsi alnı ak, başı dik olarak geziyorlar ve o tezkereye "Destekleyin." diyenler "Hata yapmışız." dediler. Gelin, bu Mekke Anlaşması'na bugün geç olmadan "hayır" deyin. Niye "hayır" diyeceksiniz? Sorulara cevap yok. Pakistan'la anlaşma imzaladık, soruyorum şimdi heyete, dün sordum, cevap yok: Pakistan Beluçlar'ın bir kısmını terör örgütü olarak ilan ediyor, çatışırsa ne olacak madde 5'e göre? Cevap yok. Keşmir'de bazılarını, bazı yapıları terör örgütü olarak kabul ediyor. Çatışırsa "Gelin, bunlar terörist." derse ne yapacaksınız? Cevap yok. Afganistan'la savaş hâlinde.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - "Afganistan'la savaşıyoruz, gelin." derse ne yapacaksınız? Türkiye'de 500-600 bin kaçak Afgan var. Bunlar bizim ülkemizi tehdit etmeyecekler mi? Suudi Arabistan "İran bize saldırdı." derse ne yapacaksınız? Dört asırdır hiçbir sorunumuz olmamış komşu, kardeş ülkeyle savaşacak mısınız? Yanı sıra, hemen ötesinde, bir zamanlar suçladığınız, kınadığınız, "Katil Suudi Arabistan rejimi Yemenli kardeşlerimizi öldürüyor." dediğiniz, Suudi Arabistan Husilerin üzerine bomba yağdırırsa, "Gelin, beraber olalım." derse ne yapacaksınız? ARAMCO'yu korumak için mi gideceksiniz, onun için mi orada olacaksınız? NATO'nun 5'inci maddesi açık değil mi? Yıllardan beri askerimizle, paramızla NATO'nun yanında olmadık mı? NATO'nun hangi güvenlik açığını kapatacak bu? Neden Amerika alkışlıyor? Neden İsrail alkışlıyor? Neden onların bu kadar takdir ettiği bir anlaşmanın altına imza atıyorsunuz?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Yapmayın, vakit geçmeden bu anlaşmaya "hayır" deyin, elinizi vicdanınıza koyun, hiç olmazsa çocuklarımıza tarihî bir emanet bırakalım.
Teşekkür ederim. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
Diğer önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan 295 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi'nin 2'nci maddesinde yer alan "tarihinde" ibaresinin "tarihi itibarıyla" şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.
Bülent Kaya | Selçuk Özdağ |
İstanbul | Muğla |
BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu?
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU SÖZCÜSÜ SEDA GÖREN (İstanbul) - Katılamıyoruz Sayın Başkanım.
BAŞKAN - Önerge üzerinde söz isteyen, İstanbul Milletvekili Sayın Bülent Kaya.
Buyurun Sayın Kaya. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BÜLENT KAYA (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Mekke Anlaşması'yla ilgili önergemiz hakkında söz almış bulunuyorum.
İstişare, rıza üretmek, değer vermek bir yönetim anlayışıdır, bir erdemdir ve her iş ve işlemimizde bunu kesinlikle dikkat etmemiz, ülkenin ve milletin faydasına olan bir şeydir. Çoğunluğunuz var diye herhangi bir rıza üretme ihtiyacı hissetmeden bir şehri, bir ülkeyi yönetmeye çalışıyorsanız o bir güç değil, olsa olsa ego ve kibirdir. Çoğunluğunuz olmadığı için ise başkalarıyla müzakere etme ihtiyacı hissediyorsanız bu bir istişare değil, bir acziyettir. Dolayısıyla yönetim anlayışı olarak istişareye önem veren ve dinimizin de bir emri olarak istişareye önem veren toplumlar "çoğunluğumuz var" veya "yok" diye bakmazlar, insanlarla bir konuyu müzakere ederler, en azından onların rızalarını üretmeye çalışırlar. Burada 600 milletvekilimiz var, hepsini ikna edecek hâlimiz yok herhangi bir konuyla ilgili -biz ve iktidar veya muhalefetin herhangi biri- ama en azından rıza üretmeye gayret ederek olabildiğince o rıza doğrultusunda "evet" diyebilecek insanların sayısını artırabiliriz, insanların itirazını anlamaya çalışırız. Dolayısıyla bu bağlamda Mekke Anlaşması'yla ilgili bu Meclisi "siyah" ve "beyaz" diye iki kutba sıkıştırmamıza gerek yok. Burada destek veren bir kısım partiler ihtiyatlarını, endişelerini, kaygılarını ortaya koyarak bir şeyler söylüyorlar. Savunanlar da "O endişelere hiç gerek yok, bu anlaşma çok faydalı bir anlaşma." diyorlar. Dolayısıyla niçin bu ikisini cem edecek bir istişare kültürle bu kaygıları gidermeye dönük bir müzakere yürütmüyorsunuz da sanki Kur'an-ı Kerim'deki bir ayet burada oylanıyormuş gibi noktasına virgülüne dokunmadan hiçbir itirazı, hiçbir kaygıyı dikkate almadan, bunu buradan kanunlaştırmaya çalışıyorsunuz. Mekke Anlaşması; buradaki herkes "İslam ülkeleri arasındaki iş birliği olsun mu?" dediğiniz zaman, "Kesinlikle olsun, evet." der. "Bölge ülkeleri arasında bir iş birliği olsun mu?" desek herkes "Evet." der. "Peki, bölge ülkeleri arasındaki herhangi bir çatışmaya Türkiye taraf olsun mu?" desek herkes "Hayır." der. Bu, müştereklerimiz var. Bir de "Peki, Amerika ve İsrail Orta Doğu'daki ülkeler için ortak bir tehdit mi?" diye sorsak herkes "Evet." der. "Peki, Amerika ve İsrail bu Orta Doğu'da fitne fesat çıkarmak için Türkiye'yi diğer ülkelerle karşı karşıya getirmeye çalışır mı?" diye sorsak herkes istisnasız "Evet." der. Şimdi, bu "evet"leri ve "hayır"ları dikkate alarak Mekke Anlaşması eğer, şayet İslam ülkeleri arasındaki bir iş birliği anlaşmasıysa o zaman buna itiraz edenlerin kaygılarını ortadan kaldırmamız lazım. Bu 3 ülke arasında savunma anlaşması asla bölge ülkelerinden hiçbir tanesini tehdit olarak almıyor diyoruz. O zaman, gelin, bunu ortaya bir madde olarak koyalım. "Hayır, bizim iyi niyetimize güvenin." Değerli arkadaşlar, diplomaside, hukukta insanlara güven esas olmalı ama güvenden önce insanlar güvence arar. Güvenceler ne üzerinden olur? Yazılı metinler üzerinden olur. Siz bir iş adamıyla ilk kez ticaret yapıyorsunuzdur, mal satarsınız, karşılığında ücretinizin ödenip ödenmeyeceğinden endişe edersiniz. Ne yaparsınız? "Ya, tamam, sen dürüst bir tüccara benziyorsun, dolandırıcılık yapma niyetin varsa zaten seninle bir anlaşma yapmam ama bana bir ipotek ver, ben alacağımı sağlama alayım, sana mal vermeye devam edeyim, ola ki benim alacağımı ödemezsen ipoteği devreye sokarım ya da bana bir kefil getir, sen borcunu ödeyemezsen o kefil ödesin." Niçin? Çünkü güvence aradığınız zaman ancak insanlar birbirine daha ortak bir rıza üretebiliyor. Burada da muhalefetin yaptığı itirazlar var değerli Komisyon üyeleri, değerli AK PARTİ'li arkadaşlar; bu, itirazları "Ya, bize güvenin." diyerek bertaraf etmeye kalkmayın. Gelin, bunları olabildiğince metnin içerisinde işleyelim, hep beraber ülkemizin İslam ülkeleriyle iş birliğine dönük bu anlaşmayı bu Meclisten daha büyük bir çoğunlukla geçirelim. Ama yok! Size sorulmadığı gibi bize de "Sorulmasına gerek yok." diyorsunuz ve bu anlaşmanın noktasına virgülüne dokunmadan, teknokratlar arasında ya da dar bir siyasi kadro tarafından yapılan müzakerelerin sonundaki bu anlaşmayı noktasına virgülüne dokundurtmadan bu yüce Meclisten geçirmeye çalışıyorsunuz. Buna hakkınız yok; bu millete, bu ülkeye bu kötülüğü yapmayın. Bakın, 1 Mart tezkeresinde de itiraz edenler oldu, dikkate almadınız, "Bizden daha mı vatanseversiniz?" dediniz. Ondan sonra birçoğunuz, "evet" diyenleriniz bile daha sonra "Ya, iyi ki bu anlaşma onaylanmadı." dedi. Annan Planı'yla ilgili "evet" kampanyası yaptınız, "Güvenin bize, hiçbir şey olmaz." dediniz. Ne oldu Annan Planı'nın sonucunda?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BÜLENT KAYA (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN - Buyurun, devam edin.
BÜLENT KAYA (Devamla) - Biz "evet" dedik, Kıbrıs Rum Kesimi "hayır" dedi. Ondan sonra "evet" diyen, kampanya yapanların önemli bir kısmı "Allah'tan Rumlar 'hayır' dedi de paçayı kurtardık." dedi.
Burada da emperyalistler, Amerikalılar, İsrailliler bu anlaşmayla bizim Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkisini yok ederek, Hükûmete vereceğimiz yetkiyi yarın bir gün siyasi pozisyonları itibarıyla zor duruma düşürüp okyanus ötesinden hadsiz bir şekilde "Aptal olma." hakaretleriyle bizi belli şeylere mecbur bırakmak isteyebilirler. İşte o durumda "Türkiye Cumhuriyeti'nin parlamentosu var, onlar izin vermeden ben bir şey yapamam." diyerek idarecilerimizin ellerini güçlendirme imkânımız varken uluslararası bir anlaşma var diye buradan tezkere dahi çıkarmadan asker göndermeyi Hükûmetin inisiyatifine bırakıyoruz. Bu millete bu kötülüğü yapmayın. Gelin rıza üretin, gelin istişare edin, hep beraber ülkemizin menfaatlerini savunalım diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
Son önerge, önerge sahipleri tarafından geri çekilmiştir.
2'nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... 2'nci madde kabul edilmiştir.
3'üncü maddeyi okutuyorum:
MADDE 3- (1) Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür.
BAŞKAN - 3'üncü madde üzerinde YENİ YOL Partisi Grubu adına Hatay Milletvekili Sayın Necmettin Çalışkan.
Buyurun Sayın Çalışkan. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
YENİ YOL GRUBU ADINA NECMETTİN ÇALIŞKAN (Hatay) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Mekke isimli anlaşmanın NATO toplantısını müteakiben apar topar devreye girdiğini gördük. Birkaç ay süren gizli kapaklı toplantılar, liderler zirvesi, genelkurmay başkanları, dışişleri bakanları toplantısından sonra da nihayet lütfedip Meclise geldiğine şahit oluyoruz. Bir işin niyeti, kötü niyeti tartışılacak değil ama şunu net biliyoruz ki eğer bu anlaşma bu milletin, İslam dünyasının hayrına bir anlaşma olsaydı AK PARTİ meydan meydan, miting miting dolaşır, bunu pazarlardı. Utandığı için gecikti, sakladı, fon krizinin, bütçenin arasında bir günde apar topar bu yasayı çıkarmaya uğraşıyor, ki niyeti de her şeyiyle ortada. Ne yazık ki bu süre içerisinde bu anlaşmayı, içeriğini Trump'ın açıklamalarından ya da Batılı medyada yayınlanan haberlerden bilgi sahibi olduk. Ne yazık ki bize, şimdiye kadar ülkemize bilgi verilmedi.
Değerli milletvekilleri, ne yazık ki kimi Nobel'e aday göstererek kimisi "Dostum Trump!" naraları atarak yere göğe sığdıramasa da Amerikan halkı bizimkilerden daha bilinçli bir tercih yaparak Trump'ı çöpe çevirdi. Amerikan halkı bile Trump'ın politikalarının yanlış olduğunu ortaya koydu ama bugün "Mekke Anlaşması" diyerek İslam ülkeleri âdeta Trump'a hizmet için yarış içinde. Artık uyanın, uyanın, artık sabah oldu, tüm dünya, Amerika halkı bile Trump'ın politikalarına geçit vermiyorken Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu Trump'ın Orta Doğu politikalarına alet olmasına asla izin verilmemeli. Çünkü Türkiye olarak tarihimizde, misyonumuzda, geçmişimizde başkalarının ajandasına hizmet etmek, inancımıza da kültürümüze de yakışmaz.
Değerli milletvekilleri, bu anlaşmayla ilgili Amerika Başkanının, Amerika Dışişleri Bakanının, senatörlerin övgüsü ve yönlendirmesi zaten neye hizmet ettiğini açıkça gösteriyor. Biliyoruz ki bölgemizde atılacak herhangi bir adım Amerika ve İsrail'den, Avrupa'dan bağımsız olmamıştır, olmaz da. Zaten sizin 1 Mart tezkeresindeki tutumunuzu da biliyoruz, bugün de ne yazık ki aynı durumla karşı karşıyayız. Gerçekten bu anlaşma samimi, bölge ülkeleri arasında yapılan bir anlaşma olsaydı Mısır davet edilirdi, İran sürecin içine alınırdı. Sırf tepkileri dindirmek için son günlerde bir İran görüşmesi yapıldı ki insanlar İran da bunun içinde olduğunu zannetsin. En basit soru şu: Bir askerî, bir savunma anlaşmasının mutlak surette bir düşmanı vardır, hedefi vardır. Kim bu anlaşmanın hedefi; bu, ortaya konulamıyor. Bilelim ki, yarın bir gün, Allah korusun, İsrail Türkiye'ye saldırsa diğer komşuları bilemeyiz ama İran da Yemen de Türkiye'nin yanında olur.
Ve yine şunu belirtmemiz gerekir ki, biz gerçek anlamda şu realiteyi görmeliyiz ki kırk yılı aşkın bir süredir İran'a ambargo uygulanıyor, uzun yıllardır Yemen'e ambargo uygulanıyor ama hâlen her ikisi de Amerika'ya karşı, İsrail'e karşı dimdik ayaktalar. Oysa iki ay Hürmüz Boğazı kapatıldı, Babülmendep kapatıldı; bütün dünyada, Amerika'da, Avrupa'da sosyal olaylar meydana gelmeye başladı; rejimlerin değişmesine sebep oldu; kapitalist emperyalistlere diz çöktürdü. İşte bu açıdan İslam ülkeleri eldeki imkânlarını, kaynaklarını kendi arasında kullanırsa bir anlamı olur. Aksi takdirde, bugün, bu anlaşmayla ilgili gördüğümüz durum şu: İçerikte "terörist" tanımı var. Teröre karşı... Müslüman Kardeşler, Hamas ülkemize karşı terörist midir, değil midir? Ama başka ülkelerin tanımı farklı olabilir.
Aynı şekilde, bugün geldiğimiz noktada, Suudi Arabistan on yılı aşkın bir süredir Yemen'le savaş hâlinde. Pakistan Afganistan'la sorun yaşıyor, ikisi savaş hâlinde. Biz üçüncü bir ortak olarak devreye giriyoruz. Kaldı ki kurucu aktör filan değiliz, biz yancıyız. Önce Suudi Arabistan ile Pakistan oturdu, anlaştı, biz sonradan lütfen dâhil edildik.
Ve yine, değerli milletvekilleri, burada, metnin içerisinde birbiriyle tezat oluşturan pek çok ifade var da... Bir taraftan diyeceksin ki "istişareyle" bir taraftan da "Derhâl bir haber alındığı an hemen devreye girilecek." Onun için şu net ki: Bu tezkere 1 Martın yeni bir versiyonudur. AK PARTİ iktidara 3 Kasım 2002'de geldi, dört ay sonra önüne bir ev ödevi olarak 1 Mart tezkeresi konulmuştu. 1 Mart tezkeresini bu Meclis reddetmesine rağmen 20 Martta Adana İncirlik'ten kalkan uçaklarla Bağdat bombalandı. Bugün de tarih tekerrür ediyor. Ne hazin bir tevafuk ki yirmi beş yıllık iktidarınızda bu ülkeyi yüzde 90'a varan bir oranda açlıkla karşı karşıya bıraktığınız bir dönemde yine milletin karşısına yeni bir sözleşmeyle, Mekke Anlaşması'yla geliniyor olduğu da ne hazin bir tesadüftür.
Değerli milletvekilleri, hepimiz yaşayarak gördük. Amerika ve İsrail İran'a saldırdı, İran da iç muhalefeti harekete geçiremedi. İran'ın elini kolunu daha fazla bağlamak için çevredeki güçleri yapılandırıyor. Lübnan'da Hizbullah'a müdahale etti, Suriye'de yönetimi değiştirdi, Suriye'de ülkeyi âdeta tampon bölge gibi kullanıyor. Bugün de İran'ın bir uzantısı olarak düşünülebilecek Yemen'e karşı bir operasyon yapılıyor. Bizim burada iki ana vazifemiz var. Suudi Arabistan topraklarında bulunan Amerikan üslerini korumak üzere âdeta konuşlandırılacağız. Sonra, Suudi Arabistan ve Yemen arasındaki savaşta taraf olmamız isteniyor. Oysa bize düşen görev, iki İslam ülkesinde yaşanan bir sorunda taraf olmak değil; olsa olsa ara bulucu olmaktır, barışçıl olarak müdahil olmaktır ama biz bugün bir tavır koyarak âdeta savaş tamtamcısı bir durumu ortaya koymuş oluyoruz.
Değerli milletvekilleri, bu mesele basit bir "Bizim mali imkânlara ihtiyacımız var, 2028 seçimleri geliyor; seçimden önce şu 100 milyar doları alabilir miyiz Arabistan'dan?" diyerek, lejyonerlik yapılarak "evet" denilecek bir anlaşma değil. Ne acı ki bu kadar önemli bir anlaşmada bir Sayın Bakan lütfedip Meclisi bile bilgilendirmedi, zaten Türkiye'nin anlaşma içeriğinden hiç ama hiç haberimiz olmadı ta geçen haftaya kadar. Bu zaten başlı başına problemli olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor.
Burada acı bir taraf da şu: Ne yazık ki AK PARTİ'nin "dış politika" diye bir derdi yok "iç politika" diye bir derdi olmadığı gibi. Evet, içeride tribünlere oynayarak bir şekilde halkı aldatabilirsiniz ama dışarıda her gün yeni bir... Bakın, daha yakın bir tarihte ne dedik? "Suudi Arabistan, Yemen'i bombalıyor." diye ne laflar söyledik; şimdi, bugün Arabistan'ın yanında yer almaya çalışıyoruz. Daha düne kadar Suudi Arabistan'ı Cemal Kaşıkçı olayı dolayısıyla karşımıza düşman gibi almıştık, bugün tersine döndü. Daha yakın bir zamanda Birleşik Arap Emirlikleri'ni 15 Temmuzu finanse etmekle, organize etmekle suçlamıştık; bugün hepsini unuttuk. Daha yakın bir tarihte Mısır'da Sisi'ye karşı efelenerek "Biz darbecilerle aynı sofrada oturmayız." dedik, sonra ne oldu? Bir tribünde selamlaştırdılar. Dolayısıyla da bugün de AK PARTİ bir şekilde belki gaza geldi, seçime gireceği için apar topar böyle tarihî bir hataya imza atmak için canhıraş bir mücadele içerisinde ama bilesiniz ki çok kısa bir süre sonra bunun karşılığında yeni bir alternatif ortaya çıkar, söylediği her şeyi unutur. Ve hepsinden de öte, bizim başka yükümlülüklerimizi ortadan kaldırmıyormuş; NATO'yla bir bağlantı kuruluyor, zaten az önce çıkarıldı ki...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, devam edin.
NECMETTİN ÇALIŞKAN (Devamla) - Evet, dün burada, çok sayıda milletvekili tarafından anlaşma içeriğine dair sorular yöneltildi, büyük çoğunluğu görmezden gelindi. Zaten iktidar sözcülerinin de burada çıkıp anlaşma içeriğinden daha fazla konjonktürel gelişmeler "Avrupa'da şu... NATO'da bu..." orta sahada top çevirerek meselenin içeriğine girmeyişleri de ne olduğunu açıkça gösteriyor. Evet, biz ülkemizin Müslüman ülkelerle iyi ilişkiler içerisinde olmasını isteriz ama bir savaşın tarafı olmasını asla kabul edemeyiz. Bugün bu anlaşmanın adı "Mekke" diye kondu ki sırf insanlar Mekke'nin kutsal ismine karşı bir teslimiyet göstersinler diye. Oysa Amerika ve İsrail'in onayladığı, sessiz kaldığı bu anlaşmaya bu Meclis asla "evet" dememelidir; bu, savaşa ilk adımdır. (YENİ YOL, Yeni Parti ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - İYİ Parti Grubu adına Çanakkale Milletvekili Sayın Rıdvan Uz.
Buyurun Sayın Uz. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
İYİ PARTİ GRUBU ADINA RIDVAN UZ (Çanakkale) - Sayın Başkan, kıymetli milletvekilleri; İYİ Parti Grubu adına söz aldım. Bu vesileyle Gazi Meclisimizi ve yüce Türk milletini saygıyla selamlıyorum.
Afyon'da meydana gelen vahim olaydan dolayı da hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet, kederli ailelerine ve milletimize başsağlığı diliyorum.
Gözü ve gönlü kapalı yaşamak köstebeklerin işidir; bize, inanan kalp, idrak eden şuur ve millî bir doktrin lazımdır. Yüreğinde Allah korkusu, vatan sevgisi, İslam ahlak ve fazileti, Türklük gurur ve şuuru olan biz milletvekilleri olarak bu Mekke Anlaşması'na "hayır" oyu vereceğimizi buradan ifade ediyorum.
Safını İngiliz uşağı Şerif Hüseyin değil; Medine müdafisi, Çöl Kaplanı, kahraman Fahreddin Paşa'dan yana kullananlar olarak Mekke Anlaşması'na bu Meclisin milletvekilleri olarak "hayır" diyeceğiz.
İpini koparmış bir sırtlan olan, hukuk tanımayan, Müslüman kanı dökmekten zevk alan siyonist İsrail için Kudüs anlaşması yapması gereken Meclisin, İsrail'in güvenliği için Mekke Anlaşması'na Türk'ün Meclisinde bizler "hayır" oyu vereceğimizi beyan etmek isterim.
Kıymetli milletvekilleri, çölün ortasındasınız, demir yolu bağlantınız kesilmiş, yardım ulaşmıyor, yiyeceğiniz bitmiş, askeriniz hastalanıyor ve kuşatma altındasınız ve bütün bunların ortasında askerlerin başında Fahreddin Paşa; omuzlarında bir şehrin savunması, vicdanında bir bayrağın dalgalandığı Fahreddin Paşa; karşısında ise İngilizlerin desteklediği Şerif Hüseyin ve o Fahreddin Paşa mücadelesini böyle şartlarda sürdürüyor ve Medine'yi tam iki yıl yedi ay savunuyor. Medine savunmasını anladığımızda Mekke'de bir anlaşma yapmaya zaten gerek olmadığını hepimizin bilmesi lazım. İstanbul Hükûmeti 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'ni imzalıyor. Bunun üzerine İngilizler ve Şerif Hüseyin kuvvetleri teslim olmamızı bekliyor, tıpkı bugün Amerika'nın ve İsrail'in sizden, bizden ve Türkiye Büyük Millet Meclisinden teslim olmamızı beklediği gibi ama Fahreddin Paşa direnmeye devam ediyor. Şimdi, Fahreddin Paşa'yı biliyorsanız Mehmetçik'in hangi şartlarda görev yapacağını bu Mecliste açıklamanız lazım; onun direnişini alkışlıyorsanız Türkiye'nin bağımsız karar hakkını korumamız gerektiğini unutmamamız lazım.
En son söyleyeceğimizi en başta söyleyelim: Biz, sarayın açıklamadığı taahhütlerin kefili olmayı bu Meclisin onurlu milletvekilleri olarak reddediyoruz ve bu anlaşmaya bir kez daha "hayır" oyu vereceğimizi söylüyoruz. Ülkenin onurlu evlatlarına eğilmeyen bir Türkiye Büyük Millet Meclisinin kudretini göstermek de tüm milletvekillerinin görevi olmalıdır.
Kıymetli milletvekilleri, yakın tarihe aynı dikkatle baktığımızda Yemen'de Husiler 2014'te başkent Sana'nın kontrolünü ele geçiriyor. Yemen'in yüzde 70'i Husi'dir. Suudi Arabistan öncülüğünde koalisyon ise 26 Mart 2015'te askerî müdahaleye başlıyor. Dolayısıyla Yemen'de 2015'ten beri çatışma yaşandığını söyleyebiliriz. Yıllarca süren bir savaşın ağır kayıplarının ve derin bir insani yıkımın geçmişinden söz ediyoruz. Türkiye'yle ilişkilerinin yakın geçmişi de hafızamızda. 2020'de Türk ürünlerine karşı boykot çağrıları yapıldı. Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Suudi Arabistan'daki uygulamaları "yarı resmî boykot" olarak niteledi. Türk üreticisinin emeği siyasi gerilimin de hedefi oldu. Şimdi Meclis olarak bu tecrübelerin hangisinden ders çıkarıyoruz? İlişkiler yeniden bozulursa Türkiye'yi hangi hükümler koruyacak? Ticarette karşılaştığımız sorunları hatırlarken askerî yükümlülüklerde hangi ilaveler güvence altına alınacak?
Kıymetli milletvekilleri, 2026'nın Temmuz ayında Yemen'de yeniden ağır tırmanış, çatışmalar yaşanmaya başladı. İnsan Hakları İzleme Örgütünün araştırmasına göre 13 Temmuzda Suudi Arabistan'da koalisyon hâlindeki Yemen Hükûmeti kuvvetleri Sana Havalimanı'nı vurdu. Saatler sonra Husiler Suudi Arabistan'daki Abha Havalimanı'na saldırdı. Bu kronolojiyi unutmamamız lazım. İşte, böyle bir bölgesel ortamda 7 Ağustos 2026'da Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan ortak savunma için Mekke Anlaşması'nı imzaladı. 8 Ağustosta Dışişleri Bakanı anlaşmanın kurumsal yapısına ve genişleme ihtimaline ilişkin açıklamalar yaptı, Mısır'ın ileride katılımı bakımından çözülmesi gereken teknik hususlardan söz etti. Şimdi soruyoruz: Mısır neden ilk imzacılar arasında yer almadı? Sözü edilen teknik hususlar nedir? Bölgesel güvenlik hedefleniyorsa farklı ülkelerin kaygıları nasıl giderilecektir? İran, talep ettiği hâlde neden anlaşmaya dâhil edilmemiştir? Ve ardından 31 Ağustosta İstanbul'da Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplandı. Yayınlanan açıklamada, Suudi Arabistan'dan bir sekretarya kurulacağı ve ilk genel sekreterin bir Pakistan vatandaşı olacağı belirtildi. 5 Ekimde Riyad'da ikinci toplantı oldu. Aynı bildiride, ortak savunma taahhütlerinin pratik uygulamasına geçilmesi ve Suudi Arabistan'a hızlı konuşlandırmaya yönelik tedbirlerden söz edildi. Cumhurbaşkanlığının Meclise gönderme yazısı ise 20 Ekim tarihini taşıyor. Kanun teklifinin Başkanlığa gelişi 21 Ekim, Dışişleri Komisyonunda kabul tarihi 27 Ekim. Bu takvimde, bu takvime göre Gazi Meclisin yeri neresi arkadaşlar? Meclisin incelemesi başlamadan önce hangi kararlar alındı? Hangi düzenlemeler kabul edildi? Türkiye'ye hangi kayıtlar düşüldü? 22 Ekimde Komisyonda öncelikle adımların hazırlık niteliğinde olduğu ve Türkiye açısından yükümlülük doğurmadığı söylendi. Öyleyse açıklayın; 5 Ekim bildirisindeki uygulama kararı ile bu açıklama arasındaki ilişkileri belgeleriyle gösterin. Alınan kararların yetki dayanağı ve bağlayıcı sonuçları nelerdir? Meclisten, bu hesabı almadan onay vermesini nasıl bekliyorsunuz? Meclis, noter makamı değildir. Milletvekilleri de milletin helal oylarıyla seçilmiş milletin hizmet erleridir. Evlatlarının geleceğini İsrail ve Amerika istiyor diye peşkeş çekip "evet" oyu vermemizi kimse bizden beklemesin. Türkiye Büyük Millet Meclisimiz 16 parti tarafından temsil ediliyor. Sadece AK PARTİ, Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi anlaşmaya "evet" oyu vereceğini açıkladı ama ben biliyorum ki hem millî görüş geleneğinden gelen hem de ülkücü gelenekten gelen milletvekillerimiz kanının ve töresinin gereğini yapacak ve millî ve manevi değerler ışığı içinde buna kendileri de "hayır" oyu vereceklerdir.
Anlaşmanın içeriğinde de cevap bekleyen temel sorular vardır: Bir, askerî kapasitelerin nasıl birlikte kullanılacağı; iki, caydırıcılığın hangi somut hazırlığa dayanacağı; üç, NATO yükümlülüklerine uygulamada uyumun nasıl sağlanacağı; dört, dışa bağımlılığın hangi araçlarla azaltılacağı; beş, Türkiye'nin istenmeyen çatışmalara sürüklenmesini önleyecek güvencelerin alınması.
Kıymetli milletvekilleri, özellikle 3'üncü maddede sorumluluk büyüktür; savunma iş birliği 2'nci maddedeki ortak savunma düzenlemesine bağlanmaktadır. Türkiye adına kim mutabakat verecek, hangi faaliyetler kabul edilecek, hangi maliyet üstlenilecek, Meclis hangi aşamada karar verecek, eğitim için başlayan bu görev operasyonel desteğe nasıl dönüşecek, görev alanını genişletirse yeniden nasıl izinler alınacak? Askerimizi geri çağırma şartlarımız nelerdir? Siz Mehmetçik'in görevini belirsiz bırakıp sadece cesaretine sığınmayı seçmişsiniz. Askerimiz elbette görevini yapar, Hükûmet de verdiği görevin bütün sorumluluğunu taşır. Anayasa’nın 92'nci maddesi, milletler arası antlaşmaların gerektiği hâllere ilişkin istisnanın bu aşamada nasıl uygulanacağını açıklamaktadır. Hangi görevlendirmede ayrıca Meclisin aranacağı da orada ortaya konulmuştur, yetki sınırının önceden belirlendiği de görülmüştür.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
RIDVAN UZ (Çanakkale) - Kıymetli milletvekilleri, bölgesel sahiplenmeden söz ediyorsunuz. Öyleyse bölgedeki gerilimleri azaltacak diplomatik yolu nasıl açıklayacaksınız? Orta Doğu'da ihtiyaç duyulan güvenlik çatışmaların tarafı çoğaltılarak sağlanamaz, güven artırıcı tedbirlerin alınması lazım. Bu yapının mezhepsel kamplaşmayı artıracak bir uygulamaya dönüşmesi ihtimaline karşı hangi tedbirleri aldınız? Mekke'nin adını taşıyan bir anlaşmanın Müslüman toplumlar arasındaki ayrışmaları derinleştirmemesi gerekmektedir, kaldı ki Mekke ve Medine'yi savunmak için de bir anlaşmaya gerek yoktur. Biz bu anlaşmanın bütün maddeleriyle ele alınacağı bir Meclis istiyoruz. İngiltere ve Amerika'nın veya İsrail'in bölgesel hesapları karşısında Türkiye'nin hareket alanının nasıl korunacağına da bu Meclis cevap vermelidir. Türk devleti İsrail'in saldırgan politikalarının doğurduğu yüklerin başka ülkelere aktarılmasına hizmet etmemelidir diyor, Gazi Meclisi saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti, Yeni Parti ve Yeni Yol sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkürler Sayın Uz.
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Elâzığ Milletvekili Sayın Gürsel Erol.
Buyurun Sayın Erol. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA GÜRSEL EROL (Elazığ) - Sayın Başkanım, sayın milletvekilleri; hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
Bugün adı "Karaoğlan" diye dağa taşa yazılan eski Genel Başkanımız rahmetli Bülent Ecevit'in ölüm yıl dönümü, kendisini de buradan rahmetle saygıyla anıyorum.
Ben bugün bu konuşmayı yalnızca Cumhuriyet Halk Partisinin milletvekili olarak yapmayı planlamadım çünkü bizler her ne kadar kendi illerimizden, partilerimizden seçilmiş milletvekilleriysek de bizim Anayasa'mızda milletvekilliğinin tanımı var yani biz aslında Türk milletine, Türkiye'de yaşayan 86 milyona ve Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı sorumlulukları olan milletvekilleriyiz. Bu anlamda değerlendirmemi de... Tabii, doğal olarak burada benden önceki bütün konuşmacılar kendi mesleklerine göre, deneyimlerine göre, akademik kariyerlerine göre değerlendirmeler yaptılar; diplomasiden gelen milletvekillerimiz diplomatik değerlendirmeler yaptılar, akademiden gelen milletvekillerimiz akademik değerlendirme yaptılar ama burası aynı zamanda Meclis, siyaset kurumu yani aynı zamanda bu anlaşmanın siyaset diliyle de yorumlanması lazım ve siyaset diliyle yorumlanırken ben aslında geçmişten örnekler vererek değerlendirmek ve anlatmak istiyorum süreci. Birincisi, bizim hepimizin ülkemize karşı sorumlulukları var, doğal olarak bir eleştirimi de yapmak isterim. Bu sözleşme, anlaşma yalnızca AK PARTİ iktidarları dönemini sorumlu kılan bir anlaşma değil yani bu, Türkiye Cumhuriyeti'ni bağlayan, AK PARTİ hükûmetlerinden sonraki süreci de bağlayan bir süreç yani bu, devlet meselesi; Türkiye Cumhuriyeti'nin meselesi; bu, yalnızca AK PARTİ hükûmetleri dönemini ilgilendiren bir savunma anlaşması değil. Tabii ki gönül isterdi ki bu savunma anlaşması buraya gelmeden önce taslak üzerinde bütün Grup Başkan Vekillerimizin ortak bir mutabakatıyla düzenlenerek hiçbir tartışmaya burada mahal vermeden ortak bir iradeyle çıkması hepimizin ortak düşüncesiydi ama doğal olarak devletin kendine göre her zaman öncelikleri vardır. Nedir? Yani devlet olmanın sorumluluğu vardır. Devlet kendine göre kısa vadeli, orta vadeli, uzun vadeli uluslararası riskleri gördüğü zaman kendine göre tedbir almaya yönelik bir planlama yapar. Burada da görüyorum ki devletin bölgedeki otorite boşluğundan kaynaklı yaşanabilecek risklere yönelik kendine göre bir tedbir almanın yöntemiyle ilgili Meclisin iradesine sunduğu bir kanun teklifi var.
Şimdi, geçmişle ilgili bunların örneğini vermek isterim yani devlet anlayışı ile siyaset anlayışının örtüşmesinin gerekliliğini vurgulamak istiyorum. Yıl 1974, Kıbrıs Barış Harekâtı ve Kıbrıs'a asker gönderilirken, Mecliste oylama yapılırken 491 katılım var; 487 "evet" oyu, 4 çekimser oy ve o günkü Hükûmete baktığınız zaman CHP-MSP Hükûmeti. Yine 1 Mart tezkeresinden bahsedildi. 1 Mart tezkeresi ile bu tezkereyi ben birbirinden ayırıyorum. 1 Mart tezkeresi yabancı askerlerin bizim topraklarımızı, limanlarımızı kullanmasıydı; bu, öyle değil. Bu ne? Bu, bölgedeki otorite boşluğundan kaynaklı direkt Türk Silahlı Kuvvetlerimize ihtiyaç duyulması hâlinde Anayasa’nın 92'nci maddesine göre tezkerenin getirilerek asker gönderilmesi, bir ön anlaşma yani ikisini birbirinden bir ayırmak lazım. Hatırlayın, 2025 yılında Libya Sözleşmesi buraya geldiği zaman "Libya'da bizim ne işimiz var?" diye biz muhalefet ettik ama sonradan gördük ki Libya Sözleşmesi Türkiye'nin ulusal menfaatleri için son derece doğru bir kararmış. Niye? E, bu sorunun çözümüyle ilgili Libya Sözleşmesi'yle birlikte Akdeniz'de bizim bir söz hakkımız oldu. Şimdi, bunu Hükûmetin politikalarının doğruluğunu anlatmak için söylemiyorum, hükûmetler bugün var ama devlet her zaman var; iktidarlar gelip geçicidir, devlet kalıcıdır. Ayrıca, devlet tabii ki ulusal güvenlik sorunlarında önlem olmak zorunda yani kendine göre tedbir almak zorunda. Ulusal güvenlik yalnızca sizin üniter sınırlarınız içerisindeki asayişin sağlanması demek değil ki yani sınır ötesinde olabilecek her türlü riskli girişim, gelişim sonuçları da sizin güvenliğinizi etkiliyor. Bunun en güzel örneğini geçmişte yaşadık. İşte, Suriye'de bir devletin otorite boşluğu oldu, milyonlarca düzensiz göçle karşı karşıya kaldık; hem coğrafyamızı etkiledi hem ticaretimizi, ekonomimizi etkiledi, bölgeden kaynaklı birçok sorun yaşadık. Yine, aynı şekilde, 1980'li yıllarda Irak'ta yaşananlar; devletin orada yaptığı katliamlardan kaynaklı bir sürü göç aldık. Eğer bölgede bölgesel bir istikrarsızlık yaşanacaksa bundan doğal olarak en fazla etkilenecek ülke Türkiye. Tabii ki Türkiye bununla ilgili önlemler almalı, devlet olmanın sorumluluğu budur.
Bu Mecliste şunu gördüm: Her konuyu siyasallaştırıyoruz yani her konuda mutlaka siyasallaştırarak bir tavır koymayı parti adına bir politika olarak görüyoruz. Hâlbuki iktidarın her getirdiği de doğru değildir. Doğrudur yani yanlış kararlar, yanlış kanunlar, yanlış teklifler de getirebilir ama muhalefetin her şeye itiraz etmesi de doğru değildir. Ben 3 dönemdir Milletvekiliyim, nedense bu Mecliste ortak aklın bir türlü yürürlüğe girmesini yaşayamadık ve göremedik.
Şimdi, eğer bölgede oluşabilecek risklere karşı bir önlem alınıyorsa ve bu önlemde Türkiye burada kendine göre bir sorumluluk alıp yani bir sürecin parçası olarak değil, bir süreci yöneten irade olarak varsa o Türkiye adına bir kazanımdır. Yani biz oraya savaşa gitmiyoruz ki, biz oraya asker göndermiyoruz ki, ihtiyaç duyulması hâlinde yetki nerede? Yine Türkiye Büyük Millet Meclisinde. O günün konusu o, bugünün konusu değil. Bugünün konusu, gerçekten de bu Mekke Sözleşmesi'nin bu Meclisten... Aslında çerçeve yasada, terörsüz Türkiye'de bu Meclisin gösterdiği ortak iradenin bu kanun teklifinde de bu Mekke Savunması Anlaşması'nda da çıkması, bu ülkenin uluslararası kamuoyunda prestijine vereceği en büyük katkıdır. Ben bu konuyu bu şekilde değerlendiriyorum ve bu şekilde de yorumluyorum. Türkiye'nin -tabii ki doğal olarak- Orta Doğu'da başkalarının kurduğu o güvenlik düzeninin bir parçası olmak yerine kendi çıkarları doğrultusunda bölgesel barış temelinde yeni iş birliği mekanizmalarının kurucu aktörü olması, Türkiye adına bir kazanımdır. Bölgedeki oluşabilecek riskleri düşürmek adına sınırların gelişmesi, değişmesiyle ilgili bölgede riskler var, güvenlik sorunları var, güvenlik problemleri var, İsrail'in genişleme politikası var; diğer taraftan, bölgenin yeni oluşumlar doğrultusunda her türlü riske açık yönleri var. Bu bölgede yaşanabilecek bütün olumsuzluklar Türkiye Cumhuriyeti'ni ilgilendirir ve Türkiye Cumhuriyeti'nin devlet olarak uzun vadede görebileceği riskleri düşürmek adına bugün bu anlaşmanın Meclise gelmesi bizim siyaseten değerlendireceğimiz bir konu değildir ve yine, Anayasa'nın 92'nci maddesinde bizim Meclisin yetkisi tanımlanmıştır. Biz kanun yapıcıyız, bizim Anayasa'dan gelen haklarımız var yani bunlarla ilgili bir sorun yaşandığında yine bu Meclis bir araya gelerek bu sorunların çözümüyle ilgili bir ortak iradeyi ortaya koyabilir, çözüm odaklı bir siyaset dilini ortak geliştirebilir ama -bizim yapmamız gereken- bu süreçte Cumhuriyet Halk Partisi olarak Sayın Genel Başkanımızın da en son grup toplantısında yaptığı ve açıkladığı ifadelerle; Mekke Anlaşması'nı doğru buluyoruz ve oy veriyoruz. Bunu AK PARTİ'nin getirdiği öneri olarak değil; bunu, devlet politikası olarak görüyoruz ve ileride devlet adına yaşanabilecek risklerin en az seviyeye düşürülerek, Türkiye'nin bölgede aktif rol alarak kendisi adına bir sürecin parçası olarak değil süreci yöneten bir anlayışla devam etmesine yönelik bir karar olarak görüyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu anlaşmaya "evet" oyu vereceğimizi buradan ifade ederek hepinize sevgi ve saygılarımı sunarım.
Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Grubu adına Muş Milletvekili Sayın Sezai Temelli.
Buyurun Sayın Temelli. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
DEM PARTİ GRUBU ADINA SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime Afyon'da yitirdiğimiz 9 yurttaşımı rahmetle anarak başlamak istiyorum. Gerçekten çok vahim bir olay, üzüntümüz çok büyük. Ailelerine sabırlar diliyorum. Gelen son notta failin yakalandığı söyleniyor. Gerçekten olay çok vahim ama bu olaya baktığımızda şunu da aslında tespit etmemiz gerekiyor: Neden bu kadar kolay insanlar silaha ulaşabiliyor? Bu bireysel silahlanma meselesini, bu silahın bu kadar pazar bulmuş meselesini artık tartışmak, konuşmak zorundayız. Bakın, Maraş olayı hâlâ aklımızda, bugün de 9 insanımızı bu yüzden yitirdik. Dolayısıyla bu silah pazarına artık son vermek gerekiyor, bunu ısrarla dile getirmeye devam edeceğiz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Mekke Anlaşması üzerine konuşuyoruz, neredeyse her şey söylendi fakat ilginç bir şeyle başlamak istiyorum. Bu anlaşma Komisyona geldiğinde -ki yürürlüğe çoktan girmiş, anlaşmanın tarafları belli, her türlü şey yol almış, en son Komisyona gelmiş, Komisyon çalışmaya başlamış, Dışişleri Komisyonu- Komisyondaki bir üye soruyor, diyor ki: "Bunun tali komisyona gitmesi gerekmez mi? Ortada bu kadar silah var, asker var, bunlar konuşuluyor." "Tali komisyona biz yazı yazdık ama onlar oralı olmadı." gibi bir yanıt geliyor. Oralı olmamışlar, o kadar oralı olmamışlar ki "Bizi ilgilendiren bir şey yok." diye bakmış Millî Savunma Komisyonu. İlginçlik burada bitmiyor, buraya geliyoruz, Genel Kurula geliyoruz -kara mizah gibi- Mekke Anlaşması'nın üzerine yirmi dakika Millî Savunma Komisyonunun Başkanı konuşuyor. Dışişleri Komisyonu konuşmuyor, o Komisyondan geçmiş, tali komisyon ilgilenmemiş, Millî Savunma Komisyonu Başkanı geliyor burada yirmi dakika konuşuyor. Peki, bize ne anlatıyor? Yirmi dakika boyunca dinledik, Mekke Anlaşması'yla ilgili hiçbir şey söylemedi; hatta, yanılmıyorsam "Mekke" bile demedi, meseleye bu kadar yabancı bir Komisyon. Ne anlattı bize? Mesela, kuantum anlattı, değil mi? Buzdolabı anlattı, çağrı cihazı anlattı, her şeyden bahsetti, bir tek, anlaşmadan bahsetmedi. Neden 15 Temmuz darbe kalkışması denk gelmiş, ben anladım orada, bu kadar olur. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Sonra Lüksemburg'dan bahsetti; Lüksemburg'u biliyorsunuz, dünyanın en küçük ülkelerinden biri. Sonra "Herkes yapıyor, biz de bir ittifak yapalım, ne olacak?" dedi. Yani bu kadar aslında ilginç bir şeyle karşı karşıyayız.
Bu anlaşma kabul edilebilir bir anlaşma değil zaten kabul görmemiş. Bu anlaşmanın ne için yapıldığına aslında jeopolitik analizlerle, biraz da stratejik analizlerle bakmak gerekir. Bir kere, her şeyden önce, neden karşıyız? Biz DEM PARTİ olarak savaşa karşıyız, her türlü bu türden anlaşmalara da karşıyız ama bu anlaşmaya 2 defa karşıyız çünkü biz hem NATO'ya karşıyız hem NATO'nun taşeron anlaşmalarına da karşıyız. Dolayısıyla bunu bir kere doğru tespit etmek gerekiyor çünkü Millî Savunma Komisyonu Başkanı dedi ki: "Bu NATO'ya aykırı bir şey değil, NATO'nun icazetiyle zaten olan bir şey, niye karşı çıkıyorsunuz?" Sanki hepimiz NATO'yu destekliyormuşuz gibi. Hayır, biz NATO'ya da karşıyız. Dolayısıyla dünyayı savaşa sürükleyen, bütün insanları aslında o savaş girdabıyla zapturapta almaya çalışan biz bu kapitalist sisteme karşıyız.
Evet, şimdi, dönüp baktığımızda en temel meselemiz, aslında daha 1900'lerin başından bugüne kadar kendi dış politikasını var edememiş bir ülke olmamızdan kaynaklanıyor. İşte, dün Ceylan Vekilimiz dile getirdi, birinci büyük savaşa giderken ki yanlış kararların kaynağı nasıl Almanya'ysa bugün de almış olduğumuz yanlış kararların kaynağı Londra'dır. Tıpkı Sykes-Picot'tan bugüne aynı Orta Doğu coğrafyası üzerinde tepinip duruyorsak bunun aklı burada üretilmemiştir; bunun aklı, işte Londra'da üretilmiştir, işte biraz da Washington'da üretilmiştir. Dolayısıyla Atlantik Paktı'nın üzerinden tasarlanmış, düzenlenmiş, dizayn edilmiş bir Orta Doğu'nun aslında bize biçtiği rol üzerinden konuşuyoruz. Kendi stratejimizi, kendi dış politikamızı üretemiyoruz. Bir ülkenin kendi dış politikası üretmesi için iç politikasıyla barışık bir hatta durması lazım, oysa Türkiye iç politikasında da sürekli kaoslar içinde bugüne kadar geldi. Dolayısıyla Türkiye'nin en büyük sorunu nedir? Kürt meselesidir. Türkiye yüz yıl boyunca Kürt meselesini çözemedi çünkü bu yanlış dış politika o yanlış hatta durduğu için kendi içine, kendi esas meselesine, kendi coğrafyasına hiçbir zaman odaklanamadı ki. Bugün Kürt meselesinin demokratik çözümünü konuşuyoruz, bir sürecin içindeyiz ama dış politika olarak aynı yerde durmaya devam ediyoruz. Oysa Türkiye'nin bütün etrafı Kürdistan; işte Rojova'sı, işte Başur'u, işte Rojhilat'ı. Dolayısıyla bu sınıra baktığınızda sınırın ötesinde ne görüyorsunuz? Aslında bu ortak vatanda bir arada yaşadığımız -eşit yurttaşlar olarak- Kürtler ve Türklerin aslında orada da nerede olduğunu görüyorsunuz. Fakat siz bunu atlayarak bir dış politikayı bu kendi hinterlandının aslında gerçek dinamikleri üzerine oturtmak yerine, bunu görmezden gelen, hâlâ yüz yıl öncenin aklıyla oluşturulmuş bir yapı üzerinden dış politika üretmeye çalışıyorsunuz. Öyle olunca ne oluyor? Öyle olunca işte sonuçları bizi aslında bugünden kestiremediğimiz maceralara sürüklüyor, sürükleme olasılığı da çok yüksek.
Bakın, şimdi, bu antlaşmaya baktığınızda neyi görüyoruz? Şimdi, düşünün, Türkiye'ye baktığınızda, Türkiye ile İsrail'e herhangi bir paktın içinde bir arada olabilir mi? Olamaz değil mi, kıyamet kopar. Hepimiz İsrail'e karşıyız ama İsrail'le bir paktın içinde olmamız mümkün mü? Değil. Çok güzel ama İsrail'le çatışmadan İsrail'le aynı hizaya nasıl geliriz? Mekke Anlaşması'yla geliriz çünkü İsrail kendi için bir alt paktta orada duruyor, NATO'nun bir başka taşeronudur; biz de Mekke Anlaşması'yla başka bir paktta duracağız, biz de bir taşeron hizmeti vereceğiz. Kime vereceğiz bu hizmeti? NATO'ya. Peki, NATO'nun Orta Doğu'daki hikâyesi nedir? Orta Doğu'yu dizayn etmek mi sadece, sadece Orta Doğu'daki enerji kaynaklarının üzerine mi konmaktır? Yok, bununla yetinir mi? Kapitalist sistem bununla doyar mı? Doymaz. Nereden nereye uzanıyor? Akdeniz'den aslında Hindistan'a kadar. Nereden nereye uzanıyor? Ege'den Afrika Boynuzu'na kadar. Dolayısıyla bütün bu coğrafyanın, bütün bu geniş hinterlandın kontrol mekanizmasının nasıl geliştiğini tam da dönüp buradan okumak mümkün.
Şimdi, dünyanın neresinde kelebek kanadını çırpsa Orta Doğu'da kıyamet kopar. Dünyanın neresinde siyasete dair bir karar alınsa onun yansıması muhakkak Orta Doğu'da olur çünkü Orta Doğu bu zemini yüz yılı aşkın süredir dünya siyasetinin, dünya sisteminin hizmete sunuyor. Biz neredeyiz? Orta Doğu'dayız. Biz Orta Doğu'daki gücümüzle Orta Doğu'yu sağlıklı bir dış politikayla yönetmek istiyorsak eğer, bir kere, her şeyden önce kendi iç barışımızı güçlü bir şekilde var etmeli, bu iç barışı var eden dinamiklere uygun bir Orta Doğu tasarrufu hayata geçirmeliyiz. Bu mümkün oluyor mu? Olmuyor. Biz hâlâ terör konuşuyoruz. Mekke Anlaşması üzerine konuşulurken içinde en az 10 kere "terör" lafı geçiyor, oysa mesele bir terör konseptiyle bakmak değil, güvenlikçi politikalara indirgenmiş bir dış politikayla yürümek değil; tam tersine, Orta Doğu halklarının geleceğini düşünen, barıştan konuşan ve onların refahını önceleyen bir yerden bakmamız gerekiyor. Bunu yapabiliyor muyuz? Hayır. Ne yapıyoruz? Paktlar kuruyoruz; Bağdat Paktı, CENTO. Peki bunları kurduk da ne oldu? Bugüne kadar kurulmuş bütün paktlar sonucunda Orta Doğu'da barış mı var ya da herhangi bir sorunu silahsız çözebilmiş mi? Hayır. Tam tersine, daha fazla silahlanma, daha fazla savaş, daha fazla vekâlet savaşları, daha fazla çatışmalar. Şimdi dönüp baktığınızda bu kıyametin en temel nedeni işte bu anlayıştır. Peki, buna nasıl son verebiliriz? Buna son verebilmek için içerden başlayacağız. Önce, bu ülkede her şeyden önce barışı ve demokrasiyi güçlü bir şekilde var edip ondan sonra buna uygun bir dış politikayla kendi çevremize yaklaşacağız. Biz bunu var edemediğimiz için dönüp dolaşıp aynı döngünün içinde aynı sözlerle aynı siyasetle bu devrin içine sıkışıp kalıyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
SEZAİ TEMELLİ (Devamla) - Buradan çıkmanın bir fırsatını yakalamış durumdayız. Barış ve demokratik toplum süreci, 27 Şubat 2025'te başlayan süreç sadece Türkiye'de bir silahsızlanma ve Türkiye'nin iç meselesine dair değil, aslında Orta Doğu'nun da dünyanın da geleceğine dair çok güçlü bir adımdır. Evet öyledir. Eğer dünyayı, Orta Doğu'yu değiştireceksek şimdi buradan değiştireceğiz. Bu öz güvenle hareket etmeliyiz. Artık onun bunun paktlarıyla, Pakistan'ın nükleeri, bizim asker sayımız, Arabistan'ın parasıyla hareket eden bir anlayışla değil, tamamıyla halkların geleceğini önceleyen; emekçilerin, kadınların, gençlerin geleceğini önceleyen bir barış aklıyla, bir demokrasi aklıyla hareket etmeliyiz. O yüzden nerede silah varsa, nerede savaş varsa onu besleyen her şeye karşı çıkmalıyız.
Savaşa "Hayır!" diyoruz, Mekke Anlaşması'na "Hayır!" diyoruz. (DEM PARTİ ve Yeni Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Yeni Parti Grubu adına İzmir Milletvekili Sayın Ahmet Tuncay Özkan.
Buyurun Sayın Özkan. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
YENİ PARTİ GRUBU ADINA AHMET TUNCAY ÖZKAN (İzmir) - Sayın Başkanım, değerli arkadaşlar; türküyü hepimiz unuttuk, niye yakıldığını da unuttuk. Bir ağıt olarak söylüyoruz: "Havada bulut yok, bu ne dumandır/Mahlede ölüm yok, bu ne figandır/Şu Yemen elleri ne de yamandır/Ah o Yemen'dir, gülü çemendir/Giden gelmiyor, acep nedendir/ Burası Huş'tur, yolu yokuştur" (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Huş neresi, biliyor muyuz? Yemen'de Türk kalesinin ve köyünün olduğu yerin adıdır; Huş'a giden dönmez. Sultan Abdülaziz döneminde askerlik on yıldır, bugünkü sürenin de on yıl diye konulmasını oradan bu tarafa bir getiriş olarak algıladım. On yıl askerlik... Sahipsizlik, çaresizlik Anadolu'yu yakmış, yıkmış. On yıl askerlikten sonra köyüne dönecek, dönmüyor ne yazık ki; bekleyen bekliyor saçında aklarla, gözünde yaşlarla ama dönen kimse yok. Hepimizin dedeleri onlar, hepimizin babaları. Ne çabuk unuttuk oraları? Nasıl geldik bugüne? Yemen türküsünden bir dörtlük daha okumak istiyorum: "Merhametsiz padişahlar askeri/On sene bekletiyorlar Hicaz'da/Genç iken kocadım yitirdim yâri/Soyka Yemen yiğit koymadı bizde." Soyka ne demek biliyor musunuz arkadaşlar? Ölürken üstümüzdeki elbise demek, hayırsız demek, soyka kötü bir şey demek. Yemen'e niye soyka demiş Anadolu insanı? Çünkü gideni gelmemiş, herkes çaresiz, eli böğründe kalakalmış. Şimdi biz ne yapıyoruz? Bu yasaya çeşitli kulplar takmaya çalışıyoruz. Biraz önce Gürsel bir kulp taktı, Sayın Bakan Yardımcısı çok beğendi kulpu, "Adam ne güzel konuşuyor ya." dedi, "Ne kadar şey. Bak, devlet projesiymiş." falan dedi. Vah vah vah vah vah vah vah vah vah vah vah, yazık! Atatürk'ten, Nutuk'tan atıflar yapıldı, söyleyeyim: "Yemen çöllerinde kavrulup mahvolan insanlar." diyor. Yemen çöllerinde kahrolup...
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI FUAT OKTAY (Ankara) - Bakan Yardımcısı ne zaman söyledi?
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Yok, yok, ben bakarken gördüm kendisini "Çok iyi konuşuyor." dedi.
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI FUAT OKTAY (Ankara) - Siz bakarken anladınız yani.
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Ben anlarım. Aman efendim, müsaade buyurun, o kadar anlayışımız olsun, sizin kadar kıt değil, bizimki biraz geniş. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI FUAT OKTAY (Ankara) - Dudak okumasını mı öğrendiniz?
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Yok, dudak okumuyorum, davranıştan çıkarıyorum.
Yemen çöllerinde kavrulup mahvolan Anadolu evlatlarının sayısını biliyor musunuz, biliyor musunuz efendim?
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI FUAT OKTAY (Ankara) - Hayır, Bakan Yardımcısını nasıl tahmin ediyorsunuz?
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Yemen'de, o çöllerde kaç askerimizin kavrulup yandığını biliyor musunuz?
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI FUAT OKTAY (Ankara) - Yemen'de, benim öz dayım orada kaldı.
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - O zaman dayınıza hürmeten...
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI FUAT OKTAY (Ankara) - Dolayısıyla sizin gibi sadece türkülerden okuyan birisi değilim, öz dayısı Yemen'de kalan birisi olarak...
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Ne kadar güzel. Siz de niyet okumayı çok iyi biliyorsunuz, bende olmadığını nereden biliyorsunuz?
MUSTAFA HAKAN ÖZER (Konya) - Genel Kurula hitap et.
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Bende olmadığını nereden biliyorsunuz? Var mı bu konuda bir bilginiz? Yazık, yazık! (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI FUAT OKTAY - Dolayısıyla, konuştuğunuzun farkında olarak konuşun.
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Ben konuştuğumun farkındayım, siz merak etmeyin.
BAŞKAN - Genel Kurula hitap edelim.
Buyurun.
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI FUAT OKTAY - Dudak okumasıyla konuşma yapmayın.
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Nutuk vesika 264, 1 Kasım 1922, hani "O Türkiye'nin dış politikası yok." diyorlar ya, Atatürk Orta Doğu'yu tarif ediyor: "Aynı ırktan olmakla beraber, Irak başka bir şey, Yemen başka bir şey, Suriye başka bir şey hatta Hicaz bambaşka bir şey." diyor. O yüzden de diyor ki: "Kendi aralarındaki meselelere dâhil olmayın." Peki, şimdi, aradan geçen bunca zaman sonra bu Orta Doğu'nun yeniden Türkiye'ye teslim meselesi nereden çıktı? Biz bunu ilk önce 2005 yılında Henry Kissinger'dan duyduk. Henry Kissinger 2005 yılında The Week dergisince düzenlenen bir öğle yemeği toplantısında konuşma yapıyor. O konuşma sırasında sevgili arkadaşı Ahmet Ertegün de orada, ona sarılıyor ve diyor ki: "Ben Orta Doğu'nun çözümünü buldum ama sır, söylemeyeceğim." Ahmet Ertegün "Ya, söyle." deyince, bu sefer "Ahmet, Orta Doğu'nun tamamını Türklere verelim." diyor. Bu, daha sonra ABD dış çevrelerinde ve o toplantıya katılan Hollywood yıldızları arasında gülüşmelere, kahkahalara yol açıyor. Hatta o zaman New York Post "Bu Henry Kissinger Amerikan Dışişleri Bakanları arasında en esprili adam; bak, ne müthiş bir espri yaptı." diyor. Sonra, Henry Kissinger bu düşüncesini... Ben burada 3 rahmetliyi anacağım. Rahmetli Başbakanımız, Genel Başkanımız Bülent Bey'i; rahmetli Başbakanımız, 100'üncü doğum yılını geçen cumartesi günü kutladığımız Sayın Necmettin Erbakan'ı ve burada çok önemli şeylere imza atan diğer siyasetçileri rahmetle yâd edeceğim.
Şimdi, efendim, Sayın Süleyman Demirel'le sohbet ederken bir gün bana... Henry Kissinger bir konferans sırasında hatta "Sen İngilizceyi bu kadar konuşabiliyor muydun ya?" falan diye böyle bir nidayla söylediği bir konferans sırasında "Orta Doğu'yu, Balkanları, Kafkaslardan bazı yerleri size verelim, büyük Türkiye'yi oluşturalım." diyor. Bunun üzerine Süleyman Bey "Şaşkınlıkla baktım yüzüne ve bir soru yönelttim." diyor, o sevinçle söylerken "İyi de gelmesine geliyorlar, çok güzel de giderken ne olacak, giderken götüreceklerini nasıl belirleyeceğiz?" diyor. Çünkü biz Osmanlı İmparatorluğu'nun bakiyesini, Lozan'da bize kalanı hesap ederken korkunç şeyler yaşadık arkadaşlar. Balkanlarda 4 milyon -şimdi Atatürk'ten alıntıyla söyleyeceğim- 1,5 milyon Yemen'de, Hicaz'da, Mekke'de Anadolu çocuğu şehit oldu ve onlardan bize kalan ne var? Hiçbir şey. Şimdi durduk yerde Henry Kissinger'ın aklına böyle bir şey gelmiş. "Henry Kissinger'ın aklına bu nereden gelmiş?" diye ben düşünürken Zülfü Livaneli, Zülfü ağabeyle sohbet izledim internette. Henry Kissinger'ı öğlen yemeğine çağırmış, Kissinger "Düşündük, üç yüz yıl boyunca nasıl oldu da Osmanlı İmparatorluğu burayı çatışma olmadan yönetti, bulduk." demiş. "Nasıl buldunuz?" "Gittiği her yeri 3'e bölmüş, gittiği her yeri Osmanlı 3'e bölmüş; şimdi biz de böleceğiz." diyor. Son harekât var ya, işte o harekât, Henry Kissinger projesinin devamıdır. Kim bu Henry Kissinger? Hani Şili'de Allende'yi falan, demokratik yollarla seçilmiş insanları deviren diktatör var ya, o. Henry Kissinger için "Amerikan Dışişleri Bakanı" diyorlar, diğerleri için "diktatör" diyorlar; tam tersi, tam tersi.
Şimdi, efendim, Sayın Necmettin Erbakan, rahmetli Bülent Bey ve rahmetli Yıldırım Akbulut Türkiye'yi Amerika'nın Orta Doğu'da yaratmak istediği savaşa sokmamak için, bölgenin parçalanmaması için, toprak bütünlüğünün devam etmesi için çok büyük çabalar gösterdiler, müthiş. Rahmetli Bülent Bey iktidarda değildi, siyasetçi bile değildi, gazeteci kimliğiyle gitti, Saddam'la konuştu, bölgenin parçalanmamasını istedi, bölgedeki yapının devam etmesini istedi. Rahmetli Sayın Necmettin Erbakan iktidardayken D-8'i kurdu, iktidardan düştükten sonra çok hasta olmasına rağmen İran'a gitti, orada Millî Güvenlik toplantısına katıldı ve dedi ki: "Aman, bölgenin başına bir şey gelmesin, bölgeyi koruyalım."
Şimdi, size bir tanıklığımı anlatacağım: Rahmetli Sayın Başbakan Yıldırım Akbulut'un odasında oturuyorum, röportaj yapıyoruz Başbakanlık Konutu'nda, o Konut'ta direkt hat çaldı, Sayın Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın direkt hattı çaldı. Beyefendi, Sayın Yıldırım Akbulut kaldırdı telefonu, konuşmadan anladığım Amerika kırk sekiz saat içerisinde bir saldırı gerçekleştirecek Irak'a ve Türkiye'nin de buna dâhil olmasını istiyor, Türkiye'de bu saldırıya katılsın istiyor. Bakanlar Kurulu toplantısını Çankaya Köşkü'nde yapacaklar, bütün Bakanların Çankaya Köşkü'ne gelmesini Başbakandan talep ediyor ve "Genelkurmayla da konuş." dedi. Ben, bunun üzerine, bu devlet olayına daha fazla tanık olmamak için Sayın Yıldırım Akbulut'tan müsaade istedim. "Otur." dedi, benim yanımda Genelkurmay Başkanını aradı "Sen de benim tanığımsın." dedi. Benim yanımda Sayın Genelkurmay Başkanını aradı ve dedi ki: "Sayın Cumhurbaşkanı bana böyle bir talimat verdi, siz, bu operasyonla ilgili ne düşünüyorsunuz?" Genelkurmay Başkanı Sayın Toruntay geniş bir izahatla Türkiye'nin niçin böyle bir operasyonda yer almaması gerektiğini anlattı, bunun üzerine "Size çok hak veriyorum. Sayın Cumhurbaşkanıyla konuşacağım." dedi Başbakan, telefonu kapattı, Sayın Cumhurbaşkanını aradı, görüşmeyi aktardı. "Ben de Genelkurmay Başkanına katılıyorum, bu, bölge için ve bizim için kötü olur. Biz, bu harekâta katılmayalım." dedi; Sayın Yıldırım Akbulut Başbakan. Döndü bana "Bu aramızda sır, yazılmayacak ve söylenmeyecek." dedi. Peki, şimdi o sırrı sen nasıl -insanlar ölür, saygı devam eder- açık ediyorsun? Sayın Yıldırım Akbulut daha sonra bunu Kanal 6 televizyonunda bir programda anlattı, o anlattığı için ben de şimdi size kendi tanıklığımla beraber anlatıyorum. Bunun üzerine ortalık çok karıştı. Türkiye'nin bu tutumu üzerine savaş gecikti ama ne oldu? Askerlerimiz biliyor, Sayın Genelkurmay Başkanı bu saldırıya katılmamak için, Amerika'nın bu taarruzuna Türkiye'nin dâhil olmaması, katılmaması için istifa etti. Ne için istifa etti? Türkiye'nin geleceği için istifa etti. Ne dedi? "Bu yanlıştır, Türk ordusunun kapasitesi buna yetmez; bu yanlış olduğu için istifa ediyorum." dedi. Amerika'nın saldırısı gerçekleşti, Irak bombardıman altında kaldı, orada milyonlarca insan öldü; film izler gibi izledik. İyi mi oldu arkadaşlar? O günkü Türkiye'yi yönetenlerin direnci, bu işe katılmama isteği Türkiye için çok olumlu ve güzel bir sonuç verdi. Daha sonra bunu 1 Mart tezkeresi sırasında da yaşadık. Şimdi "Efendim, sizi içeri aldılar, altı yıl..." Efendim, bizden intikam aldılar, biz 1 Mart tezkeresine karşı çıktık, karşı durduk ve Amerika ile FETÖ birlikte bizler intikam aldı, içeri attılar. (Yeni Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar) Altı yıl boyunca kaldık. Bu emperyalist projedir. "Efendim, yok değildir. Efendim, öyle oldu, böyle oldu." Hayır efendim, hayır, hayır; Parlamentoda direnen insanlar ve dışarıda direnen bizler, bu işle ilgili olarak organizasyonda kim yer aldıysa cezalandırıldı. Bugün oradan kim var burada, kim kaldı? Nasıl var olduğunuzu biliyoruz.
TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Karşı tarafa sorun ama aynı soruyu.
SELÇUK ÖZDAĞ (Muğla) - Tutanaklarda, açıklasınlar.
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Nasıl var olduğunuzu biliyoruz. Ama bakın, tekrar etmek istiyorum: Bu korkunç bir şeydir, Türkiye'yi bir operasyon ülkesi olarak kullanmak istiyorlar. Peki, geçmişte istemediler mi? Tabii ki istediler, İngiliz muhipleri, Amerikan muhipleri, Fransız muhipleri, Sevr'e kadar gelinen noktada Türkiye'ye bunu yaptırabilirler mi? Hayır. O zaman ne oldu? Size bir konuşmayı okumak istiyorum. Konuşmanın tarihi 16 Mart 1923, Mustafa Kemal Atatürk Adana'da köylüyle sohbet ediyor. Anlattığı şeye bakar mısınız lütfen; 16 Mart 1923, Adana, çiftçiyle sohbet... "Arkadaşlar, bir hükûmet iyi midir, fena mıdır? Hangi hükûmetin iyi veya fena olduğunu anlamak için hükûmetten gaye nedir, bunu düşünmek lazımdır. Hükûmetin iki hedefi vardır: Biri milletin korunması, ikincisi milletin refahını temin etmek. Bu iki şeyi temin eden hükûmet iyi, edemeyen fenadır. Eski Osmanlı Hükûmeti bu iki gayeyi temin etmiş midir? Bu soruya kesinlikle verilecek cevap olumsuzdur. O Hükûmet bir defa milleti muhafaza edemediği gibi daima ve daima milleti kırdırmıştır. Bilir misiniz, yalnız son kırk beş seneden beri Yemen'de mahvolan askerlerimiz ve dönmeyen evlatlarımızın sayısı 1,5 milyona yakındır. Balkanları, Suriye'yi, şurayı burayı düşününüz. Birçok yerlerde bekçilik yapmak için öldürülen hadsiz, hesapsız evlatlarımızı düşününüz, o Hükûmetin bu milleti nasıl doğrattığını anlarsınız. O Hükûmet birinci gayesini yapamadı yani milleti koruyamadı. Bari ikinciyi yaptı mı, bari kalanlar mesut ve zengin midir? Bunu hiç düşünmeye mahal yok. Müteessifim, ne yazık ki memleket baştan nihayete kadar harabeliktir. Her yerde baykuşlar ötüyor. Serveti yok, hiçbir şeyi yok; bütün millet acınacak bir fakruzaruret içindedir."
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun tamamlayın.
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Teşekkür ederim efendim.
Arkadaşlar, yüz yıl sonra durumumuz budur. Bu iktidar, milleti korumak için mevcut ettiğimiz ordumuzu başkalarını korumak için başka yerlere göndermek istiyor. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Ülke fon krizi nedeniyle yangın yeridir, ekonomi bitiktir. Şimdi soruyorum size: Bu iki işi başaramayan Hükûmet başarılı hükûmet midir? (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
MURAT EMİR (Ankara) - Fenadır efendim, fenadır.
ŞEREF ARPACI (Denizli) - Fenadır, fenadır.
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Sayın Başkanın bilgisi var değil mi o konuşmayla ilgili? Oturup mu geleceğim yoksa nasıl olacak?
MURAT EMİR (Ankara) - Efendim, yeteri kadar uzun süre verdi Sayın Başkan.
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Peki o zaman, tamamlıyorum efendim.
BAŞKAN - Çok teşekkür ederim.
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Ben teşekkür ederim.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Son olarak bir Yemen türküsüyle bitiriyorum efendim.
BAŞKAN - Sesinizi duyarlar, açmıyorum çünkü.
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Peki, estağfurullah.
"Padişaha söyleyin yârim göndersin,
Bu kanunu bozsun, okunu döndersin,
On seneyi bir seneye indirsin,
Ne olur karlı dağlar, ne olur
Asker yârim gelse yaralarım iyi olur." (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
On yıl Yemenlerde kalanlara... Yüz yıl sonra çocuklarımızı göndermeyelim diyorum efendim. Gelin, hep beraber bu on yıl yasasına "Hayır." diyelim, bunun bizi ilgilendiren bir yeri yoktur, kendi başlarının çaresine baksınlar. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederim.
AHMET TUNCAY ÖZKAN (Devamla) - Amerika Birleşik Devletleri Başkanı bile "İran savaşı nedeniyle kaybettik." diyor, sizin kazanmanız mümkün değil. (Yeni Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
MURAT EMİR (Ankara) - Bunlar da kaybedecek, bunlar da.
ŞEREF ARPACI (Denizli) - Bunlar da kaybedecek.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sayın Başkan...
BAŞKAN - Sayın Usta, buyurun.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sayın Başkanım, teşekkür ederim.
Afyonkarahisar'da yaşanan bu elim olayla ilgili bir bilgiyi daha paylaşmak istiyorum. Bu şahıs yakalanmıştır, Eskişehir ilinde yakalanmıştır. 2 yaralımız var, 1 yaralımız hafif yaralı ve Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesinde tedavisi yapılmaktadır. Diğer yaralımız ağır yaralı, Afyonkarahisar Devlet Hastanesinde yoğun bakımda tedavisi devam etmektedir. Rabb'imden acil şifalar diliyorum. Vefat edenlere Allah'tan tekrar rahmet diliyorum.
BAŞKAN - Teşekkürler.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sayın Başkanım, bugün konuşmalar sırasında çok fırsat gelmemişti ama herkes anılarını yâd ederek geçmişle ilgili rahmetlerini ilettiler. Benim de 99 yılından hafızamda bir anı canlanıyor "Bülent Ecevit" denilince.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Türkiye Büyük Millet Meclisine Sayın Merve Kavakcı başörtüsüyle yemin etmek için girdiğinde...
ALİ ÖZTUNÇ (Kahramanmaraş) - Oraya girme Leyla Hanım.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - ...ayağa kalkarak bağırmış ve "Bu hanıma haddini bildirin." diyerek Meclisten zorla çıkarttırmıştır. Allah taksiratını affetsin diyorum.
Teşekkür ederim Başkanım.
CAVİT ARI (Antalya) - Allah sizi de affetsin, sizi!
FİLİZ KILIÇ (Nevşehir) - Sayın Başkan...
BAŞKAN - Sayın Kılıç, buyurun.
ALİ ÖZTUNÇ (Kahramanmaraş) - Yanlış konuştun Sayın Başkan, ayıp ettin; olmaz, ölüm yıl dönümünde böyle bir şey olmaz.
FİLİZ KILIÇ (Nevşehir) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
ALİ ÖZTUNÇ (Kahramanmaraş) - Ölüye saygı, ölüme saygı; olmaz Sayın Başkan.
ŞEREF ARPACI (Denizli) - Gündemi değiştirmek için çok güzel manevra yaptın, helal olsun, ayıp ama yani.
BAŞKAN - Sayın Grup Başkan Vekiline söz verdim arkadaşlar.
ALİ ÖZTUNÇ (Kahramanmaraş) - Olmaz böyle bir şey Sayın Başkanım.
İNAN AKGÜN ALP (Kars) - Yakışıyor mu Başkanım ya.
ALİ ÖZTUNÇ (Kahramanmaraş) - Hiç yakışmadı böyle bir şey, hiç.
FİLİZ KILIÇ (Nevşehir) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Afyon'da meydana gelen melun saldırıyı bizler de lanetliyor ve kınıyoruz. Vefat edenlere Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Acılı ailelere de sabırlar temenni ediyoruz, başsağlığı diliyoruz. Katledilen vatandaşlarımızdan 2'si de Nevşehir Kozaklı nüfusuna bağlı benim hemşehrilerimden, onlara da Allah'tan rahmet diliyorum. Hassaten Nevşehir'imize ve hemşehrilerime başsağlığı temennisinde bulunmak istiyorum; bütün milletimizin başı sağ olsun. Rabb'im bu tür melun saldırılardan milletimizi korusun diyorum.
SERKAN SARI (Balıkesir) - Sayın Başkan...
BAŞKAN - Sayın Sarı, zaman olarak kısa söz veriyorum.
Buyurun.
SERKAN SARI (Balıkesir) - Başkanım, öncelikle, bu saldırıyı şiddetle kınıyoruz. Failinin yakalandığını öğrendik; en kısa zamanda da hem fail hakkında hem de bundan sonra olabilecek buna benzer olaylar hakkında tedbir alınmasını temenni ediyorum.
Tabii, esas söz alma sebebim, Sayın Hatibin, AKP Grup Başkan Vekilinin gene bu Meclisi provoke etme çabasıdır. Gene, Meclise başörtüsünü karıştırma çabasıdır. Din işlerini bu Meclis işlerine karıştırma çabasıdır. Bülent Ecevit'in ismini anarken Beşparmak Dağları'nda, Kıbrıs'ta tarih yazan bir liderin varlığını kabul etmesi gerekmektedir. (CHP sıralarından alkışlar)
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Merve Kavakçı mı Meclisi karıştırmaya çalışmış? Ayıp ya!
SERKAN SARI (Balıkesir) - Bülent Ecevit bu Mecliste hırsızlığa, yolsuzluğa asla müsaade etmemiştir. Onların bürokratları gibi yolsuzluğun, batağın, hırsızın paydaşı olmamıştır. Müsaade etmez.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Hâlâ aynı yerdesiniz, hiç değişmemişsiniz.
SERKAN SARI (Balıkesir) - Dürüstlüğüyle, edebiyle, namusuyla siyasetini yapmış birisinden bahsediyoruz. Bülent Ecevit bir tek miras, bir tek çakılı çivi bile bırakmamıştır geriye.
AYŞE KEŞİR (Düzce) - Kadınlara haddini bildirmiştir, kadınlara haddini bildirmiştir!
SERKAN SARI (Balıkesir) - Bunlar gibi Karun olarak siyaset yapmamıştır. Hırsızlığın mimarı olmamıştır Bülent Ecevit.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Emir...
SERKAN SARI (Balıkesir) - Utanmak lazım Bülent Ecevit'e laf söylerken.
AYŞE KEŞİR (Düzce) - Kadınlara haddini bildiren birisidir!
ALİ ÖZTUNÇ (Kahramanmaraş) - Ecevit kadar başınıza taş düşsün be!
AYŞE KEŞİR (Düzce) - Kadınlara haddini bildiren birisidir!
SERKAN SARI (Balıkesir) - Bugün bu ülkeye yaşattıklarınız; hırsızlığın, yolsuzluğun mimarı yaptınız. Bu Meclisi siyasete alet ettiniz, hırsızlığa, yolsuzluğa.
AYHAN SALMAN (Bursa) - Ne bağırıyorsun ya!
ALİ ÖZTUNÇ (Kahramanmaraş) - Meclisi provoke ediyorsunuz! Ölüm yıl dönümünde bile Meclisi provoke ettiniz be, yazıklar olsun!
SERKAN SARI (Balıkesir) - Ayıptır, yazıktır! Ölmüş birisi hakkında yaptığınız yorum... Utanmadınız değil mi bunu söylerken?
ALİ ÖZTUNÇ (Kahramanmaraş) - Yazıklar olsun size!
SERKAN SARI (Balıkesir) - Ölüm yıl dönümünde bunu söylemeye utanmadınız değil mi!
BAŞKAN - Sayın Emir, buyurun.
ALİ ÖZTUNÇ (Kahramanmaraş) - Yazıklar olsun! Ecevit kadar başınıza taş düşsün sizin ya!
BAŞKAN - Arkadaşlar, Grup Başkan Vekiline söz verdim.
ALİ ÖZTUNÇ (Kahramanmaraş) - Ölmüş gitmiş bir adamın öldüğü gün, ayıptır ayıp!
BAŞKAN - Ya, Grup Başkan Vekiline söz verdim.
ALİ ÖZTUNÇ (Kahramanmaraş) - Dayanamıyor Sayın Başkan insan. Ölmüş bir adama böyle bir şey söylenir mi ya!
BAŞKAN - Buyurun Sayın Emir.
MURAT EMİR (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yaklaşık üç ay önce Üsküdar Belediye Başkanımız bir sabah operasyonuyla şafak vakti neredeyse kapısı kırılarak cezaevine konuldu, tutuklandı. Sonrasında iki seçim yapıldı, cebren ve hileyle Üsküdar Belediye Başkanlığını AKP ele geçirdi. Oylamaya girecek belediye meclis üyelerini Vatan Emniyette tutacak kadar da gözü dönmüş bir kadrodur bunlar. Sonrasında seçilen Belediye Başkan Vekili Belediyeler Birliğine gelirken -yani belediye başkanlığı görevi dolayısıyla- yolda vefat etti. Biz buradan, hiç oralara girmeden, bir ölümün karşısında, bir ölünün karşısında saygıyla eğildik, Allah'tan rahmet diledik.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun.
MURAT EMİR (Ankara) - Nitekim, Sinem Dedetaş da cezaevinde, dört duvar arasında olması gerekeni yaptı, Allah'tan rahmet diledi.
Değerli arkadaşlar, siyaseti her gün, her dakika tartışabiliriz. Merve Kavakçı meselesinin aslında onun o sırada Amerikan vatandaşı olmasından kaynaklandığını da söylememiz gerekir burada. (AK PARTİ sıralarından "Ne alakası var!" sesleri) Her şeyi tartışabiliriz ama o gün bugün değil, yeri bugün değil. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)
İSMAİL EMRAH KARAYEL (İstanbul) - Ne alakası var!
NURETTİN ALAN (İstanbul) - Tayyibe Gülek nerenin vatandaşıydı, onu da söyleyin.
MURAT EMİR (Ankara) - O günün şartlarında insanlar yanlış dahi yapmış olsalar ölüm yıl dönümünde bir rahmeti hak ederler, hiç yakışmamıştır. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)
BAŞKAN - Çok teşekkür ediyorum, sağ olun.
İSMAİL EMRAH KARAYEL (İstanbul) - Bırakın başörtüsü düşmanlığını!
NURETTİN ALAN (İstanbul) - Başkanım, Tayyibe Gülek nerenin vatandaşıydı?
MURAT EMİR (Ankara) - Konumuz bu mu ya?
NURETTİN ALAN (İstanbul) - Hayır, o da Amerikan vatandaşıydı.
ŞEREF ARPACI (Denizli) - Mehmet Şimşek nerenin vatandaşı? İşte orada, gelmiş oturuyor. Mehmet Şimşek nerenin vatandaşı? Konuyu sulandırma ya!
(AK PARTİ ve Yeni Parti sıraları arasında karşılıklı laf atmalar)
BAŞKAN - Gündeme geçelim.
Şahsı adına diğer konuşmacı Balıkesir Milletvekili Sayın Mustafa Canbey.
Mustafa Bey, buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
MUSTAFA CANBEY (Balıkesir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunmasına İlişkin Kanun Teklifi'nin 3'üncü maddesi üzerine söz almış bulunuyorum.
(AK PARTİ ve Yeni Parti sıraları arasında karşılıklı laf atmalar)
MUSTAFA CANBEY (Devamla) - Başkanım...
BAŞKAN - Sen devam et, devam et.
MUSTAFA CANBEY (Devamla) - Genel Kurulumuzu ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.
Niyet okumadan ben de konuşmamı yapmaya çalışacağım. Evet, öncelikle az önce burada çıkan bir hatiple ilgili bir şey söylemek istiyorum. Savunma sanayimizin hak etmediği bazı cümleler burada sarf edildi, uçaklarımızın uçmadığı söylendi ama biz şunu biliyoruz ki biz savunma sanayisinde bugün yüzde 80 yerli ve millî orana ulaştık, bizim uçaklarımız uçuyor. Bakın, bu uçan uçak KAAN, KAAN uçuyor.
ŞEREF ARPACI (Denizli) - Amerikan motoruyla uçuyor, Hakan Fidan başka bir şey söylüyor.
MUSTAFA CANBEY (Devamla) - Bu uçan uçak HÜRJET, HÜRJET de uçuyor. Bakın, uçuyorlar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
AYŞE KEŞİR (Düzce) - HÜRJET yeni pistine gidiyor, eğitim uçağı ilk envantere giren.
MUSTAFA CANBEY (Devamla) - Bu uçak HÜRKUŞ, bu da uçuyor ve bu da göz bebeğimiz ANKA-3, bu da uçuyor. Yani bizim uçaklarımız uçuyor arkadaşlar, biz milletimize verdiğimiz sözleri tutuyoruz. Bizim mühendislerimizin, yerli ve millî mühendislerimizin ürettiği uçakların milletimiz için yapıldığını ve milletimize hizmet için yapıldığını biliyoruz.
Öncelikle, bugün burada Mekke Anlaşmasını görüşüyoruz. Mekke Anlaşması'yla alakalı çok önemli değerlendirmeler yapıldı. Bir güvenlik ortaklığını değerlendirirken soracağımız temel sorulardan bir tanesi şudur: Bu ortaklık Türkiye'nin güvenliğine, milletimizin huzuruna, bölgemizin ve dünyamızın geleceğine ne kazandıracak? Vereceğimiz cevap üstlendiğimiz sorumluluğun da ölçüsüdür. Bölgemizde güvenliğin karşılıklı bağımlı niteliğini, çatışmaların sınır aşan etkilerini hepimiz için ortak bir mesele hâline getiriyor. Kesintiye uğrayan enerji akışı üretimi, kapanan deniz yolları ticareti, artan maliyetler ise toplumumuzu doğrudan veya dolaylı bir şekilde etkiliyor. Bölgesel istikrarı güçlendirmek, yalnızca sınırlarımızı korumanın değil, üretimimizi, ticaretimizi ve milletimizin refahını güvence altına almanın da gereğidir. Bu nedenle, devletimizin görevi, tehditleri zamanında tespit etmek, önleyici diplomasi ve güçlü savunma kapasitesiyle krizlerin büyümesini barışçıl yollarla engellemek, vatanımızın ve milletimizin güvenliğini sağlamaktır. Güçlü ordumuz, gelişen savunma sanayimiz ve diplomatik tecrübemiz bu sorumluluğun temel dayanakları, kabiliyetlerimiz doğrultusunda kurduğumuz ortaklıklar ise önleyici politikalarımızın destekleyicileridir. Amaç, sahip olduğun savunma kapasitesini ve diplomatik tecrübeyi çatışmaları önleyecek, krizleri yönetebilir kılacak ve milletimizin güvenliğini koruyacak bir etkiye dönüştürmektir.
Değerli milletvekilleri, Mekke Anlaşması, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki köklü ilişkileri, karşılıklı savunma taahhüdü ve düzenli iş birliğiyle yeni bir aşamaya taşımayı amaçlamaktadır. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın da vurguladığı üzere bölgenin meselelerinin çözümünde bölge ülkelerinin iradesi ve ortak aklı belirleyici olmalıdır. Anlaşma bu yaklaşımın güvenlik alanında kurumsal bir karşılık kazanması bakımından önemli bir adımdır. Farklı güvenlik önceliklerini istişareyle ele alarak ortak çıkarlar temelinde sürdürülebilir iş birliği ve kalıcı bir barış için çalışıyoruz. Kriz anlarında zamanında ve sağlıklı kararlar alabilmek için iletişim kanallarının sürekliliği ve istişare mekanizmalarının kurumsallaşması önem taşır. Tarafların stratejik kültürlerini ve tehdit algılarını karşılıklı olarak anlaması, görüş ayrılıklarını zamanında ele alması ve ortak hareket alanlarını belirlemesi iş birliğinin sürdürülebilirliği açısından önemlidir. Düzenli temas ve açık iletişim, stratejik öngörülebilirliği artırarak belirsizliği azaltır ve gerilimlerin yönetilmesini kolaylaştırır. Yine, ortak eğitim ve tatbikatlar, silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğini geliştirmeye yardımcı olur. Koordinasyonun güçlendirilmesi, güvenlik iş birliğinin somut kabiliyetlere dönüşmesine katkı sağlar.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, devam edin.
MUSTAFA CANBEY (Balıkesir) - Müşterek projeler, ülkemizin teknolojik kabiliyetini ve üretim kapasitesini geliştirecek fırsatlar sunabilir. Savunma sanayi iş birliğini, yerli tasarım ve üretim yetkinliğimize sağlayacağı katkı üzerinden değerlendiriyoruz. Önceliğimiz, Türk Silahlı Kuvvetlerin ihtiyaçlarını gözetirken yerli sanayimizi güçlendirmek, insan kaynağımızın kapasitesini nitelik ve nicelik yönünden geliştirmektir.
Sayın Başkan, kıymetli milletvekilleri; üzerinde konuştuğumuz 3'üncü madde, kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı tarafından yürütülmesini düzenliyor. Bu vesileyle, uygulamaya ilişkin temel hususu açıkça ifade etmek isterim: Türkiye, üstlendiği sorumluluğun ağırlığını da millî menfaatlerinin gereğini de bilir. Savunma taahhütlerinin güvenilirliği, siyasi iradeye, gerekli kapasiteye ve yükümlülüklerin hangi şartlarda, nasıl yerine getirileceğinin açıklığına dayanır. Ortaklıklarımızın, millî önceliklerimizin doğrultusunda karar alma ve hareket etme kapasitemizi dolayısıyla, stratejik özerkliğimizi güçlendirmeyi hedefliyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
MUSTAFA CANBEY (Devamla) - Bu anlayışla, kanun teklifini destekliyor; ülkemiz, taraf ülkeler ve bölgemiz için hayırlı olmasını diliyorum.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - 3'üncü madde üzerinde görüşmeler tamamlanmıştır.
Şimdi önerge işlemlerini yapacağız.
Madde üzerinde 7 önerge vardır. Aynı mahiyetteki ilk 4 önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi'nin 3'üncü maddesi "Bu kanunun hükümleri Cumhurbaşkanı tarafından yürütülür." şeklinde değiştirilmiştir.
İnan Akgün Alp | Ömer Fethi Gürer | Serkan Sarı |
Kars | Niğde | Balıkesir |
Kadri Enis Berberoğlu | Rahmi Aşkın Türeli | Orhan Sarıbal |
İstanbul | İzmir | Bursa |
Aynı mahiyetteki diğer önergenin imza sahipleri:
Turhan Çömez | Hüsmen Kırkpınar | Burhanettin Kocamaz |
Balıkesir | İzmir | Mersin |
|
|
|
Rıdvan Uz | Yüksel Selçuk Türkoğlu |
|
Çanakkale | Bursa |
|
Aynı mahiyetteki diğer önergenin imza sahipleri:
İbrahim Arslan | İsmet Güneşhan | Turan Taşkın Özer |
Eskişehir | Çanakkale | İstanbul |
Ayça Taşkent | Süreyya Öneş Derici | Gökan Zeybek |
Sakarya | Muğla | İstanbul |
Aynı mahiyetteki diğer önergenin imza sahipleri:
İdris Şahin | Selçuk Özdağ |
|
Ankara | Muğla |
|
BAŞKAN - Komisyon aynı mahiyetteki önergelere katılıyor mu?
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI FUAT OKTAY (Ankara) - Katılamıyoruz Sayın Başkanım.
BAŞKAN - Aynı mahiyetteki önergeler üzerinde ilk konuşmacı Balıkesir Milletvekili Sayın Serkan Sarı.
Buyurun Sayın Sarı. (CHP sıralarından alkışlar)
SERKAN SARI (Balıkesir) - Evet, Değerli Başkan, kıymetli milletvekilleri; Mekke Anlaşması'yla ilgili olarak grubumuzun görüş ve düşüncelerini sizinle paylaşmak üzere söz almış bulunuyorum.
Vurgulamak isterim ki biz Türkiye'nin çıkarlarını AKP'nin siyasi tercihleriyle birbirinden ayırabiliyoruz. Burada dile getirilen endişeler, haklı olarak, AKP'nin iktidarda olması ve uyguladığı dış politikalardan kaynaklanmaktadır. Nedir o endişeler? Türkiye'nin başka ülkelerin savaşlarına sürükleneceği söylendi, Amerika Birleşik Devletleri bölgede jandarmalığını üsteleneceği iddia edildi, İran'la karşı karşıya geleceğimiz, Mehmetçik'in Yemen'e gönderildiği bu antlaşmanın emperyalist bir projenin parçası olduğu ileri sürüldü. Bu kaygıları küçümsemiyoruz ancak bir uluslararası anlaşmayı değerlendirirken AKP'nin dış politikalarının yarattığı ihtimaller üzerinden değil, dünyanın nereye gittiği, bölgede nasıl bir güç dengesi oluştuğunu ve Türkiye'nin gelecekte nasıl bir konumda olması gerektiğini de konuşmak zorundayız.
Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak meseleye AKP'nin siyasi geleceği açısından değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği açısından bakıyoruz. Öncelikle bir gerçeği ortaya koyalım. Bugün dünya uluslararası güvenlik düzeni değişiyor. Washington kendi çıkarlarına göre hareket ediyor, dünyanın bir bölgesinde savaşı körüklüyor, başka bir bölgesinde ise sorumluluktan kaçıyor. Irak'ta, Afganistan'da, Libya'da, Suriye'de yaşananları hep birlikte gördük. "Demokrasiyi getireceğiz." dediler, geride yıkılmış şehirler bıraktılar, "İstikrar sağlayacağız." dediler, milyonlarca insanı göç yollarına düşürdüler.
Şimdi soruyorum: Orta Doğu'nun güvenlik sorununu sonsuza kadar Amerika'ya mı bırakacağız? Bu coğrafyanın geleceğini Washington'un mu planlamasını bekleyeceğiz? Türkiye, İran, Irak, Suriye, Pakistan ve diğer bölge ülkeleri kendi güvenlikleri konusunda konuşamayacak mı? Bağımsızlık yalnızca başka devletlere karşı çıkmak değil, kendi geleceğine kendinin karar verebilmesidir. İşte, tam da bu nedenle Türkiye'nin bağımsız hareket alanını genişletmesi önemlidir. Biz ne Amerikan vesayeti istiyoruz ne de Rusya vesayeti ne de bölgedeki ülkelerden herhangi birinin diğer ülkelerin üzerinde egemenlik kurmasını. Biz eşit egemenliğe, karşılıklı saygıya ve ortak güvenliğe dayalı bir bölgesel düzen istiyoruz. Bu anlayış bizim için yeni değil, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün vurguladığı gibi "Yurtta sulh, cihanda sulh." anlayışını felsefe edinmiş durumdayız. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Balkan Antantı'nı ve Sadabat Paktı'nı da bu anlayışla hayata geçirdik. Cumhuriyet Halk Partisi olarak da 2018'den itibaren gündemde taşıdığımız ve 2020 yılında kurultayda da kararını aldığımız "Orta Doğu barış iş birliği teşkilatı" yani "OBİT" önerimiz de aynı anlayışın devamıdır. Türkiye'nin İran, Irak, Suriye'yle bir araya gelmesini, sorunlarını başkalarının müdahalesine fırsat vermeden kendisinin çözebilmesini savunduk. Bugün Mekke Anlaşması'nı değerlendirirken de bu tarihsel ve siyasi yaklaşımımızı bir kenara bırakamayız.
Değerli arkadaşlar, diğer eleştiri, Türkiye'nin anlaşmayla Yemen'e ve Pakistan'a oluşacak savaşlara asker göndermesi. Bugün görüştüğümüz anlaşma bir asker gönderme tezkeresi değildir, Türkiye'nin Yemen'e asker göndermesine karar vermiyoruz, Pakistan'ın Hindistan'la yaşayabileceği bir çatışmanın tarafı da olmuyoruz. Buradan açıkça ifade etmek istiyorum: Mehmetçik ne Suudi Arabistan'ın ne Pakistan'ın ne de bir başka ülkenin siyasi hesaplarının askeri değildir. Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye Cumhuriyeti'nin ordusudur. Askerimizin yurt dışına gönderilmesine ilişkin karar Anayasa'mızın 92'nci maddesinde açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu karar da gelecek olan tezkereyle Mecliste oylanarak alınacaktır. Eğer önümüze Türkiye'yi Yemen'de savaşa sokacak bir tezkere getirilirse buna karşı çıkacağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın.
LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) - Tezkere gelmeyecek.
SERKAN SARI (Devamla) - Değerli milletvekilleri, biz mezhep eksenli yeni bölünmelerin de tarafı değiliz. Cumhuriyet Halk Partisi olarak yıllardır savunduğumuz bölgesel iş birliği modelinin içinde İran'ın bulunmasının nedeni de bundandır. Mekke Anlaşması, 3 ülkenin başka ülkeleri karşısına aldığı kapalı bir asgari blok değil, bölge ülkelerinin birbirine güven duyduğu, daha geniş bir barış ve güvenlik sistemine dönüşmelidir. İran'ı dışlayan, Irak'ı yok sayan, Suriye'yi hesaba katmayan, bölge ülkelerinin mezheplerine göre ayıran bir düzen kalıcı güvenlik sağlamaz. Bizim önerimiz açıktır: Askerî caydırıcılık diplomasiyle, savunma iş birliği ekonomik ve siyasi iş birliğiyle tamamlanmalıdır. Bizim ölçümüz Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığıdır, milletimizin güvenliğidir, bölgemizin barışıdır.
Değerli milletvekilleri, anlaşmanın Meclise geç getirilmiş olması doğru değildir. Terör mücadelesi, ortak tehdit tanımının sınırları netleştirilmelidir. Savunma sanayisinin kritik teknolojileri ve ülkemizin istihbarat güvenliği korunmalıdır. On yıllık çekilme kısıtlamasının doğurabileceği riskler dikkatle değerlendirilmelidir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
SERKAN SARI (Devamla) - Savunma anlaşmasının tek amacı savaşmak değil, asıl barışı savaşmadan güvenliği sağlayabilmektir. Barış yalnızca iyi niyetle korunamaz; barışı koruyacak diplomasiye, uluslararası hukuka ve gereğinde saldırganlığı caydıracak güce ihtiyaç vardır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; son olarak bir siyasi gerçeğin altını çizmek istiyorum: Cumhuriyet Halk Partisi AKP'nin yirmi dört yıllık dış politikasının yanlışlarını unutmamıştır. Suriye'de yaşananları, komşularımızla ilişkilerimizin nasıl bozduğunu, mezhepçi söylemleriyle Türkiye'yi nasıl yalnızlaştırdığını, dış politikada yapılan U dönüşler ile dış politikadaki hatalarını unutmadık; bunların hesabını sormaya devam edeceğiz.
Cumhuriyet Halk Partisi olarak AKP'nin antlaşmasına değil, bağımsız ve güçlü Türkiye'nin geleceğine "Evet." diyeceğiz.
Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Aynı mahiyetteki önergeler üzerinde ikinci konuşmacı Bursa Milletvekili Sayın Yüksel Selçuk Türkoğlu.
Buyurun. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)
YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Sayın Başkan, muhterem milletvekilleri; bu anlaşma yani Mekke Ortak Savunma Anlaşması'dır. Öncelikle şunu peşinen söyleyelim: Türk milletinin tabii ki kutsal topraklara, Kabe'ye, Mekke'ye, ihtiyaç hasıl olursa, anlaşmaya gerek duymaksızın da canımızı feda edebiliriz ama hiç kızmayın, bu öyle bir fedakârlık meselesi değil. Diyorsunuz ki: Efendim güvenlik, dayanışma, ortak savunma. Buradan soruyoruz: Kimin güvenliği, kimin çıkarı ve hangi savaşın hazırlığı? Türkiye'nin güvenliğini mi sağlıyorsunuz yoksa Türkiye'yi başkalarının hesaplarına ortak mı ediyorsunuz? Türkiye'nin dostlarıyla iş birliği yapmasına kimse karşı değil, savunma iş birliğine de karşı değiliz ama bu millet, Türk milleti Türkiye'nin askerini, silahını, istihbaratını, savunma sanayisini hangi amaçla, kimin emrine, hangi siyasi hesabın hizmetine sunduğunu bilmek istiyor. Burada sıradan bir diplomatik metin konuşmuyoruz; burada Mehmetçik'in geleceğini, Türkiye'nin dış politikasını ve millî güvenliğimizi konuşuyoruz.
Siz önce şu soruya bir cevap verin: Bu anlaşmayı neden bugüne kadar milletten sakladınız? 7 Ağustosta imzalıyorsunuz, 21 Ekimde Meclise geliyor. Arada üç ay var ve üstelik zaten savaşta olan, saldırı altında olan bir ülkeye destek vadediyorsunuz. Neyin karşılığında? 31 Ağustosta İstanbul'da komite toplantısı yapılıyor, Riyad'da sekreterya kuruluyor, Pakistanlı emekli bir general genel sekreter olarak atanıyor, 5 Ekimde Riyad'da ikinci toplantı gerçekleşiyor, daha ortada Meclisin onayı yok ama ittifakın mekanizması çalışıyor. Anayasa’nın 90'ıncı maddesi ortada; uluslararası anlaşmaların onayı mutlaka Mecliste yapılır. Siz daha Meclis karar vermeden hangi yetkiyle bu yapıları işletmeye başladınız? Milletin iradesini devre dışı bırakarak devlet yönetemezsiniz.
Gelelim anlaşmanın en tehlikeli tarafına. 2'nci madde diyor ki: "Taraflardan birine yönelik silahlı saldırı bütün taraflara yapılmış sayılacak." Yani Suudi Arabistan bir çatışmaya girerse Türkiye ne yapacak; seyirci mi kalacak, asker mi gönderecek, silah mı verecek, lojistik destek mi sağlayacak; hangi şartlarda, kimin kararıyla ve hangi yetkiyle; bunların hiçbirine yeterince açık cevap yok, üstelik adamlar zaten savaşta. Pakistanlı üst düzey bir asker bu anlaşmanın kamuoyuna açıklanmayacak savunma taahhütleri olduğunu ve içerdiğini söylüyor. Hayırdır, Türkiye Cumhuriyeti'nin hangi taahhüdü Türk milletinden gizlenebilir? Hangi yükümlülüğün altına giriyorsunuz da Meclisin ve milletin haberi yok?
Şimdi gelelim Yemen meselesine. Suudi Arabistan'ın Yemen'le yıllardır devam eden çatışması ortada. Bölgede vekâlet savaşları, silahlı gruplar, füze saldırıları, Kızıldeniz gerilimi ortada. Peki, bu anlaşma Yemen'deki çatışmaları kapsıyor mu? Suudi Arabistan'a yönelik bir saldırı Türkiye'yi Yemen sahasına sürükleyebilir mi, bana bunun cevabını verin. Biz, Mehmetçik'in Türkiye'nin güvenliğini savunmak yerine başka ülkelerin bölgesel hesapları uğruna ataşe sürüklenmesine razı olmayız. Türkiye'nin evlatları başkalarının tahtını korumak için can vermek zorunda değildir.
Bakın, sayın milletvekilleri, Türkiye İsrail'in bölgesel hesaplarının taşeronu olamaz. ABD'nin çıkarları için Mehmetçik'in önüne yeni cepheler açılamaz. Üstelik Türkiye zaten NATO üyesidir. Bizim sorumuz basit: NATO'nun kolektif savunma sistemi var...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Devamla) - Tamamlayabilir miyim.
BAŞKAN - Buyurun.
YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Devamla) - ...Türkiye'ye hangi güvenlik açığını kapatmak için böyle bir ittifak gerekiyor? Karşılığında hangi yükümlülükleri üstleniyoruz? Efendim, itirazımız dostluğa değil belirsizliğedir, iş birliğine değil denetimsiz yükümlülükleredir, savunmaya değil Türkiye'yi başkalarının savaşına ortak edebilecek tehlikeli düzenlemeleredir. Mehmetçik Türk milletinin askeridir, başka ülkelerin tahtını, iktidarını, bölgesel hesaplarını korumak için kullanılamaz.
Biz, İYİ Parti olarak bu anlaşmanın mevcut hâliyle onaylanmasına yani Mekkeli müşriklerin yasasına "Hayır." diyoruz.
Heyeti saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Aynı mahiyetteki önergeler üzerinde üçüncü konuşmacı Muğla Milletvekili Sayın Süreyya Öneş Derici.
Buyurun Sayın Derici. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
SÜREYYA ÖNEŞ DERİCİ (Muğla) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, ekranları başında bizleri izleyen kıymetli vatandaşlarımız; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Günlerdir söylüyoruz, anlatıyoruz, Türkiye'nin güvenliği, dış politikadaki itibarı ve askerimizin can güvenliği, siyasi hesapların üzerinde tutulması gereken meselelerdir. Mekke Anlaşması'nı bu sorumlulukta değerlendirmek zorundayız çünkü burada yalnızca üç ülke arasındaki askerî iş birliğini değil, Türkiye'nin gelecekte hangi çatışmaların tarafı olabileceğini konuşuyoruz. Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan bu anlaşmayla taraflardan birine yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılması öngörülüyor. Askerî destek dâhil çeşitli yükümlülükler getiriliyor ancak bu yükümlülüklerin hangi koşullarda, hangi ölçüde ve hangi sınırlar içerisinde yerine getirileceği konusunda ciddi belirsizlikler var. Öncelikle şunu ifade etmek isterim: Türkiye Suudi Arabistan'la veya Pakistan'la elbette iyi ilişkiler içinde olmalıdır. Savunma sanayisinde iş birliği de geliştirilmelidir ancak ticari ilişkiler geliştirmek, teknoloji paylaşmak veya ortak tatbikat yapmak ile başka bir devletin askerî çatışmalarında sorumluluk üstlenmek aynı şey değildir. Türkiye başka ülkelerin bütün güvenlik sorunlarını kendi millî güvenlik meselesi olarak kabul edemez. Özellikle içinde bulunduğumuz coğrafyanın riskleri dengeli bir politika izleme gerekliliğini doğurmaktadır. Suudi Arabistan'ın bölgesel tehdit algısı ile Türkiye'ninki aynı değildir. Pakistan'ın güvenlik öncelikleri ile bizim önceliklerimiz örtüşmek zorunda değildir. Özellikle İran'la ilişkiler ve Yemen'deki çatışmalar açısından bu farklılık son derece önemlidir. Suudi Arabistan'ın bölgesel rekabetleri nedeniyle ülkemizin başka bölge ülkeleriyle karşı karşıya gelmesine yol açabilecek bir düzenlemeyi bir millî çıkar olarak açıklamak mümkün değildir. Diğer taraftan, yıllardır ağır insani bedeller ödeyen Yemen'deki çatışmaların ülkemiz açısından ne gibi sonuçlar doğurabileceğini de göz ardı edemeyiz. Türk milletinin hafızasında Yemen'in ne anlama geldiği bellidir. Bir asır önce Anadolu'nun dört bir yanından gidip geri dönmeyen evlatlarımızın acısı bu milletin türkülerinde hâlâ yaşamaktadır. Evet, bugün farklı bir dünyadayız ancak değişmeyen bir sorumluluğumuz var: Türk askerinin hayatını ilgilendiren hiçbir karar sonuçları yeterince hesaplanmadan alınamaz. Anlaşmanın onaylanmasının doğrudan asker gönderme kararı olmadığını ifade etseniz bile askerî yükümlülüklerin kabul edilmesiyle gelecekte oluşabilecek siyasi baskıları ve fiilî sorumlulukların olası sonuçlarını yok saymak mümkün değildir. Türkiye hangi saldırı durumunda ne tür bir destek verecektir? Askerî desteğin sınırını kim belirleyecektir? Türkiye'nin katılmak istemediği bir çatışmada müttefiklerinden gelecek talepler karşısında nasıl bir tutum izlenecektir? Bu soruların cevabını milletimiz bilmek zorundadır.
Bir diğer önemli mesele anlaşmanın süresidir. Önümüzdeki metin yürürlüğe girdikten sonraki ilk on yıl boyunca olağan çekilme imkânı tanımıyor. Türkiye'nin güvenlik koşulları değişse, bölgesel dengeler tamamen farklılaşsa dahi ülkemiz uzun süreli bir taahhüdün tarafı olacak. Hükûmetler değişebilir, dış politika öncelikleri değişebilir ancak devlet adına üstlenilen uluslararası yükümlülüklerin sonuçları devam eder. Böyle bir kararın yeterli tartışma yapılmadan, muhtemel riskleri bütün yönleriyle değerlendirilmeden alınması çok tehlikelidir. Türkiye NATO ülkesidir, uzun yıllardır içinde bulunduğumuz bu ittifakın yükümlülükleri, askerî planlaması ve kurumsal mekanizmaları bellidir. Yeni bir ortak savunma düzenlemesinin mevcut ittifak ilişkilerimizle nasıl bağdaştırılacağı ve ülkemizin stratejik önceliklerini nasıl etkileyeceği de açıkça belirlenmemiştir.
Değerli milletvekilleri, bu ülkenin askerî gücü uluslararası ilişkilerde kullanılabilecek bir pazarlık unsuru değildir. Türk Silahlı Kuvvetleri Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını, egemenliğini ve millî güvenliğini korumak için vardır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
SÜREYYA ÖNEŞ DERİCİ (Devamla) - Mehmetçik'in canı başka ülkelerin, özellikle ABD'nin bölgesel hesaplarına, İsrail'in bölgesel hesaplarına alet edilemez. Dış politika özellikle Orta Doğu gibi hassas bir coğrafyada ve değişken coğrafyada devletin uzun vadeli çıkarlarına göre yürütülmelidir. Bu çerçevede, Mekke Anlaşması'nın ülkemizin bölgedeki çıkarları ve ilişkileri açısından başkalarının çatışmalarına taraf olması sonucunu doğuracak olması sebebiyle büyük bir risk içerdiğini ifade ediyor, anlaşmayı çok sakıncalı bulduğumuzu bir kez daha vurguluyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (Yeni Parti, İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Aynı mahiyetteki önergeler üzerinde son konuşmacı Ankara Milletvekili Sayın İdris Şahin.
Buyurun Sayın Şahin. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
İDRİS ŞAHİN (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Öncelikle, 7 Ağustosta imzalanmış bir anlaşmanın üç ay gecikmeyle Meclis Genel Kuruluna getirilmiş olması elbette ki yasama tekniği bakımından da yapılan görüşmelerin usulü açısından bir kısım itirazları hak eder mahiyette çünkü özü itibarıyla Mekke Anlaşması'nı bir savunma ortaklığı anlaşması olarak siz Meclis Genel Kuruluna sunuyorsanız o takdirde bu anlaşmanın görüşüleceği yer hiç şüphesiz ki Millî Savunma Komisyonu olmak durumunda ancak siz böyle önemli bir savunma hattında Türk askerini yurt dışına göndermeyi düşünebileceğiniz ve ortaklaşa imza koyduğunuz bu ülkelerden birine yapılacak saldırıyı kendi ülkemize yapılmış bir saldırı olarak kabul edeceğimizin altına imza koyduğunuz ve biraz sonra oylarınızla oylayacağımız bu yasa Millî Savunma Komisyonunda görüşülmeyen, sadece Dışişleri Komisyonunda görüşülmüş bir kanun teklifi. Dolayısıyla, usulen çok büyük bir hata içerisinde olduğunuzu ifade etmek isterim. Elbette ki Türkiye'nin bölgesinde aktif bir diplomasi yürütmesi Türk milletinin her bir ferdini ziyadesiyle memnun eder ancak "ortak savunma" dediğimizde savunma iş birliğine biz "Evet." diyoruz lakin sınırları belirsiz askerî taahhütlere de "Hayır." diyoruz değerli milletvekilleri çünkü Türkiye'nin güvenliği, askerimizin geleceği ve milletimizin kaynakları söz konusu ise hiçbir soru cevapsız, hiçbir sorumluluk belirsiz bırakılamaz. Bu kanun içerisinde çok büyük belirsizlikler var ve sorulan pek çok soru da cevapsız kalmış durumda.
Şimdi ben Dışişleri Komisyonu Başkanımıza buradan soruyorum: Sayın Başkan, 7 Ağustosta imzalanmış bir anlaşmanın gereği olarak bu kanun Parlamentodan geçmeden Türk askeri Riyad'da, Cidde'de veya Mekke'de konuşlanmış mıdır, herhangi bir görev alıp oraya gitmiş midir? Öncelikle bunu sizden net olarak öğrenmek istiyoruz çünkü bir ay öncesinden bizim askerimizin orada olduğunu ve yeni bir görevlendirmeyle onların yerine, bir ay önce gidenlerin yerine yeni takviye kuvvetlerin gittiğine yönelik bilgiler, gelen duyumlar bizde var. Bu konunun doğru olup olmadığını bizatihi sizden duymak istiyoruz.
Evet, bu anlaşma bölge barışına katkı sağlayacak bir anlaşma olarak görünmüyor çünkü Mekke Anlaşması mevcut askerî iş birliğinin ötesine geçerek karşılıklı savunma yükümlülükleri getiriyor. Şimdi, Allah için konuşalım; birlikte imza koyduğumuz ülkeler bize hangi konuda savunacak? Ola ki Türkiye'ye bir saldırı olması hâlinde biz NATO'nun bir ferdi değil miyiz, NATO'nun en güçlü 2'nci ordusuna sahip değil miyiz? Yıllarca bu fedakârlığı NATO içinde niçin yapıyoruz? Eğer biz Türkiye'ye sağından, solundan, komşularından gelebilecek bir saldırıda Pakistan ve Suudi Arabistan'ın savunma gücüne güvenerek bir anlaşmayı imzaya koyuyorsak vah bizim hâlimize! O zaman şanlı ordumuza çok büyük haksızlık etmiş oluruz, yapmayın arkadaşlar! Türkiye bu ittifaka hangi somut katkıları sağlayacak ve bu iş birliğinden ne gibi kazanımlar elde edecek? Bu kanunun içeriğinde böyle bir şey yok, bize bunları net olarak ifade etmeniz lazım. Bunları görmeden bu kanuna nasıl bizden "evet" oyu isteyeceksiniz? Türkiye'nin güvenlik öncelikleri ile diğer tarafların karşı karşıya olduğu tehditler her konuda örtüşmeyebilir. Bu nedenle, üstlenilecek sorumlulukların, sağlanabilecek askerî katkıların ve karşılıklı yardım yükümlülüklerinin kapsamı açıkça ortaya konulmalıdır ve bu kanun teklifinin içerisinde maalesef bunlar da yok. O yüzden, değerli milletvekilleri, çok büyük bir sorumluluk altında olduğumuzu unutmayalım. Adı Mekke olunca bu ülkede her bir vatandaşın farklı duygularla hareket ettiği, farklı bir yaklaşım gösterdiği bir kanun teklifini görüşüyoruz ama emin olun içerikleri itibarıyla nasıl bir sorumluluk içerisine girdiğimizi bu sıralardaki arkadaşlarımızın çoğu bilmiyor. Biraz önce ifade ettim, bize oradan uçaklarımızın, oradan bir kısım askerlerimizin görevlendirildiği ve şu an itibarıyla orada konuşlandığına ilişkin bilgiler gelirken 7 Ağustosta imzalamış olduğumuz bir sözleşmenin bugün, üç ay sonra Genel Kurulda konuşulmuş olması çok büyük bir yanlışlık.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
İDRİS ŞAHİN (Devamla) - Yine ifade edeyim ki burada bu kanunun görüşmeleri devam ederken Dışişleri Bakanının, Millî Savunma Bakanının gelip bu Parlamentoyu bir bilgilendirmesi gerekiyordu çünkü bu Parlamentoya azıcık saygınız varsa bu kadar önemli bir kanun görüşülürken hem Dışişleri Bakanının hem Millî Savunma Bakanının Türkiye Büyük Millet Meclisini ciddiye almamasının ve burada sorumlu bir yönetici gibi hareket etmemesinin gerçekten kabul edilebilir bir yanı yok. O yüzden bir kez daha söylüyoruz: Mekke ismi hepimize hoş geliyor ama bunun içerikleri itibarıyla Türkiye'yi bir belirsizliğe götürüyorsunuz. Yapmayın arkadaşlar, yarın çok geç olabilir. O yüzden bu kanuna, gelin, hep birlikte "hayır" diyelim diyorum.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL, Yeni Parti ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Aynı mahiyetteki önergeleri oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
Sayın Aksakal, sizin bir söz talebiniz var.
Buyurun.
MEHMET ÖNDER AKSAKAL (İstanbul) - Sayın Başkanım, ben de Afyonda yaşanan bu menfur saldırıda yaşamını yitiren yurttaşlarımıza Allah'tan rahmet diliyorum. Afyon'da bu, tarihte birkaç defa gerçekleşti, "Afyon canavarları" tabiri hep kulağımızdadır.
Bunun yanında, biraz önce Genel Başkanımız Bülent Ecevit'in ölüm yıl dönümü sebebiyle taziyelerini bildiren, duygularını anlatan bütün arkadaşlara teşekkür etmiştim. Özellikle Sayın AK PARTİ Grup Başkan Vekilimize de andığı için teşekkür ediyorum ancak andığı konuda bu başörtüsü meselesini temcit pilavı gibi bu Meclisin gündemine getirmenin artık yakışık almadığını bana söyletmek zorunda bıraktıkları için de kendilerini tebrik ediyorum. Eğer bu kadar meraklı idilerse 2002'de, 2007'de niye milletvekili yapmadınız Merve Kavakcı'yı? Hadi, başörtüsü yasağı kalktı, 2013'ten sonraki seçimlerde neden milletvekili yapmadınız? Bunu sorma hakkı bize doğmuştur. Bir daha bu konuyu gündeme getirme...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
2. İstanbul Milletvekili Numan Kurtulmuş'un Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı
Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi (2/3961) ve Dışişleri
Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 295)(Devam)
BAŞKAN - Diğer önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan 295 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşması'nın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi'nin 3'üncü maddesinde yer alan "yürütür" ibaresinin "yürütmekle görevlidir" şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.
Mesut Doğan | Selçuk Özdağ |
Ankara | Muğla |
BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu?
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI FUAT OKTAY (Ankara) - Katılamıyoruz Sayın Başkan.
BAŞKAN - Sayın Gergerlioğlu, söz talebiniz vardı.
Buyurun.
ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU (Kocaeli) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Bir başörtülü edebiyat öğretmeni, başörtüsü üzerinden hamaset yapan AK PARTİ'lilere sesleniyorum: Dün ne oldu biliyor musunuz? AK PARTİ ilçe örgütlerine giderek Filistin konusundaki ikiyüzlülüklerini anlatan bir mektup bıraktığı için bu edebiyat öğretmenine hapis cezası verildi. Şimdi, bakın, burada biz defalarca iktidarın İsrail'le yaptığı ticareti ispatladık, hiçbir AK PARTİ'li vekil bunu inkâr edemedi ancak bir hanımefendi gidip AK PARTİ ilçe örgütüne mektup bıraktığı için iki gün önce hapis cezasına çarptırıldı; hadi bakalım bunu açıklayın. İstismar yapmayı çok iyi biliyorsunuz ancak geldiğiniz noktada Filistin konusundaki ikiyüzlülüğünüz apaçık ortada ve bir açıklama bekliyorum sizden.
2. İstanbul Milletvekili Numan Kurtulmuş'un Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi (2/3961) ve Dışişleri Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 295)(Devam)
BAŞKAN - Önerge üzerinde söz isteyen Ankara Milletvekili Sayın Mesut Doğan.
Buyurun Sayın Doğan. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
MESUT DOĞAN (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Öyle bir zamanda öyle bir kanun teklifini konuşuyoruz ki kanun teklifinin içeriğine bile henüz bakmadan, maddelerini bile incelemeye gerek kalmadan şüphelenmemiz gereken, endişelenmemiz gereken ve "hayır" dememiz için nedenler var. Ben bu nedenleri, bu sebepleri çok teferruata girmeden sadece 3 soruyla ortaya koymak isterim.
Birinci soru şu: Bu anlaşma neden sadece üç devlet arasında gerçekleştirildi? Bölge ülkeleri içerisinde hiçbir ülkeyle olmayıp da sadece bu iki ülkeyle olan hangi ortak paydamız var, hangi ortak derdimiz var, hangi ortak hedefimiz var? Yani Ürdün'le olmayan, Mısır'la olmayan, İran'la olmayan, Türk Cumhuriyetleriyle olmayan hangi ortak paydada biz, bu üç ülke bir araya gelebildik? Bu büyük bir şüphe nedenidir ki bu şüphenin öncelikli olarak ortadan kaldırılması gerekir.
İkincisi ise: Biz Türkiye olarak bu anlaşmada hangi rolün sahibiyiz yani aktör müyüz, dublör müyüz yoksa sadece figüran mıyız? Bu soru çok önemli. Neden? Şimdi, biz AK PARTİ'li arkadaşlarımıza, mesela, Cumhurbaşkanımızı sorsak biri diyecek ki "çok güçlü bir lider" bir diğeri "çok büyük bir lider" hatta, hızını alamayanlar "küresel bir lider" veya "dünya lideri" olduğunu söyleyecekler ki ben onların bu yaklaşımına saygı duyuyorum. Ama o yaklaşım bize şunu düşündürüyor: Bu kadar güçlü bir Cumhurbaşkanı yani hem sizin hem bizim huyunu suyunu bildiğimiz Cumhurbaşkanı, kendi ülkesinde çocuk istismarcısı olarak bilinen, İran'da çocuk katili olarak bilinen, dünyada en büyük terör örgütünün hamisi olarak bilinen bir kişiye "dostum" demek zorunda kalıyor ise veya koluna girmek zorunda kalıyor ise ülke olarak başımız belada demektir, zor durumdayız demektir veya biz kendimizi tefecilere ve mafyaya kaptırdık demektir ki başı belada olan bir iktidarın sözüne de yaptıklarına da itibar edilmez. Yani demem o ki bu anlaşmada masada bizi temsilen oturan güçlü bir lidere sahip olan AK PARTİ iktidarı değil Amerika'ya ve İsrail'e mecbur olan bir AK PARTİ iktidarıdır ki bu da bizim şüphelerimizi artıran, endişelerimizi artıran önemli bir sorundur.
Üçüncüsü ise "Evet." diyen bazı parti mensupları burada konuşurken neden "Evet." dediklerine dair şöyle bir cümle kullandılar, dediler ki: "Amerika bölgeyi terk ediyor, onun oluşturmuş olduğu boşluğu Türkiye olarak bizim doldurmamız gerekir." Eyvah ki eyvah, eyvah ki eyvah! Şimdi, sormamız gereken soru şu: Bu bölgeyi terk edeceğini söylediğimiz Amerika İsrail'i de terk edecek mi? Amerika'nın bu bölgede varlık nedeni öncelikli olarak İsrail'i korumaktı. Eğer gerçekten sizin dediğiniz gibi Amerika bu bölgeyi terk edecek ve yerine Türkiye'ye gelecekse Türkiye İsrail'i koruyacak demektir ki bu büyük bir felaket olur. Hatta, tırnak içerisinde söylüyorum, bu büyük bir ihanet olur. Şimdi, bu kadar şüphelerin olduğu bir ortamda, bir dönemde bu anlaşmanın içeriğine girmeye bile gerek yok. Peki, bu şüpheler neden oluştu? Çünkü siz yirmi beş yıl boyunca özellikle dış politikada attığınız adımlarla bu ülkenin heybetini kaybetmesine neden oldunuz, insanların size olan güvenini kaybetmesine neden oldunuz.
AHMET FETHAN BAYKOÇ (Ankara) - Sen hangi ülkede yaşıyorsun ya?
MESUT DOĞAN (Devamla) - Ya, bir dakika beraberce düşünelim, tefekkür edelim. Bakın, bir dakika, hep beraber, samimiyetle, parti aidiyet duygularımızı kenara bırakarak sadece, ülkeye olan aidiyet duygularımızla düşünelim.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sen de düşün.
MESUT DOĞAN (Devamla) - Kırk yıl önce hepimiz gönül rahatlığıyla düşünebilirdi ki vallahi rüyasında Türkiye'yle savaştığını bir İsrailli görse korkudan yatağında ölürdü.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AHMET FETHAN BAYKOÇ (Ankara) - O tarihte düşünce suçu vardı, düşünce suçu, düşünemezdi.
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
MESUT DOĞAN (Devamla) - Ama ülkeyi öyle bir hâle getirdiniz ki dünyanın en büyük terör örgütü bugün Türkiye'yle kavga etmeyi, savaşmayı konuşabiliyor, bu noktaya getirdiniz. Ülkemizde kendinize, size, iktidara güvenilmesini bekliyorsanız siz daha çok beklersiniz çünkü o güveni çoktan kaybettiniz.
Bu vesileyle biz çok net bir şekilde Mekke Anlaşması'na "hayır" diyeceğimizi ifade ediyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyoruz. (YENİ YOL, CHP ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
Diğer önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan 295 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı Arasında Ortak Savunma için Mekke Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi'nin 3'üncü maddesinde yer alan "bu kanun" ibaresinin "iş bu kanunun" şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.
Bülent Kaya | Selçuk Özdağ |
İstanbul | Muğla |
BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu?
DIŞ İŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI FUAT OKTAY (Ankara) - Katılamıyoruz Sayın Başkan.
BAŞKAN - Önerge üzerinde söz isteyen İstanbul Milletvekili Sayın Bülent Kaya.
Buyurun Sayın Kaya. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BÜLENT KAYA (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ilk konuşmamda da ifade etmiştim, güven niyetlere göre değil metinlere verilir dolayısıyla biz, bugün neye "evet" diyoruz; Dışişleri Bakanımızın verdiği güvencelere "evet" demiyoruz, iktidarımızın verdiği güvencelere "evet" demiyoruz, komisyon üyelerimizin komisyonda "Merak etmeyin, bunlar olmaz." diyebileceği şifahi sözlere "evet" demiyoruz ya da sadece, onların sözlerine güvenmediğimiz için "hayır" demiyoruz. Elimizdeki 16 maddelik anlaşmanın metnine bakıyoruz ve bu metin bize bu anlaşmaya "evet" değil "hayır" dememizi gerektiriyor. Sebebi ne? Örneğin ilk sebebini söyleyeyim: Bu anlaşmanın en temel hükmü, taraflardan birinin saldırısı olduğunda ne olacağına dairdir. Buna dair iktidar cephesinden 4 farklı açıklama geldi. Dışişleri Bakanı 8 Ağustosta yardımın niteliğini çağrı yapan ülkelerin belirleyeceğini söyledi. Teklifin gerekçesinde ne diyor: Mekanizmanın kendiliğinden işlemeyeceğini, mutabakatla karar verileceğini söylüyor. Bakan Yardımcısı, Komisyonda önce talep, ardından 3 ülkenin ortak değerlendirmesi gerektiğini anlattı. Peki, metnin 2'nci maddesi ne diyor: "Derhâl yardım edilecektir." Peki, biz burada böyle hamasi sözlere mi inanacağız yoksa bu 2'nci maddedeki "Derhâl yardım edilecektir." beyanına mı inanacağız? Diyelim ki bu 4 değerli devlet büyüğümüzün sözleri arasındaki ihtilafı çözmeye kalktık, hangisinin sözüne itibar edeceğiz biliyor musunuz? Ne Türkiye'nin ne dediğine, ne Riyad'da ne Ankara'da ne İslamabad'daki gerekçeleri konuşmayacağız. Metinde bir husus var "Metinler arasında bir farklılık varsa İngilizce metin esas alınacaktır." diyor. Yani burada Komisyon Başkanımızın "Endişeye mahal yok." demesine yani Dışişleri Bakanımızın "Endişeye mahal yok." demesine bakılmayacak. İngilizce metnin esas alınacağı söyleniyor. Dolayısıyla biz bugün bu güvencelere değil, buna esasız. Ha şunu diyebilirsiniz: "Biz bizimkilere güveniyoruz." "İnsana yaslanma, ölür; ağaca yaslanma, kesilir ve çürür." derler. Bugün Sayın Cumhurbaşkanımız Güney Kore dönüşü ne dedi? "Hiç ummadığımız adamlar bu işin içerisindeymiş." Demek ki o güvendiğiniz genel başkan yardımcılarınız, atadığınız SPK, BDDK üyeleri, Sayın Cumhurbaşkanının bile ummadığı insanlar bu işlerin içerisindeymiş. Yarın bir gün sırf bizimkiler diye güvenerek yetki verdiğimiz kişilerin Amerika'yla, İsrail'le, onların çıkarları kendilerinin mecburiyeti sebebiyle hangi işlerin içerisine gireceğini nereden bilebiliriz? Onun için onların kendilerine değil, bu metinlerini bugün beraber değerlendirdiğimizi yine bir kez daha ortaya koymamız lazım.
Bir diğer husus, Türkiye Büyük Millet Meclisinin itibarını artırmak milletvekili olarak hepimizin sorumluluğudur. Maalesef bugün burada biz kanunları artık şeklen görüşür hâle geliyoruz. Bu konu Türkiye'nin on yılını ipotek altına alan çok önemli bir güvenlik mimarisini konuşuyoruz. Nerede konuşuyoruz? Dışişleri Komisyonunda, ana esas komisyon olarak. Dışişleri Komisyonu Başkanımız da haklı olarak muhalefetten gelen talep doğrultusunda diyor ki bu talepler son derece haklı talepler, tali komisyon olan Millî Savunma Komisyonunda da bu konunun görüşülmesi lazım. Biz de aynı kanaatteyiz. Kendilerine bir yazı yazdık ancak kendileri herhangi raporlarının ve değerlendirmelerinin olmayacağını söylediler diyor. Dışişleri Komisyonu Başkanımız bile kendisi aynı partide olmasına rağmen "Bu konuda Millî Savunma Komisyonu bir şey demeli." diyor, üst yazı gönderiyor. Komisyon Başkanı ne yapıyor? Hiç olmazsa Komisyonu topla, bir görüş beyan etmeyeceğinizi Komisyon üyeleriyle müzakere edin. Komisyon Başkanı olarak tek başına Komisyonun iradesinin yerine geçip "Bizim herhangi bir değerlendirmemiz yok." deme hakkını nereden buluyorsunuz? Partiler ihtisas komisyonlarına üye verirken Dışişlerine diplomatları, Millî Savunma Komisyonuna da askerî konularda tecrübeli olan milletvekillerini gönderir. Siz bütün komisyonları eşitlediniz, Dışişleri Komisyonunda askerî uzmanların da diplomasi uzmanlarının da konuşmasını istiyorsunuz; böyle bir şey Türkiye Büyük Millet Meclisini kanunların şeklen görüşüldüğü bir noktaya getirir.
Bir diğer nokta Anayasa’nın 92'nci maddesi. "Hayır" diyen arkadaşları ikna etmek için bu kürsüden Anayasa 92 ileri sürülerek ferahlamamız isteniyor. Peki Anayasa 92 neyi düzenliyor? Tezkere ve savaş ilanının istisnalarını düzenliyor. İstisnası ne, hangi hâllerde Türkiye Büyük Millet Meclisi tezkere düzenlenmese dahi Hükûmet doğrudan asker gönderebiliyor?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın
BÜLENT KAYA (Devamla) - Anayasa 92 diyor ki: Milletlerarası hukukun meşru saydığı hâllerde savaş ilanına ve Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası anlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği hâller dışında... Anayasa 92 böyle diyor, burada "Yahu, merak etmeyin, tezkere geldiği zaman bu konuyu konuşuruz." diyorsunuz.
Değerli arkadaşlar, biz burada Meclisi baypas ederek Anayasa 92 gereği tezkereye ihtiyaç hissetmeden Hükûmete asker gönderme yetkisi veriyoruz. Hangi Hükûmete? Fon kriziyle 175 milyar dolar ekonomik zarar görmüş, bir ukalanın da ekonomi üzerinden tehdit ettiği bir Hükûmete askerî zorunluluk için onay veriyoruz. Onun için diyoruz, o zaman gelin yazın "Anayasa 92 böyle dese dahi bu milletlerarası anlaşmada tezkere şarttır." deyin. Demiyorsunuz, bizi ikna etmek için de "92 var." diyorsunuz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BÜLENT KAYA (Devamla) - Endişelenebilirsiniz, 92 diyor ki: "Teskereye gerek olmadan asker gidecek." Dolayısıyla, bizim bu belirsizlikleri içeren anlaşmaya evet dememizin mümkün olmadığını, hayır diyeceğimizi, bu teklif üzerinde hiç düşünmeden, rahatlıkla evet diyeceğimizi ama biraz metni okursak, biraz yapılan eski icraatları görürsek bu metne hayır demek için çok önemli sebepler olduğunu ifade ediyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL, Yeni Parti ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
Diğer önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan 295 sıra sayılı Kanun Teklifi'nin 3'üncü maddesinde yer alan "Bu Kanun hükümlerini" ifadesinin "Bu Yasa hükümlerinin" şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.
George Aslan | Ömer Faruk Hülakü | Yılmaz Hun |
Mardin | Bingöl | Iğdır |
|
|
|
Vezir Coşkun Parlak | Ali Bozan | Semra Çağlar Gökalp |
Hakkâri | Mersin | Bitlis |
BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu?
DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI FUAT OKTAY (Ankara) - Katılamıyoruz.
BAŞKAN - Önerge üzerinde söz isteyen Bitlis Milletvekili Sayın Semra Çağlar Gökalp.
Buyurun. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
SEMRA ÇAĞLAR GÖKALP (Bitlis) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir ülkenin kendisini daha güvende hissetmek için attığı adım komşusunda daha büyük bir tehdit duygusu yaratıyorsa orada çıkan sonuç güvenlik değildir, yeni silah alımları, karşı ittifaklar ve birbirine bağlanan çatışmalardır. Bugün Mekke Ortak Savunma Anlaşması'na tam da bu nedenle karşı çıkıyoruz. İktidar, her fırsatta bölgesel savaşların yayılmasından kaygı duyduğunu söylüyor ancak bu kaygıya verdiği cevap Türkiye'nin askerî taahhütlerini genişletmek oluyor. Libya'dan Somali'ye, Irak'tan Suriye'ye uzanan savunma ve güvenlik anlaşmalarına Suudi Arabistan ve Pakistan'la Mekke Anlaşması ekleniyor. Ardından, Katar, Pakistan ve Endonezya'yla savunma sanayisi iş birliğini genişletmeyi amaçlayan Bedir Mutabakatı geliyor. Bu anlaşmaların kapsamları elbette farklı. Ancak birlikte bakıldığında açık bir tercih görüyoruz: Bölgesel sorunlara verilen cevapta askerî kapasite ve güvenlik iş birliği giderek daha fazla yer tutuyor. Sormamız gereken şu: Bu tercihler çatışmaların nedenlerini ortadan kaldırıyor mu, yoksa Türkiye'yi daha fazla çatışmanın sorumluluğuna mı bağlıyor? Bir tarafta "caydırıcılık" dediğini diğer tarafta "kuşatma" olarak okuyabilir, ardından karşı savunma anlaşmaları gelebilir. Her yeni ittifak bir sonrakinin gerekçesine dönüşme potansiyeli taşır. Böylece, güvenlik arayışı bölgenin tamamında güvensizlik üreten bir döngü yaratır. Bu döngünün bedelini anlaşmaları imzalayanlar kadar, hatta onlardan çok daha fazla bölgede yaşayan halklar öder. Üstelik, askerî destek güvencesi taraflardan birine kendi ihtilafında daha fazla risk almaya yöneltebilir. Müzakereyle çözülmesi gereken bir sorun müttefiklerin de dâhil olduğu bir güç gösterisine dönüşebilir. "Hiçbir ülkeyi hedef almıyoruz." açıklaması kurulan askerî kapasitenin diğer ülkelerde nasıl algılanacağını tek başına belirleyemez. Suudi Arabistan'ın Yemen'deki çatışmalarını, Pakistan'ın Hindistan ve Afganistan'la yaşadığı gerilimleri tek bir ortak savunma çerçevesinde buluşturmak farklı sorunları birbirine bağlama riski taşır. Bir yerde başlayan kriz başka ülkelerin de askerî gündemine dönüşebilir. Oysa, Türkiye'nin ihtiyacı çatışmaların birbirine yayılmasını önleyen bir diplomasidir.
Anlaşmanın 2'nci maddesi bir tarafa yönelik dış kaynaklı silahlı saldırıyı bütün taraflara yapılmış sayıyor. Bu otomatik savaş ilanı demek değildir fakat kriz anında askerî yardım baskısı yaratabilecek bir yükümlülüktür. 1'inci ve 4'üncü maddelerde "tehdit" "hayati çıkarlar" ifadelerinin genişliği de bu riski artırıyor. Bu anlaşmaya imza atanlara sormak istiyoruz: Kimin tehdit değerlendirmesine göre hareket edilecektir? Bir yönetimin kendi politikalarıyla büyüttüğü çatışmanın yükünü neden diğer halklar taşısın? 6'ncı maddedeki konuşlanmanın, 10'uncu maddedeki savaşa, silah ve mühimmat desteğine sınırlarını kim belirleyecek? Meclis bu kararların neresinde olacak? 5'inci maddede ise terörizm tanımlanmadan operasyonel iş birliği öngörülüyor. Demokratik muhalefeti ve halkların hak taleplerini güvenlik tehdidi sayan yaklaşımların uluslararası ortaklığa taşınmasına karşıyız. Ülkelerin siyasi ve demokratik muhalefetlerinin talepleri, askerî ittifakların mücadele konusu yapılamaz ancak taraf üç ülkenin geçmişi ve bugünü düşünüldüğünde böyle bir risk olmadığı da garanti edilemez.
Değerli milletvekilleri, bölgesel barış güçlü bir demokrasiye, eşit yurttaşlığa ve halkların kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olmasına dayanır. Yönetimlerin birbirine verdiği destekler ve askerî güvenceler, halkların haklarını ve iradesini yok sayan bir düzeni güvenli hâle getiremez. Ekonomik krizden çıkışı silah ihracatında ve askerî ortaklıklarda aramak yanlış ve tehlikelidir. Halkın geçim sorununu, geleceğini savaş riskine bağlayarak çözemezsiniz. Bugünün ekonomik hesapları uğruna gelecek kuşaklara çatışma, borç ve yıkım mirası bırakamazsınız. Biz Türkiye'nin gücünü savaşları durdurma ve barışı kurma iradesinde görüyoruz; karşılıklı saldırmazlık düzenlemelerini, denetlenebilir ateşkesleri, silahlanmanın sınırlandırılmasını ve kesintisiz müzakereyi savunuyoruz. Bütün bölge halklarının eşit söz ve karar sahibi olduğu bir barış düzeni kurulmalıdır. Türkiye, içeride demokrasiyi güçlendirerek, Kürt meselesinin demokratik çözümünü ilerleterek ve dışarıda barış diplomasisini esas alarak bu bölgesel barışa öncülük edebilir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun.
SEMRA ÇAĞLAR GÖKALP (Devamla) - Halkların geleceği, iktidarların askerî ve dar ekonomik hesaplarına bırakılmamalıdır. Bu sebeple, sonuç alana kadar Orta Doğu'da ve dünyada halkların eşit, özgür ve barış içinde ortak yaşamını her zeminde savunmaya devam edeceğiz.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
3'üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... 3'üncü madde kabul edilmiştir.
Teklifin tümünün oylanmasından önce, İç Tüzük'ün 86'ncı maddesi gereğince biri lehte, diğeri aleyhte olmak üzere 2 milletvekiline söz vereceğim.
İlk söz, lehte olmak üzere Ankara Milletvekili Sayın Ahmet Fethan Baykoç'a aittir.
Buyurun Sayın Baykoç. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
AHMET FETHAN BAYKOÇ (Ankara) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz Mekke Anlaşması üzerine söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle, aziz milletimiz başta olmak üzere her birinizi saygıyla selamlıyorum.
7 Ağustos 2026 tarihinde kutsal şehrimiz mübarek Mekke-i Mükerreme'de Türkiye Cumhuriyeti devleti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı arasında imzalanan Mekke Anlaşması; stratejik diyaloğu güçlendiren, ortak çalışma kültürünü geliştiren, bölgesel sorunlara bizzat bölge içerisinden çözümler üreten, kalıcı barış ve istikrarı esas alan bir güvenlik paradigmasının somut hâlidir. Mekke Anlaşması savaşı önleme, saldırganlığı caydırma ve barışı koruma iradesinin vücut bulmuş hâlidir. Bizler tarih boyunca hiçbir zaman çatışmaları büyüten taraf olmadık, daima barışı, adaleti savunan ve çatışmaların önüne geçmeyi kutsal bilen bir anlayışa sahip olduk. "Hazır ol cenge eğer istersen sulhusalah." anlayışıyla güç kullanmayı teşvik etmeyi değil, güç kullanma ihtiyacını ortadan kaldıracak caydırıcılığı savunduk.
Saygıdeğer milletvekilleri, sizlere şunu hatırlatmayı kendime bir borç biliyorum: Eğer ki bir anlaşma metninin altında Türkiye Cumhuriyeti devletinin imzası varsa orada barış vardır, huzur vardır, bereket vardır. Eğer ki dünyanın herhangi bir coğrafyasında bizlerin varlığı bulunuyorsa orada güven vardır, istikrar vardır.
Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; bugün uluslararası sistem tarihin en ciddi meşruiyet ve güvenlik kriziyle karşı karşıyadır. İnsanlığa barış ve adalet getirmesi beklenen kuruluşlar mevcut düzeni dahi korumakta yetersiz kalmaktadır. Uluslararası hukukun güç karşısında sessizliğe mahkûm edildiği, haklının değil, güçlünün sözünün geçerli kılınmaya çalışıldığı, insanlığın ortak vicdanının siyasi çıkar hesaplarına kurban edildiği bir dünyayla karşı karşıyayız. İşte, böylesine kritik bir tarihî eşikte Türkiye gelişmeleri yalnızca takip eden değil, gelişmelere yön veren, krizlerin sonuçlarına katlanan değil, krizlerin çözümüne katkı sunan bir devlet iradesi ortaya koymaktadır. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde yürüttüğümüz çok yönlü, çok boyutlu ve ilkeli dış politika anlayışımızın temelinde de tam olarak bu irade yer almaktadır.
Bizler, uluslararası ilişkileri, tek bir güç merkezinin etrafında şekillenen dar bir siyasi anlayışa hapsetmiyoruz. Batı'yla ilişkilerimizi geliştirirken Doğu'yla bağlarımızı güçlendiriyor, NATO içerisindeki sorumluluklarımızı yerine getirirken Türk dünyasıyla, İslam coğrafyasıyla, Afrika'yla ve Asya'yla stratejik ortaklıklarımızı derinleştiriyoruz çünkü biliyoruz ki Türkiye'nin gücü, bir tercihe mahkûm olmasında değil, kendi millî menfaatleri doğrultusunda bütün seçeneklerini değerlendirebilen bağımsız iradesinde saklıdır.
Bizim dış politika anlayışımızda, diplomasi ile caydırıcılık birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Masada güçlü olmanın yolu sahada güçlü olmaktan, sahada güçlü olmanın yolu ise sağlam bir siyasi iradeden ve millî kapasiteden geçmektedir. Mekke Anlaşması da bu anlayışın somut tezahürüdür.
NATO başta olmak üzere, mevcut uluslararası yükümlülüklerimizi tamamlayan bu iş birliği, alternatif bir güvenlik mimarisi oluşturma arayışı değil, bölgesel istikrarı güçlendirme iradesidir. Bizler, bölgemizin kaderinin bölge dışındaki güç merkezlerinin kararlarına terk edilmeyeceğine inanıyoruz, bölgesel sorunların çözümünde bölge ülkelerinin daha fazla sorumluluk üstlenmesini savunuyoruz.
Mekke Anlaşması yalnızca askerî güvenlikle sınırlı değildir, savunma sanayisinde ortak üretim, teknoloji geliştirme, araştırma ve inovasyon alanlarında iş birliği yoluyla ülkemizin stratejik kapasitesini güçlendirecek yeni imkânlar sunmaktadır.
Saygıdeğer milletvekilleri, Sayın Cumhurbaşkanımızın ortaya koyduğu "Dünya 5'ten büyüktür. Daha adil bir dünya mümkün." anlayışı mevcut düzene yönelik bir eleştirinin ötesinde, daha adil bir uluslararası sistemin kurulmasına yönelik siyasi iradedir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun.
AHMET FETHAN BAYKOÇ (Devamla) - Türkiye, başkalarının kurduğu dengelere mahkûm olan değil kendi iradesiyle adil ve güvenli dengelerin kurulmasına katkı sunan bir ülkedir. Bizim hedefimiz, gücün hukuku belirlediği bir dünya değil hukukun gücü sınırlandırdığı bir uluslararası düzendir. Bizler inanıyoruz ki barış yalnızca iyi niyetle korunamaz, güçlü bir iradeyle, etkin diplomasiyle ve güvenilir bir caydırıcılıkla teminat altına alınabilir. İşte bu anlayışla Mekke Anlaşması'nın kabulünün uygun buluyor, sizlerin de desteklerinizi bekliyoruz.
Her birinizi saygıyla selamlıyor, anlaşmanın ülkemize, milletimize, coğrafyamıza ve geleceğimize hayırlı olmasını temenni ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - İkinci söz, aleyhte olmak üzere İzmir Milletvekili Sayın Mehmet Salih Uzun'un.
Buyurun Sayın Uzun. (Yeni Parti, İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
MEHMET SALİH UZUN (İzmir) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Dünden bu yana anlaşma üzerinde siyasi parti grupları çok detaylı konuşmalar yaptılar, birçok sakınca dile getirildi. Ben de kişisel olarak teklifin aleyhine söz aldım.
Teklifin aleyhine oy kullanacağım ama bu demek değil ki Türkiye'nin bölgesel işbirliklerine itiraz ediyorum. Türkiye'nin hem bölgemizde hem küresel siyasette ağırlığını artırabileceğini savunan ve Türkiye'nin kapasitesine samimi olarak güvenen bir siyasetçi olarak Türkiye'nin böyle ortak savunma anlaşmasına karşı çıkacak değilim ama doğru yapılan bir anlaşmaya karşı çıkmam; doğru yapılan iyi hesaplanmış anlaşmaya itiraz etmem. Böyle anlaşmaya tabii ki itiraz ederim, elbette itiraz edeceğim çünkü bu anlaşmayla Türkiye var olan bir sıcak çatışmanın tarafı hâline gelecektir. Dikkat edin sayın milletvekilleri, var olan diyorum, muhtemel bir çatışmayı demiyorum. Ortak savunma anlaşmaları elbette yapılır ama barış zamanında yapılır, barışı korumak için yapılır. Burada ise mevcut, var olan, zaten var olan bir sıcak çatışma var ve Türkiye bu mevcut çatışmanın tarafı hâline gelecektir, öyle bir riskle karşı karşıyadır. Peki, ne pahasına bu riski üstlenecektir Türkiye, kimin lehine, kimin için? Çatışmanın taraflarına baktığınızda açıkça görülüyor ki Türkiye, İsrail için bu riski üstleniyor; çok açık ki Türkiye İsrail için riske girecektir, çok açık ki Türk ordusu İsrail lehine sahaya sürülecektir. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
Değerli milletvekilleri, bu Türk ordusunun sahaya sürülmesi dendiğinde benim aklıma bir cümle geliyor, hani sizin şu işinize geldiği zaman masaya oturduğunuz, işinize gelmeyince de şeytan ilan ettiğiniz Soros var ya, George Soros, o demişti ki "Türkiye'nin en iyi ihraç ürünü ordusudur." Öyle demişti, "Türkiye'nin en iyi ihraç ürünü ordusudur." demişti, işte, şimdi sizin yaptığınız tam budur. Bizim çıkarımız için değil, Türkiye'nin çıkarı için değil, açıkça Amerika'nın ve İsrail'in çıkarı için Türk ordusunu sahaya sürüyorsunuz. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Kirli pazarlık masasına Türk ordusunu koyuyorsunuz, işte bu Sorosçuluktur. Osman Kavala'yı dokuz yıldır "Sorosçu" diye hapiste tutuyorsunuz, Sorosçuluğun daniskasını siz yapıyorsunuz. (Yeni Parti sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Hepiniz Soroçu olmuşsunuz. Hiç kusura bakmayın, yaptığınız Sorosçuluktur. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
ADEM YILDIRIM (İstanbul) - Sen sus, Soros'un babası sensin.
MEHMET SALİH UZUN (Devamla) - Şimdi, bir meseleye daha değinmeden edemeyeceğim, bu isim meselesine: Bu anlaşmaya "Mekke Anlaşması" dediniz. Bakın, bunu kim yapıyorsa çok yanlış bir iş yapıyor, bu akıl kimin aklıysa çok yanlış bir iş. Bilmiyorum kimin aklı, belki diğer devletlerindir ama hiç ihtimal vermiyorum, çok büyük ihtimalle sizinkilerin kafasından çıkmıştır. Bu akıl kiminse ve bunu kim yapıyorsa çok yanlış bir iş yapıyor, çok tehlikeli bir iş yapıyor. 1,5-2 milyarlık İslam dünyasının iman ve inanç dairesine giren kavramlarını, isimlerini kendi siyasi tercihlerinizi tahkim etmek için kullanıyorsunuz, mukaddesatımızı kullanıyorsunuz. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Bunun kimseye faydası yok, bunun bize faydası yok. Bakın, bunun Türkiye'ye faydası yok, İslam dünyasına da faydası yok yani millete faydası yok, ümmete de yok, tam tersine, zararı var, bu çok tehlikeli bir şeydir; bu, Muaviye kafasıdır. Dinin kutsallarını, dinin mukaddeslerini siyasete alet etmek Muaviyeciliktir. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Muaviye kafası kötüdür. İslam dünyasına hançer saplayan, bin dört yüz yıldır İslam dünyasının başını beladan kurtarmayan, başını belaya sokan bu kafa işte Muaviye kafasıdır. Bu kötüdür, bu çok kötüdür, aman ha, aman ha bundan vazgeçin! Ne yaptığınızın farkında değil misiniz? Bu kötü bir şeydir, bu Muaviye kafasından vazgeçin. Çok samimi olarak size söylüyorum, çok samimi olarak istirham ediyorum: Bundan vazgeçin, bu kötü bir şeydir, bu tehlikeli bir şeydir.
Değerli arkadaşlar, bu düşüncelerle bu anlaşmanın bu hâliyle bu metne "hayır" oyu vereceğimi ifade ediyorum.
ADEM YILDIRIM (İstanbul) - Türkiye hayrına ne varsa zaten hepsine "hayır" demişsiniz.
MEHMET SALİH UZUN (Devamla) - Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (Yeni Parti, İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teklifin...
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sayın Başkan...
BAŞKAN - Sayın Usta, buyurun.
LEYLA ŞAHİN USTA (Ankara) - Sayın Başkanım, bir tartışmaya mahal vermek istemiyorum ama Sayın Hatibin söylediklerinin tümünü kendisine iade ediyorum.
Teşekkür ederim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teklifin tümü açık oylamaya tabidir.
Açık oylamanın elektronik sistemle yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Oylama için üç dakika süre vereceğim. Bu süre içinde sisteme giremeyen milletvekillerinin teknik personelden yardım istemelerini, bu yardıma rağmen de sisteme giremeyen milletvekillerinin oy pusulalarını oylama için verilen süre içinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.
Oylama işlemini başlatıyorum.
(Elektronik cihazla oylama yapıldı)BAŞKAN - Açık oylamanın sonucunu okutuyorum:
295 sıra sayılı Kanun Teklifi açık oylama sonucu:
“Oy sayısı : 398
Kabul : 279
Ret : 119[3]
Kâtip Üye | Kâtip Üye |
İbrahim Yurdunuseven | Ertuğrul Kaya |
Afyonkarahisar | Gaziantep" |
BAŞKAN - Teklif kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır; hayırlısı olsun.
3'üncü sırada yer alan 293 sıra sayılı Kanun Teklifi'nin görüşmelerine başlayacağız.
3.- Rize Milletvekili Harun Mertoğlu ve Giresun Milletvekili Nazım Elmas ile 120 Milletvekilinin Yabancı Dijital Konaklama Platformları Kanunu Teklifi (2/3803) ve Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 293)
BAŞKAN - Komisyon? Yok.
Ertelenmiştir.
Gündemimizde başka bir iş bulunmadığından, alınan karar gereğince kanun teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işleri sırasıyla görüşmek için 10 Kasım 2026 Salı günü saat 15.00'te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.
Kapanma Saati: 23.53
[1]. Bu bölümde hatip tarafından Türkçe olmayankelimeler ifade edildi.
[2]. (*) 295 S. Sayılı Basmayazı 04/11/2026 tarihli 13’üncü Birleşim Tutanağı’na eklidir.
[3]. Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir